İZELMAN’ı eş, dost, arkadaş ve onların eşleriyle birlikte yönetip zarar ettirmek…

Ali Rıza Avcan

Evet, farkındayım çok; ama, çok uzun bir yazı başlığı attığımın… Tamı tamamına 11 sözcük ile derdimi örnekler vererek özetlemeye çalıştığımın…

Bugüne kadar burada yazdığım 1.012 yazı arasında 24 sözcükle birinciliği ilan eden 26 Şubat 2024 tarihli yazımdan sonra hiç bu kadar uzun olanı olmamıştı… İşte o anlamda, bir ikinciyi yaşıyoruz diyebilirim…

Çünkü derdimiz de bu yazının başlığı kadar büyük ve uzun… Çünkü karşımızda, sevgili dostum Serdar Öztürk‘ün hatırlattığı “Çankaya’nın şişmanı, işçi düşmanı” sloganıyla tanımlanması gereken bir işçi düşmanı var ve arkasına bilinçsiz, cahil kitleleri alarak işçilere düşman hukukunu uygulamaktan keyif alıyor… Aynen bir zamanlar Hitler’in peşinden histeri ile koşan sıradan kötülüğün timsali insanlar gibi…

Bir memur çocuğu olarak bugüne kadar içinde biriktirdiği nefreti, öfkeyi, kini kusan, mikrofonun önüne her geçişinde hem kendini hem de CHP‘yi dibe çeken, ruhu faşist bir belediye başkanı var karşımızda…

Önce döndü, sırtını güç sarhoşluğuyla yozlaşıp siyasileşmiş bir sendika liderinin sendikasıyla mücadelesine zarar veren yanlış sözlerine dayandırarak DİSK‘e bağlı Genel-İş üyesi işçileri, özellikle de kendi partisinin eski yöneticileri ve belediye başkanları tarafından kurultay delegesi, delege yakını, parti büyüğünün tavsiyesi gibi gerekçelerle belediyeye alınmış işçileri düşman ilan edip grevi kırmaya kalktı, sağa çattı, sola çattı, bundan kendi partisinin üst düzey yönetici ve milletvekilleri bile nasibini aldı… Adeta iktidarı temsil eden bir kayyum gibi kime saldıracağını bilemedi… Aynen CHP siyaseti ile ilgisi olmayıp emir alıp korkudan ve emir-komuta zinciri içinde bunun gereğini yapmak isteyen sıradan bir memur gibi… Siyasi oyun kurucu olmadığı için yaptıklarının siyasi anlamıyla sonuçlarını düşünmeden ve siyasi ölçekte orta bir yol bulmaya çabalamadan… Dümdüz bir adamın inceliklerden, zekadan ve liderlikten yoksun dümdüz tavrıyla…

Şimdi de Türk-İş‘e bağlı Belediye-İş üyelerini işten çıkartmaya başladı… Adeta, kapının arkasında bekleyen AKP ve MHP ile tüm gerici güçleri sevindirircesine, onların “CHP bundan sonra İzmir’de çöker” diyerek ellerini ovuşturduğu bir ortamda… Bolu Belediyesi‘nin CHP‘li faşist belediye başkanı Tanju Özcan‘ı kıskandırırcasına… Ne yaptığını bilmez, kendine ve partisine zarar verircesine… Arkasına Yılmaz Özdil gibi tüccar gazetecileri alarak partisine oy veren sol, sosyalist, yurtsever kesimleri incitip partiden uzaklaştıracak şekilde…

Sanırım uzmanlığı sayesinde yükselip burjuvaların yüzünü değiştirdikçe adeta kendi yüzünü, kendi sınıfını değiştirircesine geldiği, doğduğu topraklara, kendi coğrafyasının insanlarına yabancılaşan, kendi sınıfına ve onun siyasetine karşı bugüne kadar duyduğu gizli öfkeyi saklamayı bile düşünmeksizin kendisine karşı gelen herkese saldıran bir otokratın çaresizliği ile… Ankara‘daki kaçak sarayda ikamet edenin İzmir‘deki küçük bir modeli gibi…

Gelelim bugünkü dersimizin konusuna…. İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin büyük şirketleri İZELMAN ve Ege Yapı isimli şirketlerin durumuna… Geçtiğimiz haftalarda grevin uygulandığı üç büyük şirketten ikisine…

Tam adı İzelman Genel Hizmet, Otopark, Özel Eğitim, Danışmanlık, İtfaiye ve Sağlık Hizmetleri Ticaret A. Ş., kuruluşu 2 Aralık 1992 tarih, 3169 sayılı Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi ile duyurulan 33 yıllık bir belediye şirketi. O zamanki adı, İzelman Genel Hizmet ve Temizlik İşleri Ticaret Limited Şirketi şeklinde daha kısaymış. Ancak aradan geçen 33 yıllık sürede asıl olarak belediye hizmeti olmayan “özel eğitim” ve “danışmanlık” gibi konular; özellikle de “şirketlerde finans, muhasebe, vergi yönetimi, bütçe, finansal raporlama, toplu iş sözleşmeleri, şirketler hukuku alanına giren işlerde bütünsel yürütme ve eşgüdüm sağlamak” gibi hizmetleri ekleyerek her işe karışan, her işe bulaşan, her naneye … olan bir şirket haline gelmiş.

Şirketin sermayesi bugünkü tarih itibariyle 786 milyon lira. Şirket yönetiminde yer alan şahıslar ise, 15 Nisan 2025 tarih, 11312 sayılı Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi‘nde yayınlanan en son ilama göre sırasıyla şu şekilde:

1) Aybala Yentürk, Yönetim kurulu başkanı ve aynı zamanda Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM) danışmanı; daha doğrusu APİKAM şube müdürünü vesayet altına almakta kullanılan ve “başkanın adamı” rolünü seve seve oynayan, yaptığı işten anlamayan bir. Lisans eğitimi gıda mühendisliği alanında olup şirketin faaliyet alanına giren alanlarda -ne yazık ki- bir uzmanlığı, birikimi ve deneyimi yok. Belediye başkanı Cemil Tugay‘ın tıp fakültesinden sınıf arkadaşı olup Grand Plaza A.Ş. yönetim kurulu üyesi yapılan ve yakın zamanda Kültürpark‘taki eski Göl Gazinosu‘nun yerinde gastronomi müzesi kurmak için kolları sıvayan eşi Nejat Yentürk ile birlikte uzun zamandır koleksiyonculuk yapıyor.

2) Ertuğrul Tugay, Yönetim kurulu başkan vekili, Tunç Soyer döneminin önde gelen genel sekreter yardımcısı. Bugün gözden düşmüş olsa da halen İzmir Büyükşehir Belediyesi Spor Kulübü‘nün başkanlığını yapıyor ve son günlerde, bu kulüpte yaptırdığı bol rakamlı tanıtım harcamaları nedeniyle adından sıkça söz ediliyor. Yönetim kurulu başkanı Aybala Yentürk‘ün acemiliği nedeniyle şirket yönetimine hakim olduğu söylenebilir. Nitekim İZELMAN‘a ait internet sayfasının “Bilgi Toplumu Hizmetleri” bölümündeki “yönetim kurulu” listesinin başına Ertuğrul Tugay‘ın, ikinci sırasına da Aybala Yentürk‘ün adı yazılmış durumda. Tugay‘ın her an için görevden alınması mümkün olabilir… Tabii ki sadakatle çalışmadığı takdirde…

3) Sinan Alper, Yönetim kurulu üyesi. Yine kim olduğu bilinmeyen bir şirket yöneticisi. Birçok belediye şirketi, kurumsal şirketlerde gördüğümüzün aksine yöneticilerinin özgeçmişini, o şirketin faaliyeti ile ilgili olarak daha önce nasıl bir eğitim aldığını ve hangi düzeyde bilgiye sahip olduğunu, nasıl bir tecrübeye sahip olduğunu, şirkete hangi alanda hizmet ettiğini açıklamadığı için bu kişinin de kim olduğunu, hangi “faideli” özelliği için bu şirkette yer aldığını, -ne yazık ki- bilmiyoruz.

4) Dr. Tolga Çilingir, yönetim kurulu üyesi, şehir plancısı, 2024 seçimlerine, o görevden ayrılması kesinleşen Cemil Tugay‘ın yerine CHP‘den Karşıyaka belediye başkan aday adayı olarak katılmakla birlikte; Mayıs 2024-Mayıs 2025 döneminde ulaşım dairesi başkanı olarak çalıştığı ve -muhtemeldir ki-, bir anlaşmazlık sonucunda rütbe tenzili ile birlikte Mayıs 2025’den itibaren Kırsal Hizmetler Dairesi Kırsal Alan Strateji Şube Müdürlüğü‘nde çalışmaya başladığı biliniyor. İnsan ister istemez bu durumda bu memurun en yakın tarihte bu görevden alınarak yerine başka bir eş dost ve tanıdığın ya da belediye başkanı ile uyumlu bir daire başkanının yerleştirilmesi muhtemeldir diye düşünmekten kendini alamıyor…

5) Eylem Başar Yıldırım, yönetim kurulu üyesi, 2024 seçimlerinden sonra eşi ve Karşıyaka Belediyesi başkan yardımcısı Zeki Yıldırım ile birlikte İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne gelip basın ve halkla ilişkiler dairesi başkanı olduktan sonra 2024 tarihli Karşıyaka yangınının hemen bitiminde emekliliğini istediği iddiasıyla görevden alınan itfaiye dairesi başkanı İsmail Derse‘nin yerine atanan Eylem Başar Yıldırım, bugünlerde genel sekreter yardımcılığından genel sekreterliğe terfi etmesi beklenen şehir plancısı Zeki Yıldırım‘ın şanslı eşidir… Hem de itfaiye hizmetleri konusunda hiçbir bilgi, deneyim ve tecrübesi olmadığı; özellikle de itfaiye eğitimi aldığına dair bir belgesi olmadığı halde, sırf eşi ve Cemil Tugay‘ın Karşıyaka belediye başkanı olduğu dönemde belediyenin halkla ilişkiler müdürlüğünü yapması, Cemil Tugay‘a sadakatle bağlı olması sayesinde itfaiye daire başkanı yapılan kayırılan şanslı bir bürokrattır…

6) Cenk Erdöl, yönetim kurulu üyesi, CHP genel başkanı Özgür Özel‘in eski danışmanı… O nedenle gücü, kuvveti konusunda başka bir şey söylemeye gerek yok diye düşünüyorum…

7) Özgür Akkavak, yönetim kurulu üyesi, endüstri mühendisi, halen İZSU genel müdür yardımcısı, İzmir Tüm-Bel-Sen 1 Nolu Şube eski yürütme kurulu üyesi.

8) Dr. Bayram Köse, yönetim kurulu üyesi, İzmir Büyükşehir Belediyesi Eşrefpaşa Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü‘nde hekim olarak çalışıyor.

9) Atilla Hakan Özel, yönetim kurulu üyesi, İzmir Büyükşehir Belediyesi İZSU genel müdür yardımcısı,

10) Yüksel Demirsoy, yönetim kurulu üyesi ve İZELMAN genel müdürü, Gaziemir CHP eski ilçe başkanı olarak tanınıp bilinen etkin bir siyasetçi.

Bu listedeki isimlerden, geldikleri yerlerden de anlaşılacağı üzere Cemil Tugay seçim döneminde söylediği gibi yönetim kurulu üyelerinin sayısı azaltılmış değil… Bu sayı, Tunç Soyer zamanında da 10’du, 2025 yılının Haziran ayında da 10 adet kalmış durumda… Ayrıca yönetim kurulu aynen eskiden olduğu gibi “sınıf arkadaşının eşi“, “güvendiği bürokrat eşi“, “eski siyasetçi” ve CHP genel başkanının eski danışmanı” gibi işten anlamaz imtiyazlı ve ayrıcalıklı zevat tarafından doldurulmuş vaziyette…

Ayrıca 2023 yılına ait Sayıştay denetim raporunun ortaya koyduğu şekilde yönetim kurulundaki herkes istisnasız her ay net 40.000 lira huzur hakkı alırken daire başkanları dışındakilere buna ek olarak 108.000.- lira tutarında murahhas üye ücreti ödeniyor. Söz konusu Sayıştay raporunda yönetim kurulundaki herkese farklı miktarda ödemeler yapıldığı belirtilmekle birlikte; daire başkanlarına net 40.000 lira, diğerlerine de net 148.000.- tutarında ödeme yapıldığını varsaydığımızda bu ayrıcalıklı, imtiyazlı zevata her ay toplam olarak net 832.000.-, her yıl toplam olarak net 9.984.000.- lira ödendiğini hesaplamamız hiç de zor değil…

Söz konusu 2023 yılı Sayıştay denetim raporu ile aynı yıla ait bazı şirket bilgilerini öğrenmek mümkün olmakla birlikte; 2024 ya da 2025 yıllarına ya da daha eski yıllara ait her türlü mali/finansal bilgiyi ve diğer ayrıntıları, bu tür bilgiler “ticari sır” kapsamına sokulduğundan, halk ya da kamuoyu olarak bu sırları öğrenmemiz mümkün olmuyor… İşçi maaşları kadar bu yöneticilere ödenen ücretler de halktan toplanan vergilerle finanse edildiği halde ve işçi maaşlarının miktarları iki haftadır tüm İzmirliler tarafından tartışılıyor olmasına rağmen yöneticilere ödenen ücretleri öğrenip tartışmak kimsenin aklına gelmiyor…

Sayıştay‘ın 2023 yılı denetim raporunu buraya koydum ki; indirip, şirketin ne kadar kötü yönetildiğini yakından görün istedim…

İşte o nedenle Sayıştay‘ın düzenlediği denetim raporları bizim için ilaç niyetinde işe yarıyor… İşte o nedenle, İZELMAN‘ın en yeni denetim raporu sayesinde 2023 yılındaki birikmiş şirket zararının 4.048.713.054,03 TL. düzeyinde olduğunu; yani zararın şirket sermayesinin 5 katına ulaştığını, bu anlamda bu şirketin gerçekte “batık” bir şirket olduğunu öğreniyoruz. Diğer yandan da 2023 yılı itibariyle 294.995.118,27 TL düzeyinde borcu olduğunu ve bunun 201.697.864.61 lirasının; yani %68,38’inin çalışanlara ödenmeyen ücretlerden oluştuğunu, ödenmesi gerektiği halde ödenmeyen vergi ve yükümlülüklerin ise 2.015.975.744,20 TL. düzeyinde olduğunu görüyoruz.

İşte o nedenle işçilerine 31 Aralık 2023 tarihi itibariyle 202 milyon lira borcu olan bu şirketin gerçek anlamda iflas etmiş müflis bir şirket olduğunu ve hem alacakları hem de emeklerinin karşılığı için greve çıkan bu işçilerin belediye başkanı tarafından “düşman” edildiğini, onlara “düşman hukuku” uygulandığını anlıyoruz.

Eleman.net verilerine göre İzmir büyükşehir belediye başkanına her ay net 139.400.- lira, 31 Aralık 2023 tarihi itibariyle 4.048.713.054,03 lira zarar etmiş olan İZELMAN A.Ş.’nin yönetim kurulu üyelerinin her birine her ay ortalama net 83.200.- liranın ödendiği 2025 yılı rakamlarıyla 18 Mart 2024 yılında verdiği mal beyannamesi bilgilerine göre 13 Haziran 1967’de Van’da doğan belediye başkanı Cemil Tugay’ın kendisine ait 2013 yılında alınmış 550.000.- lira değerinde bir apartman dairesi ile 370.000.- lira değerinde 2017 model BMW 5.20 marka 1 adet otomobili, bankada 465.056.- TL, 3.300 USD ve 9.400 Euro hesabının bulunduğunu, eşi adına kayıtlı bir menkul ya da gayrimenkul malın bulunmadığını dikkate aldığımızda….

Türk-İş’in 2025 Mayıs itibariyle hesapladığı açlık ve yoksulluk sınırı hesapları…

Daha doğrusu, insanca yaşamak adına Türk-İş tarafından hesaplanan açlık sınırının 24.035.-, yoksulluk sınırının 78.292.- lira olarak ilan edildiği, gün geçtikçe “açın halinden tokun anlamadığı“, anlamak dahi istemediği günümüz koşullarında…

Gelecek haftaki yazıyı ise işçileri greve giden üç şirketten üçüncüsüne, Egeşehir Yapı Planlama Müşavirlik ve Teknoloji A.Ş.‘ne ayıracağım… Hem de iflas edip iş yapamaz hale gelen İZBETON‘un yerini almaya aday bir belediye şirketi olarak…

Bilgi için: https://www.kentstratejileri.com//2024/02/26/defolu-ve-basarisiz-bir-belediye-baskanindan-sutte-leke-var-onda-yok-deyisiyle-bir-buyuksehir-belediye-baskan-adayi-yaratmak-hokus-pokus-degisim-bu-olsa-gerek/

Düşman hukuku…

Ali Rıza Avcan

Hukukun ayaklar altında ezilip yok edildiği ya da yandaş olmayana düşman hukukunun uygulandığı bir ülkede üç haftadır kendimle ilgili bir dava dilekçesini hazırlamakla meşgulüm.

Bu üç haftalık sürenin ilk iki haftası, İçişleri Bakanlığı’nın beni ikinci kez devlet memurluğundan çıkarması üzerine başvurduğum Ankara 20. İdare Mahkemesi‘nin talebimi reddetmesi nedeniyle yaşadığım travmayı atlatıp sakinleşmemle geçti.

Neyse ki, şimdi bu karara karşı çıkıp itirazımı daha üst düzeylerde sürdürmeye hazırım…

Artık, “evet, oturup bir istinaf dilekçesi” yazabilirim diyerek klavyenin karşısına geçtiğim hafta ise dava dilekçesini tasarlayıp yazmakla geçti. Gelecek hafta içinde göndermeyi düşündüğüm dilekçe henüz son şeklini almamış olsa da bu dilekçeyi Ankara‘ya gönderilmek üzere Halkapınar‘daki idare mahkemeleri kalemine teslim edinceye kadar bu gergin, sinirli halim devam edip gidecek…

Evet, 1991 yılı öncesinde ilk kez İçişleri Bakanlığı‘nda örgütlenip etkin olmaya başlayan Fethullah Güler çetesine karşı o tarihlerdeki itiraz ve direnişimin meyvesi olarak gördüğüm devlet memurluğundan çıkarılma cezalarına karşı 2020 yılından bu yana dilekçeler yazıp davalar açarak sürdürüyorum… Böylelikle kendimi dava dilekçesi yazma konusunda epey bir deneyim kazanmış, adeta yarım avukat olmuş hissediyorum…

Konuyu yeniden ve en baştan anlatmak gerekirse, 1991 ve öncesinde söz konusu cemaatin ilk kez İçişleri Bakanlığı‘nda örgütlenmesi nedeniyle çete elemanlarıyla oldukça eski bir tarihte karşı karşıya kalma fırsatını yakalamıştım…

Söylediklerini yapmayıp, uyarılarını dinlemeyip onların suyundan gitmediğim için başıma önce ufak ufak belalar açılmaya başladığında, en doğru işin onların oyun sahasından çıkmak olduğunu anlayıp 5 Haziran 1991 tarihinde bakanlıktaki görevimden istifa ederek ayrılmış ve o tarihten bu yana yeniden memur olmayı hiç ama hiç düşünmemiş; hatta ortalık durulduktan sonra gelen bir iki teklifi de geri çevirmiştim.

Ancak istifamdan sonra, benim İstanbul‘dan 1.140 km uzaklıktaki Rize‘ye il hukuk işleri müdürü olarak sürülmem için onay alındığını, 9 gün sonra hakkımdaki ilk disiplin cezasının verdiklerini ve tam 1 yıl sonra da devlet memurluğundan attıklarını, 2020 yılı başında; yani aradan tam 28 yıl geçtikten sonra yeşil pasaport almak için emniyet müdürlüğüne başvurduğumda öğrenmiştim.

Evet, ben 4 Haziran 1992 tarihinde, sonraları FETÖ adı verilen çetenin üst düzey üyeleri tarafından devlet memurluğundan atılma onurunu yaşamış; ancak, bir daha memur olmayı hiç düşünmediğim ya da bu ceza için benden savunma istenmediği ve alınan karar tebliğ edilmediği için bunu öğrenme fırsatını yakalayamamış bir memur eskisiydim. Çünkü beni devlet memurluğundan atarken bu işi gizli saklı tutarak benim savunma ve itiraz etme haklarımı kullanmamı engellemek istemişlerdi.

Üstüne üstlük beni devlet memurluğundan atan İçişleri Bakanlığı Yüksek Disiplin Kurulu kararında, o dönemin hepimizin tanıdığı meşhur FETÖCÜ vali ve emniyet genel müdürlerinin imzaları bulunmaktaydı.

Bunun üzerine, 17 Nisan 2020 tarihinde ilk dava dilekçemi yazarak 4 Haziran 1992 tarihli devlet memurluğundan çıkarma kararının iptalini istedim. Davaya bakan Ankara 3. İdare Mahkemesi ile istinaf başvuruma bakan Ankara 2. İdare Mahkemesi, aradan 28 yıl geçmiş olması nedeniyle başvurumu reddettiler.

Üstüne üstlük bunu yaparken 28 yıl önceki belge, bilgi ve raporlar bende olmadığı ve o nedenle birçok şeyi hatırlayamadığım halde yasal olarak bana verilmesi gereken belge, bilgi ve raporları vermeyerek adil yargılanma hakkımı ihlal ettiler.

Ancak Danıştay 2. Dairesi‘nin beni haklı bulup bu kararları bozması üzerine, yine aynı Ankara 3. İdare Mahkemesi 4 Haziran 1992 tarihli kararı iptal etmek zorunda kalarak İçişleri Bakanlığı‘nın istinaf başvurusunu reddetti.

Böylelikle ben de yeniden, “devlet memurluğundan atılması yargı kararı ile engellenmiş eski memur” konumuna kavuşmuştum.

Ancak dava süreci içinde 65 yaşını doldurduğum için, istesem bile bu yeni durumun yarattığı fırsattan yararlanarak yeniden devlet memuru olmam söz konusu değildi… 🙂

Durum bu vaziyette olmakla birlikte, FETÖ örgütünün İçişleri Bakanlığı‘ndaki artıkları 2024 yılının Nisan ayında 1991 öncesinde işlediğimi iddia ettikleri disiplin suçları için, sanki ilk kararın iptali ile birlikte kaldıkları yerden devam edebilirlermiş gibi benden savunma istediler ve 2024 yılının Temmuz ayında; yani, bana isnat edilen disiplin suçları için 32 yıl sonra, benim için ikinci bir devlet memurluğundan çıkarma cezası daha verdiler. Oysa ben o tarihte 69 yaşımı doldurmuştum ve yeniden devlet memuru olmak filan istemiyordum.

Ardından üşenmeyip 17 Eylül 2024 tarihinde yine bir dava dilekçesi yazarak ve bu dilekçede işi biraz da gırgıra alarak hem kararın iptalini, hem de manevi tazminat talebinde bulundum.

8 Mayıs 2025 tarihinde bana tebliğ edilen son mahkeme kararı ise Ankara 20. İdare Mahkemesi‘nin, talebimin reddine; yani, beni devlet memurluğundan çıkarma kararının hukuken geçerli olduğuna dair kararıydı.

Kısacası, hukuk devleti olmaktan çıkan o devlet, o ayaklar altındaki hukuk düzeni benim adli yargılanma hakkımı çiğneyerek, istifa tarihimden 34 yıl sonra bana ikinci kez ceza verip devlet memuru olmaya layık olmadığımı söylüyordu.

Oysa benim ne o devlet memurluğunda, ne de siyasetin oyuncağı olmuş hukuk düzeninde gözüm vardı…

Aynen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu‘na ait diplomanın 34 yıl sonra iptal edilmesinde olduğu gibi, hukuk dışı, ahlaksız ve insanlık dışı bir durumla karşı karşıyaydım.

Evet, belki bu ülkede bir yerlerde hukukun ve gerçek hukukçuların bir kırıntısı kalmıştır düşüncesiyle, düşman hukuku anlayışıyla alınan bu karara itiraz edip isyanımı Danıştay‘a, Anayasa Mahkemesi‘ne ve en sonunda da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi‘ne taşıyacağım… Tabii ki, bugüne kadar demokrasi, hukuk ve özgürlükler uğruna savaşarak ünlü düşünür Edward Sait‘in tanımladığı “entelektüel” gibi olmak için uğraşmış, devlet memurluğu döneminde 1 kez müstafi olup 2 kez devlet memurluğundan atılmış 70 yaşını doldurmuş biri olarak bugüne kadar yazdığım bütün dava dilekçelerinin göğsüme takacağım şeref madalyaları olduğunun farkındayım…

…………………………………………………………………………………………………………………………

2020 yılında başlayıp halen devam eden dava süreci ile ilgili olarak Evrensel Gazetesi muhabiri sevgili dostum Ramis Sağlam tarafından kaleme alınan haberler:

https://www.evrensel.net/haber/499333/28-yil-sonra-gelen-geciken-adalet

https://www.evrensel.net/haber/521277/memuriyetten-men-edip-33-yil-sonra-savunma-istediler

https://www.evrensel.net/haber/526811/ali-riza-avcan-33-yil-sonra-tekrar-memuriyetten-men-edildi

https://www.evrensel.net/haber/519194/32-yillik-hukuksuzluga-mahkeme-son-noktayi-koydu

Hipokrasi denilen ikiyüzlülük…

Ali Rıza Avcan

Para önemli değildir ama çok para sahibi olmak iyidir.

Bilim iyidir ama olsa da olur olmasa da.”

Türkçe sözlükler bileşik olarak yazılması gereken “ikiyüzlü” sıfatını, “özü sözü bir olmayan” ya da “iki tarafın her birinden yanaymış gibi davranan” şeklinde açıklıyor. Eskiler ise bu durumda olanları “riyakâr” ya da “mürai” olarak niteliyor.

Çağın özgür ansiklopedisi olarak adlandırılan Vikipedi ise, “ikiyüzlü” olma durumunu kişinin sahip olmadığı duygu, düşünce, erdem, değer veya özellikleri, sanki sahipmiş gibi davranması veya sahip olduğunu iddia etmesi şeklinde tanımlamaktadır. Ahlâk psikolojisine göre ikiyüzlülük, kişinin kendi ifade ettiği ahlâki kural ve prensiplere kendisinin uymamasıdır.  Bazı Batı dillerinde ikiyüzlülük anlamında kullanılan sözcük Latince hypocrisis sözcüğünden türemiştir ki, bu sözcüğün kökeni de Yunanca ὑπόκρισις yani hypokrisis sözcüğünden türemiştir. Bu iki sözcüğün de anlamı “rol yapmak“tır.

Kişisel anlamda “iki yüzlü” olma hali ya da eski deyişiyle riyakar veya mürai olma durumu kişinin kendisini ilgilendiren; o nedenle de, bu durumun ilişki içinde bulunduğu diğer insanlar tarafından bilinmesi durumunda rahatlıkla çözülebilecek kişisel bir zayıflık halidir.

Ancak bu durumun kişisel bir kusur ya da zaaf olmaktan çıkıp toplumsal ya da küresel boyuta ulaşıp genel bir şekilde kabul görmesi durumunda, içinden çıkılması oldukça zor ve o nedenle de zaman içinde istesek de istemesek de olumsuz anlamda etkileneceğimiz bir durumla karşı karşıya kalırız. “Kel ölür sırma saçlı olur, kör ölür badem gözlü olur” deyişiyle ifade edilen bu yeni durum, o toplumun ya da toplumların bütünüyle bireyler arasındaki güvene, doğruluğa, cesarete, iyiliğe ve dürüstlüğe dayalı insan ilişkileri açısından büyük bir sorunun var olduğunu gösterir. (2)

Evet, bazı insanlar geldikleri çevre, yetiştirilme tarzı, kişilik yapısı ya da yaşam biçimi itibariyle dürüst davranmayıp ikiyüzlü olmaya daha yatkın olabilirler; ama, bu durumun bir toplumun ya da küresel boyutta insanlığın genel tutumu haline dönüşmesi halinde üzerinde durup düşünülmesi gereken iflah olmaz bir sakatlık var demek gerekir.

Yıllarca üniversitelerdeki YÖK düzenini eleştiren insanların, kürsüye çıkıp YÖK üniversitelerindeki sözde başarılarını dakikalarca anlatan kent konseyci üniversite hocalarını ya da kadın-erkek eşitliğini savunanların, aileden sorumlu bakanlık görevini yaptığı yıllarda kadınların bekaret kontrolünden söz eden kadın siyasetçi öldüğünde veya işlediği kent suçlarıyla kentin geleceğini yok eden bir belediye başkanının seçilemeyip köşesine çekildikten sonra “akil insan” haline dönüştürülerek yere göğe konulamayışı, bu toplumsal ikiyüzlülüğün İzmir açısından bilinen en somut örnekleridir.

Ya da sağlığında beklediği ilgiyi görmeyip geldiği meslek grubunca dışlanıp kötülenen, hakkında çeşitli dedikodular üretilen bir sivil toplum önderinin öldükten; yani, başkaları için bir tehdit unsuru olmaktan çıktıktan sonra yere göğe konulamayıp adına etkinlikler düzenlenmesi, hakkında dedikodu yapanların, arkasından dedikodu yapanların o etkinliğe koşa koşa gidip konuşmalar yapması; kısacası, rahmetlinin sağken görmediği ilgi, alaka ve itibarı öldükten sonra görmesi hali, bu insanlık-dışı toplumsal ayıbın en belirgin, en yeni örnekleridir.

Bir kenti yönetme iddiasındaki belediyeler düzlemine gelince de, yıllarca büyük ve önemli bir ilçenin belediye başkanı olarak büyükşehir belediyesi üyeliği yapan bir ilçe belediye başkanının, o tarihlerde büyükşehir belediyesi adına yapılan yanlış, hukuksuz ve usulsüz işlere bir meclis üyesi olarak sessiz kalıp karşı çıkmayışı ve sonrasında büyükşehir belediye başkanı olduktan sonra, feryat figan geçmişi ve geçmişteki belediye başkanlarını kötülemesi örgütsel siyasi ikiyüzlülüğün en rahatsız edici örneklerinden biridir.

Bunun nedeni, Yargıtay onursal başkanı Sami Selçuk‘un söylediği gibi kişinin düşüncesini ifade etme konusunda kendini güvende hissetmemesi gibi kaygı ya da korkuya dayanan duygular olabileceği gibi iktidar sahibine yaranma, ona yaranma ve böylelikle toplumda yer edinme çabası da olabilir. (3)

Örneğin şirketlere, resmi kurumlara ya da değişik gruplara eğitimler veren bir eğitim uzmanını düşünün ki, gerçek yaşamında ortaya koyduklarıyla anlatıp önerdikleri arasında büyük farklar olsun, yapma dediği şeyleri yapsın, yapın dediği şeyleri de yapmasa… Şimdi bu saygın eğitim uzmanı hakkında ne düşünür, ona nasıl davranırsınız? Ya da toplumsal yaşamda tek eşliliği savunup kendi özel hayatında çok eşliliği yaşarsa veya yakın akrabalarıyla, çocuklarla cinsel ilişkiye girerse…

Tanıdığımız bazı ünlü çevreci avukatların sadece muhalefet ettiği iktidar kurumlarıyla ilgili davalara sahip çıkıp, taraftarı olduğu belediye ve şirketlere ait suçlarda suspus olması, “çevrecilik” adı altında kendisinin ya da yakın çevresinin menfaatlerinin peşinde olması, meslek odası yöneticisi olarak çevre ya da kent mücadelesi verirken bir anda kariyeri uğruna köşesine çekilip sessiz kalması gibi durumları düşündüğümüzde; bu ikiyüzlülük; yani hipokrasi halinin ne kadar yaygın ve geçerli olduğunu bir kez daha anlarız.

Evet, ne yazık ki, toplumsal ölçekteki bu ikiyüzlülük hali o kadar çok ve tehlikeli ki?

Siyasetçisi, gazetecisi, eğitim uzmanı, akademisyeni, sivil toplumcusu, edebiyatçısı, romancısı, tiyatrocusu, hepsi, hemen hepsi… Aklınıza hangi meslek kolu, hangi uzmanlık alanı gelirse gelsin hepsinin, tüm insanların toplumun yarattığı otorite ve onun oluşturduğu iktidar sahibiyle ilişkilerinde öne çıkmak, gözde olmak, kendini parlatmak, o alanda oluşan toplumsal rantı devşirmek, kısa günün kârı dünyalıkları edinmek, emir verip güç kullanmak adına sergiledikleri ikiyüzlülükle, riyakarlıkla, mürailikle karşılaşmanız hiç de zor olmuyor…

Gelin isterseniz iş dünyasındaki ikiyüzlülük (hipokrasi) örnekleri konusunda bilgi sahibi olmak için “laf cambazı“;yani, “özel konuşmacı” olarak ünlenen Evrim Kuran ile Murat Yeşildere‘nin doğru düşünce ve tespitlerini kendilerinden dinleyelim, ardından da Ankaralı rock grubu Mentra‘nın oldukça anlamlı sözlerle örülmüş “Hipokrasi” şarkısını dinleyelim…

Söz: Mert Erol Müzik-Aranje: Mert Erol, Anıl Orkun Uğraş, Artun Koyuk Mix-Mastering: Mert Erol, Anıl Orkun Uğraş Prodüktör: Mert Erol Vokal: Mert Erol Gitar: Anıl Orkun Uğraş, Orkun Ünlü Bas Gitar: Doğukan Deniz Ulusoy Davul: Artun Koyuk

Düşlerimden kaçarken

Gerçekleri unuttum

Bir illüzyonun peşinde

Uyurgezer oldum

Basamakları bir bir çıktım

Ardıma dönüp bakmadım

Kimleri ezdim saymadım

Önemli olan pozisyonum

Ben gördükçe utanıyorum kendimden

Giderek uzaklaşıyorum sizden

Takamam yamalı maskenizden

Kopamıyorsun zincirlerinden

Kendine kurduğun bu dünya

Sonsuza dek sürmeyecek

Varlığın tozdan ibaret

Bir nefeste silinecek

Ben gördükçe utanıyorum kendimden

Giderek uzaklaşıyorum sizden

Takamam yamalı maskenizden

Kopamıyorsun zincirlerinden

Bu düzen böyle Masumlar ölürken

Melekler düşer

Gökten

Gördükçe utanıyorum herkesten

Masumların kanıyla beslenenden

Yüzüne gülüp arkandan küfreden

Sonu gelmeyen bu hipokrasiden

(1) https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0kiy%C3%BCzl%C3%BCl%C3%BCk

(2) https://eksisozluk.com/toplumsal-ikiyuzluluk–2162567

(3) https://www.tr724.com/yargitay-onursal-baskani-sami-selcuk-hukuk-sisteminden-umudum-kalmadi/

İZBAN gerçekleri…

Ali Rıza Avcan

Son günlerde CHP‘nin ve dolayısıyla İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ile ekibinin televizyonuna dönüşüp sistematik bir şekilde bu ekibin ve partinin propagandasını yapmaya başlayan Halk TV ve onun program sunucusu Gözde Şeker, 13 Mayıs 2025 Salı günü kendisi tarafından sunulan “Gözde Şeker ile Söz Sende” programında tamı tamamına 1,5 saat süreyle İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay‘ı ağırlayarak sohbet etti. Programda ülke siyaseti, iktidarın belediye borçları konusundaki baskıları, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu‘nun tutuklanması, CHP‘nin yürüttüğü muhalefet ve İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin yatırımlarıyla yaşadığı sorunlar gibi konular ele alınarak Cemil Tugay ve ekibinin çalışmaları tanıtıldı.

Ticari bir kurum olan Halk TV‘nin bu program karşılığında İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nden ne miktarda ücret aldığını bilmemekle birlikte, yayıncılık açısından 1,5 saat gibi uzun bir süre karşılığında alınan reklam/tanıtım ücretinin hiç de az olmayacağını tahmin etmek zor olmasa gerek…

Söz konusu programda, program öncesinde yeterince hazırlanmadığı anlaşılan sunucunun “çanak” soruları sayesinde çok fazla sayıda konu ve sorun konuşulmakla birlikte bugünkü yazımda, yayının yapıldığı akşam televizyon kanalları arasında dolaşırken tesadüfen yakaladığım ve dinlediğimde de bir yandan hazin hazin düşünüp diğer yandan da kahkahalarla güldüğüm İzmir‘deki İZBAN hizmetlerinin ele alındığı bölüm üzerinden değerlendirmeler yapıp öneriler geliştirmeye çalışacağım. Çünkü uzunca bir süredir bütün sorunları yaşayan dertli bir yolcusu olarak yararlandığım İZBAN hizmetlerindeki kötüleşmenin -ne yazık ki- bu programda anlatıldığı gibi olmadığını görüp günden güne çoğaldığına tanık oluyorum.

Ama ondan önce İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay‘ın 13 Mayıs 2025 tarihli Halk TV konuşmasında söylediklerini, aşağıdaki video kaydını esas alarak kağıda döktüğüm yazılı metin üzerinden çözümlemeye çalışalım: (1)

Her iki tarafın 3 dakika 10 saniye süreyle konuştuğu programın bu diliminde, program sunucunun, yıllardır Ulaştırma Bakanlığı tarafından yapılacağı söylenen Halkapınar-Otogar İZBAN hattı için her yıl bütçesine “izbedel” olarak konulan 3.000 liralık ödeneği merkezi yönetimin yapacağı katkı sanarak hazırladığı “çanak” soruyu dikkate almayan belediye başkanının, daha çok kendi kafasındaki İZBAN‘ın TCDD tarafından yönetildiği ve İZBAN‘daki arıza ve gecikmelerin TCDD tarafından işletilen yolcu ve yük trenlerinden kaynaklandığı iddialarını dile getirerek doğrudan doğruya TCDD‘yi ; daha doğrusu TCDD nezdinde iktidarı suçladığı görülmektedir.

Anlaşılan o ki, Cemil Tugay eski belediye başkanı Aziz Kocaoğlu zamanında %50-%50 pay ortaklığı üzerinden kurulan İZBAN A.Ş.‘nin diğer ortağı TCDD ile birlikte iş yapmaktan memnun değildir ve kendisinden kaynaklanan sorunları TCDD‘nin üstüne atarak siyasi anlamda rahatlamak istemektedir.

Üstüne üstlük konuşmanın baş kısmında her iki kurumun ortaklı paylarını %50-%50 şeklinde ifade etmekle birlikte, aradan 2-3 dakika geçtikten sonra bunu %47-%53 şeklinde göstermeye çalışarak, daha doğrusu İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ni azınlık paya sahip olduğu için sözü geçmeyen ortak gibi gösteren bir yalanı atmakta hiçbir sakınca görmeyerek…

İZBAN İzmir Banliyö Taşımacılığı Sistemi Ticaret A.Ş., tarafların %50 düzeyindeki ortaklık payıyla kurulduğu 2007 yılı (2) ve işletmeye girdiği 2010 yılından bu yana, 4’ü İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nden, 4’ü de Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı‘na bağlı TCDD Genel Müdürlüğü‘nden gelen 8 kişilik yönetim kurulu tarafından yönetilmektedir. Bu anlamda şirketi ne İzmir Büyükşehir Belediyesi, ne de TCDD Genel Müdürlüğü tek başına yönetmekte, şirketin yönetimi eşit paydaşların ortaklığı içinde işbirliğiyle sağlanmaktadır.

Çünkü şirketin yönetim kurulu başkanlığıyla başkan vekilliğine, ortakların kendi aralarında yaptıkları nezaket protokolüne göre 1 yıl İzmir Büyükşehir Belediyesi, 1 yıl da TCDD temsilcisi getirilerek kurumsal yönetimde iki kurum arasındaki dengeyi dikkate alan bir anlayış sergilenmektedir. Nitekim bunun somut bir göstergesi olarak yönetim kurulu üyeleri her yıl genel kurul eliyle değiştirilmekte, bu arada da eğer ihtiyaç varsa şirketin sermayesi arttırılmaktadır. Hatta 2007-2024 döneminde İzmir Büyükşehir Belediyesi temsilcisi olarak görev yapan Sönmez Alev ve Raif Canbek ile TCDD temsilcisi olarak görev yapan Hacer Eke ve Mehmet Seçkin Mutlu gibi bazı yönetim kurulu üyeleri uzun yıllar görev yaparak kurum hafızası ile yönetsel bütünlüğü korunmasına dikkat edildiği görülmektedir. Ayrıca şirketin genel müdürünün aynı zamanda yönetim kurulu üyesi yapılmak suretiyle karar organı ile icra organı arasındaki sağlıklı ilişki ve iletişimin sağlandığı anlaşılmaktadır. 31 Mart 2017 tarihinde genel müdürlüğe atanıp 25 Aralık 2024 tarihinde İZBAN‘dan ayrılan Dr. Mehmet Seçik Mutlu‘nun genel müdür olduğu 7 yıl 9 aylık sürede aynı zamanda yönetim kurulu üyesi olarak görev almış olması bu durumun en somut örneğidir. (3)

Şirketin 2007 yılından bu yana Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi‘nde yayınlanan 48 adet ilamına baktığımızda bu düzenin Cemil Tugay‘ın belediye başkanı olduğu döneme kadar hiç değişmediğini; ancak, ne hikmetse, Cemil Tugay‘ın göreve girişi ile birlikte, yıllardır İzmir Büyükşehir Belediyesi temsilcisi olarak yönetim kurulu üyeliğinin yanında genel müdür yardımcısı olarak görev yapan ve oldukça tecrübeli olan Sönmez Alev‘in 2024 yılının Ekim ayı içinde Cemil Tugay tarafından görevden alınması; ayrıca, aradan iki ay geçtikten sonra yönetim kurulu üyeliği yanında genel müdürlük görevini de yapan Mehmet Seçkin Mutlu‘nun şirketteki bu dalgalanmalar nedeniyle Masel İnşaat Grubu‘na genel müdür olarak geçmesi nedeniyle İZBAN‘daki belediye tarafının Cemil Tugay eliyle mesleki tecrübe, liyakat ve ağırlık itibariyle zayıflayıp zaafiyete uğratıldığını görürüz. (4)

Ayrıca şirketlerin kuruluşuyla faaliyetlerini düzenleyen Türk Ticaret Kanunu hükümlerine göre, şirketi yönetme görevi, Cemil Tugay‘ın iddia ettiğinin aksine sadece genel müdürde değil; her iki kurum temsilcilerinin eşit oranda yer aldığı yönetim kurulundadır ve genel müdür bu kurulun ortak kararıyla belirlenip yönetim kurulu üyesi olarak da görev yapmaktadır. 8 Nisan 2025 tarih, 11307 sayılı Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi‘nde yayınlanan yönetim kurulu kararına göre Volkan Kurt‘un genel müdürlük görevine atanmış olması, bu durumun en somut örneğidir. (5)

Ayrıca yönetim kuruluna ait hangi yetkilerin genel müdüre nasıl devredileceğini belirlemek amacıyla yine ortak kararla belirlenip, 28 Şubat 2017 tarih, 9273 sayılı Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi‘nde yayınlanan iç yönerge de yönetme yetkisinin öncelikle yönetim kurulunda olduğunu göstermektedir. (6)

O nedenle iki kurum tarafından kurulan şirkette, bu işin esprisini anlayıp kavramadan iki başlılık olduğunu söylemek akla ve mantığa aykırı olup bundan yakınan bir belediye başkanının, belediyesi onca borç içindeyken hattın kendisine devrini istemesi ise iş bilmezlikle eşdeğerdir. Çünkü 136 km uzunluğundaki bir hattı, çevresindeki mülklerle birlikte satın almaya kalkmak ya da bu konuda bir söylem geliştirmeye kalkmak İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin boyunu, bütçesini ve kaynaklarını aşan bir iş olur ki, bu hattın bedeli karşılığında ya da bedelsiz sadece İZBAN‘a tahsis edilmesi, İzmir‘in hem kendi ilçeleriyle hem de diğer illerle, Ege ve Anadolu ile ilişkisini kesecek bir yıkımın başlangıcı olarak kabul edilmelidir. (7)

İşte o nedenle, İZBAN A.Ş.‘yi Cemil Tugay‘ın iddia ettiğinin aksine sadece TCDD değil, TCDD ve İzmir Büyükşehir Belediyesi birlikte yönetmekte ve bu nedenle de hizmetlerdeki her aksama, bu konuyla ilgili her sorun bu iki devlet kurumunun eksikliği olarak kabul edilmelidir. Suçun ya da mevcut sorunun bu şekilde diğer kurumun üstüne atılması gerçeği yansıtmamakta olup; açıkça, halkı kandırmaya amaçlayan haksız, adil olmaktan uzak, ahlak dışı bir yalandır!

Ayrıca İZBAN hattında TCDD tarafından yük ve yolcu trenlerinin çalıştırılması nedeniyle seferlerin geciktiği bahanesi de, tüm İZBAN yolcularının da bildiği gibi, kendi yapamadığını başkasının üstüne atan yalancıların aklına gelecek koskocaman bir yalandır!

Çünkü İZBAN hattının çalıştığı demiryolu hattının mülkiyeti TCDD’ye aittir. TCDD‘nin de mülkiyeti kendisine ait olan hat üzerinde yolcu ya da yük seferleri yapması en doğal hakkıdır. BU husus İzmir Büyükşehir Belediyesi ile TCDD arasında İZBAN ortaklık sözleşmesi imzalanırken karşılıklı olarak kabul edilip onaylanan bir gerçektir ve TCDD de düşman bir kurum değil bu yurdun, bu toprakların, bu insanların hizmet kurumudur ve onun bu hat üzerinde taşıdığı yolcu ya da yükler de düşmana ait değildir. TCDD tarafından taşınan yolcular ya İzmirli ya da başka kentlerde yaşayıp çalışan bu ülkenin yurttaşları, yükler de onlara ait yüklerdir. TCDD düşman toprağında düşmana değil, bu yurtta burada yaşayan yurttaşlara hizmet eden bir devlet kurumudur. Yönetiminde AKP iktidarının beceriksiz, liyakatsiz bürokratları bulunsa bile…

Öte yandan, TCDD‘ye ait 136 km. uzunluğundaki bu hatta alternatif başka bir hat oluşturulmaya kalkışıldığında ortaya çıkacak muazzam kamulaştırma ve yatırım bedelleri nedeniyle böylesi bir ihtimalin bile belediye için nasıl bir mali yük getireceği bilinmeli, belediyenin bu çaresizlik hali nedeniyle İzmir Büyükşehir Belediyesi ile TCDD arasındaki uyumlu ve birlikte çalışma ortamı ne dediğinin farkında olmayan beceriksiz ve liyakatsiz belediye başkanları, işçi grevleri ya da aksayan seferler gibi sudan bahanelerle zehirlenip bozulmamalı, bu işbirliğinin İzmir açısından ne ölçüde değerli olduğu bilinmelidir.

Halkapınar-Otogar hattı Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı tarafından yapıldığında, İzmir toplu ulaşım hizmetlerine müdahale eden iktidarla karşı karşıya kalıp bu tür fotoğraflarla muhatap olursunuz…

Unutulmaması gereken diğer bir konu ise, herhangi bir banliyö ya da metro hattının Ulaştırma Bakanlığı tarafından yapılması durumunda, bu hattın mülkiyeti ile işletme hakkının, İstanbul‘da olduğu gibi iktidara ait olacağı, aynen İstanbul‘da olduğu gibi daha başka sorunların yaşanacağı gerçeğidir. O nedenle, Halkapınar-Otogar hattı niye iktidar tarafından yapılmıyor da, her yıl genel bütçeye 3.000 liralık bir “izbedel” ödeneği konuluyor eleştirisinin de gerçekte samimiyetten ve yaşanan kötü örneklerden ne ölçüde uzak, sırf muhalefet yapmış olmak için dile getirilen bir siyaset olduğu bilinmelidir.

Ayrıca iddia edildiği gibi TCDD‘ye ait bir yolcu ya da yük trenleri seferine başlayıp bitirdiği sürece İZBAN seferleri durmamakta, her iki kuruma ait katarlar sinyalizasyon sistemi sayesinde ve belirli bir zaman/mesafe aralığı dikkate alınarak aynı anda hareket edebilmektedir. Bu anlamda Basmane‘den hareket eden Ödemiş, Bayındır ya da Tire trenlerinin Menemen’deki İZBAN katarını ya da Aliağa‘daki limanlara mal taşıyan yük treninin Gaziemir‘deki İZBAN katarını, aralarındaki mesafe ve süreyi korudukları sürece etkileyeceğini aklı başında ve iyi niyetli hiç kimse iddia edip söyleyemez. Bu konuda tek yapılması gereken şey ise, hat üzerinde aynı anda hareket halinde olan katarlar arasındaki senkronizasyonu sağlayacak olan sistemin en iyi düzeyde olması, böylelikle çakışma ya da çarpışmaların önlenmesidir.

Bu anlamda tarihi Alsancak Garı‘nın 2006 yılında TCDD seferlerine kapatılması ne kadar yanlış bir kararsa, aynı şekilde Basmane Garı‘nın da Cemil Tugay’ın talebi üzerine TCDD seferlerine kapatılması İzmir’deki kamu ulaşımının bütünlüğü açısından o derece yanlış karar olacaktır. Bu konuda yapılacak tek şey ise çağdaş teknolojik olanakların; hatta akıllı zekanın kullanılması suretiyle TCDD seferleriyle İZBAN seferlerini; ayrıca bunun dışında kalan diğer otobüs, tramvay ve metro ulaşımı sisteminin birbirini bütünleyecek şekilde kurulmasıdır.

İşte bütün bu değerlendirmeler çerçevesinde; İZBAN ortaklığı çerçevesinde tren hattının sahibi olan TCDD;

1. İZBAN hattı üzerindeki dijital sinyalizasyon sistemini yapay zeka olanaklarını kullanarak yenilemeli,

2. İzmir‘in ilçeleriyle yurdun diğer il ve ilçelerine yapılan yolcu seferleriyle yolcu sayı ve kalitesini arttırmalı,

3. Yük taşımacılığını, İZBAN seferlerinin azaldığı gece saatlerinde yapmalı,

4. İZBAN hattı boyunca görülen çöpleri bir an önce toplayıp hat boyu temizliğine dikkat etmeli,

5. Tarihi İzmir-Aydın demiryolu hattının başlangıç noktası olan Alsancak Garı ve çevresiyle bu hattın üzerindeki tarihi istasyonları bir tarih parkı olarak restore edip düzenleyerek iç ve dış turizme açmalı,

Hat üzerindeki İZBAN işletmecilik hizmetlerinden sorumlu olan İzmir Büyükşehir Belediyesi ise,

1. İstasyonların eskiyip akmakta olan çatı, merdiven ve zeminleri onarılıp boyanmalı, tüm mekanik ve elektronik teçhizatlar yenilenmeli,

2. İstasyonlardaki yürüyen merdivenlerle asansörleri çağın en yeni teknolojisi ile donatılmalı, açıkta olan merdivenlerin üstü kapatılmalı,

3. İstasyonlarındaki varış ve kalkış saatlerini gösteren dijital tabelalarla saatlerin günün her saatinde çalışmasını sağlamalı,

4. Vagon camlarındaki kırılan camlar yenilenip bozuk olan kapılar en kısa sürede onarılmalı,

5. Yakıt tasarrufu gerekçesiyle çalıştırılmayan klimaların çalışması ve artan yolcu sayısına göre yetersiz olan klimaların yeterli düzeye çıkarılmasını sağlamalı,

7. Sefer saatlerini aksatan görevlilerin cezalandırılması suretiyle tarifelere uyulması sağlanmalı,

8. Yolcunun rahat bir yolculuk yapması için katarlardaki vagon sayısı arttırılmalı, günün en kalabalık saatlerinde 6 vagonluk seri hazırlamaktan vazgeçilmeli,

9. Yolcu sayısının fazla olduğu sabah ve akşam saatlerinde seferler sayıları arttırılmalı, seferler arasındaki süreler kısaltılmalı,

10. Yolcuları saldırgan futbol holiganlarından ya da diğer suçlulardan koruyacak vagon içi güvenlik önlemlerini arttırmalı,

11. İstasyonların çevresindeki otobüs, vapur, tramvay ve metro durakları ve bu duraklardan iniş-kalkış saatleri toplu ulaşımın bütünlüğü dikkate alınarak yeniden düzenlenmeli ve tüm toplu ulaşım araçlarının sefer saatleri birbiriyle senkronize edilmeli,

12. Halka ve seçmenine karşı sorumlu olan İzmir Büyükşehir Belediyesi, İZBAN hizmetleri konusundaki politika, öncelik, amaç, hedef ve faaliyetlerini ortaya koyacak stratejik planla bu plan doğrultusunda gerçekleştirdiği yıllık hizmetleri, buna ilişkin istatistikleri kamuoyu ile paylaşmalı, belediye başkanı da dahil olmak üzere yapılan hizmetlerle ilgili olarak herhangi bir şekilde gerçeğe aykırı bilgiler verilip değerlendirmeler yapmamalıdır.

(1) Programın bütününe ulaşmak için: https://www.youtube.com/watch?v=Oy2BMnB_n_g&t=2868s

(2) Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi, Tarih: 10.01.2007, Sayı: 6720, S. 441-442.

(3) https://www.linkedin.com/in/m-se%C3%A7kin-mutlu-ph-d-mba-a2271a232/?originalSubdomain=tr

(4) Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi, Tarih: 13.02.205, Sayı: 11271.

(5) Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi, Tarih: 08.04.2025, Sayı: 11307.

(6) Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi, Tarih: 28 Şubat 2017, Sayı: 9273, s. 597-598.

(7) “Tugay’dan İZBAN çıkışı: İki başlılık bitmeli”, İzgazete, 17.05.2025, https://www.izgazete.net/tugaydan-izban-cikisi-iki-baslilik-bitmeli

Kısa kısa…

Ali Rıza Avcan

Bu kez de yakın zamanda tanık olduğum, duyup doğruladığım; ancak, ayrı bir yazı konusu olarak dile getirmediğim gizli kalmış bazı İzmir gerçeklerini yazmak, bir anlamda tarihe not düşmek istediğim yeni gelişmeleri, İzmir yerel basınının dile getirmekten kaçındığı olayları sizlere anlatıp bunlarla ilgili görüşlerimi kısa kısa belirtmek istiyorum…

Prof. Dr. Ayfer Kocabaş başkanlığındaki Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği‘nin, kendilerine tahsis edilen Kemeraltı Tan mahallesi 838 sokaktaki anı evinin hemen yanındaki 100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi‘nin İzmir Büyükşehir ve Konak belediyeleri tarafından fiili bir şekilde kapatılmış olmasına tek bir ses çıkarmazken ya da bu konuda tek bir çözüm önermezken; Kapitalizmin neoliberal döneminde daha fazla katılım bahanesiyle belediyelerin özelleştirilmesini sağlayan kent konseyleri, daha doğru bir adlandırmayla İzmir Kent Konseyi ile birlikte, sanki kent konseyleri köy enstitülerinin bir devamı ya da sonucuymuş gibi anlam çıkarmaya müsait “Köy Enstitülerinden, Kent Konseylerine” başlıklı bir toplantı düzenleyerek herkesi “yurttaş” yapan Cumhuriyet Dönemi’nin “halkçı” zihniyeti yerine büyük bir aldatmacaya dayalı kent konseylerinin neoliberal “yönetişim” zihniyetine dayalı varlık nedeni ile konuşmacılarının da örneklediği gibi parti fidanlığına dönüşen halini değerlendirip eleştirme fırsatını kaçırdığını düşünüyorum. (1)

İzmir merkezli Epig Mimarlık‘ın sahibi Semiha Güneş… Kendisi, İzmir‘deki neredeyse tüm gökdelenlerin ya da Foça Ekokent, Neva Yalı ya da yıkımına TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi ile birlikte karşı çıktığımız Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı‘nın yerine yapılan anıt gibi “kent suçu” kategorisine giren uygulamaların mimarı… O nedenle “gökdelenci bayan” ismiyle de anılıyor… Bu çerçevede belediyelerle, belediyelerdeki kadrolarla ve imar komisyonu üyeleriyle arasının iyi olduğu, bütün işlerinin yolunda gittiği söyleniyor… O nedenle sermayenin emrindeki gazete, ajans ve kuruluşlar tarafından kendisine “Yeni İzmir’i şekillendiren mimar“, “Kent katkısı” gibi unvanlarla övgü ve ödüllere boğuluyor…

Ben kendisinden, Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi sekreteri olduğu dönemde, karşı listeyi destekleyen bir mimar olarak haberdar olmuştum… Mimarlar Odası İzmir Şubesi seçimlerinin yaklaştığı dönemde, gazeteci dostum Süleyman Gençel‘in yönetimindeki A3Haber internet gazetesinde kendisi ile ilgili yazının yayından kaldırılması için teklif ettiği 10 bin liranın Süleyman Gençel tarafından reddedilip bunun ayrı bir yazı ile kamuoyuna aktarılması üzerine kendisini daha iyi tanıma fırsatına kavuşmuştum… Ayrıca geçtiğimiz yılın Aralık ayı sonunda yılbaşı kutlaması çerçevesinde Mimarlar Odası İzmir Şubesi tarafından düzenlenen bir toplantıda elini sıkıp tanışma fırsatını da bulmuştum…

Semiha Güneş‘in, Alaattin Yüksel ile İlknur Denizli‘nin kurucusu olduğu İZSİAD, İzmir Sanayici ve İş insanları Derneği‘nin üyesi olup halen devam etmekte olan yönetim kurulu üyeliği dışında 2 dönem başkan yardımcılığı görevini yaptığı, 24 Ocak 2024 tarihinde BASİFED, Batı Anadolu Sanayici ve İş İnsanları Dernekleri Federasyonu başkanlığına seçilmesi sonrasında yaptığı yeni hamlelerle toplum içindeki önem, itibar ve ağırlığının arttığı görülmektedir.

Semiha Güneş’in, göreve gelişi ile birlikte CHP‘li kadın belediye başkanları üzerinden kadın istihdamı ve girişimciliği gibi konuları ön plana çıkararak işbirliği yapmaya özen gösterdiği gözlenmektedir. Örneğin Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu ile birlikte belediyenin Türkan Saylan Kültür Merkezi‘ndeki istihdam ofisinin açılışını yapması, yine aynı belediye başkanı 21 Kasım 2024 tarihinde TMMOB İzmir İKK ile birlikte İzmir Elektrik Fabrikası önünde yapılan basın açıklamasında İzmir Elektrik Fabrikası‘nın olduğu parselde yapılacağı söylenen 35 katlı gökdelenin yapılmaması gerektiğini ifade ederken kendisinin aynı tarihlerde gazetelere verdiği demeçle BASİFED olarak 35 katlı gökdelenin yapılmasına karşı olmakla birlikte buraya hem kültür merkezi hem de gökdelenin birlikte yapılabileceğini söyleyerek “ne şiş yansın, ne kebap” tavrını ortaya koyması bu durumun en iyi örnekleridir. (2)

BASİFED‘in yeni başkanı Semiha Güneş‘in bu açıklama sonrasında yanına çektiği İZKA, İzmir Kalkınma Ajansı ve üyesi olup yönetimini desteklediği TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi ile birlikte “Girişimci Kadınları Güçlendirme – Mimari ve Tasarımda Kadın Girişimler Programı” kapsamında 15 Ocak 2025 tarihli “Yapay Zeka Mimarlık ve Tasarım Sektörü Semineri & B2B Görüşmeleri” etkinliğini düzenleyerek Mimarlar Odası‘nın yanında durduğunu görürüz. (3)

Ardından, başında olduğu BASİFED‘in 18-19 Şubat 2025 tarihlerinde İzmir Büyükşehir Belediyesi ile birlikte, Ahmed Adnan Saygun Kültür Merkezi‘nde İzmir İktisat Kongresi‘nin 102. yılı nedeniyle İzmir Kadın ve İktisat Kongresi‘ni düzenlediğini ve bu kongre ile ilgili sponsorluğun Semiha Güneş‘in projesini hazırladığı Turan‘daki Neva Yalı‘nın, daha doğrusu bu gökdelenleri yapıp Turan mahallesini mahveden Rönesans Holding‘e bağlı Rönesans Eğitim Vakfı (REV) ile İzmir‘in ünlü gökdelenleri Nurus, Mia Yapı ve Megapol tarafından yapıldığını öğrendik. (4)

Anlaşılan o ki, bir tabu olarak hepimizin yumuşak karnını oluşturup solcusu ya da sağcısı, sermaye sahibi veya emekten yana olduğunu söyleyenleri bir araya getiren “kadın” konusunu kendisine malzeme ya da araç yaparak ve bunu da en kolay haliyle kadın belediye başkanları üzerinden yürüten BASİFED başkanı Semiha Güneş‘in önümüzdeki günlerde kendine yeni ittifaklar kurup müttefikler edinme stratejisi çerçevesinde, bu kentte daha da güçleneceğini, sermaye ve onun dernekleri üzerinden yerel siyaseti belirleyerek bu kentin geleceği konusunda söz sahibi olacağını, belki de “İzmir’in kanaat önderi” unvanı ile taltif edileceğini hep birlikte göreceğiz…

Kentteki en önemli sorunun, her zaman için kamuya ait bir arsa ya da araziyle ilgili olduğu İzmir‘de, son günlerin en önemli tartışma konusu, kentin en hararetli siyasi malzemesi, tabii ki İnciraltı‘nın yapılaşma açılması ile ilgili oldu… Yerel siyasetçilerin bir zamanlar işlediği eski bir kent suçunu çözme bahanesiyle yeniden işlemekte beis görmedikleri yeni bir kent suçu ile tazelenip büyüdü…

Ama bu kez CHP‘li ilçe belediye başkanlarının, İzmir Ticaret Odası temsilcilerinin, milletvekillerinin, eski belediye başkanlarının olaya karışıp ranttan yana taraf tuttuğu ve hep birden TMMOB İzmir İKK temsilcisini karşılarına aldığı, İnciraltı talanına karşı olduklarını bildiğimiz Konak ve Karabağlar belediye başkanlarıyla onların çevresinde kümelenen Hasan Topal, Yusuf Ekici ve Özlem Şenyol gibi eskinin TMMOB yöneticilerinin seslerini bile çıkarmadığı bir suç üstü haliyle…

CHP‘nin zaman içinde nasıl bir menfaat şebekesine dönüşüp AKP‘leştiğinin en önemli örneği, 1 Mayıs meydanlarında ya da yollarda karşımıza çıkan sol kolları havaya kalkmış protokol CHP‘si ile büyükşehir belediye meclisindeki imar komisyonu başkan ve üyelerinin akıl almaz bir operasyonla anında değiştiren ve bunun ilk belirtisi olarak kamu malı olarak bu kentteki herkese ait İnciraltı‘nı “mağdurlar” ya da “mazlumlar” adına sermayeye peşkeş çekenlerin CHP‘si olarak…

Bence bu durumdan çıkarılacak en önemli ders, 2024 mahalli idareler seçimi ile birlikte temsiliyetten uzak yerel siyasetin sahadaki aktörü haline gelen meslek odalarının durumu ile ilgilidir… Daha doğrusu “denetleyici” olmaktan çıkıp “uygulayıcı” duruma geçtikleri bu yeni hal nedeniyle devamlı eleştirip uyarmaya çalıştığımız TMMOB‘ne bağlı meslek odalarının, onların eski ve yeni başkanlarıyla yöneticilerinin yerel siyasetin figürü olma merakının bu vahim durum içindeki rolünü göstermesi açısından… O nedenle, -her zaman söylediğim gibi- TMMOB ve diğer meslek odaları yerel ya da genel siyasetin figürü olmaktan çok, onları izleyip değerlendiren, uyarıp ikaz eden ve yasal yollarla doğru yola zorlayan daha üst ve bağımsız bir konuma geçmeli, oyunu yerel siyasetçilerin çirkin siyasi yöntemleriyle ve onların ahlak dışı kuralları ile oynamamalı, oyunun dışında kalıp oyun kurucu rolü üstlenmelidir derim…

Ortalık toz duman… Tüm belediyeler; hem AKP‘li Menemen Belediyesi hem de diğer CHP‘li belediyeler yapacakları yatırımları ya da birikmiş borçlarını bahane ederek tüm malvarlıklarını mirasyedi anlayışıyla satmakla ya da alacaklı kurumlara devretmekle meşguller… Hem de bize; yani, kamuya ait tüm önemli, değerli, bir daha bulunamayacak gayrimenkulleri satıp elden çıkarmakta beis görmeyip gülücüklerle poz veriyorlar… İhaleye çıkarıp satamadıkları mülkler için de, hangi hesaba dayandığı bilinmeyen büyük indirimler yapıyorlar… Aralarında bu satışlardan üzüldüğünü söyleyenler olsa bile hepsinin gözyaşı timsah gözyaşı niteliğinde… Tek dertleri hesap kitap yapmadan, araştırıp soruşturmadan teslim aldıkları ve teslim aldıktan sonra da borçlarını açıklayamadıkları belediyelerini borçsuz hale getirerek ellerini rahatlatmak…

Ama kesin olan bir şey var ki, hem bizler hem de gelecek kuşaklar onları affetmeyecek! En azından bu borçlara sebep olan eski belediye başkanlarından hesap sormadıkları için…

24 Mart 2024 seçimleri öncesinde aday olup olmayacağı henüz belli olmayan ve 21 Haziran 2023 tarihli 4. Faz temel atma törenine katılan TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İzmir Şubesi eski başkanı Helil Kınay‘a bir çevre mühendisi olarak yapılacak tesisin İzmir‘in ihtiyacını karşılayıp karşılayamayacağını sormuş ve yapılanın yetersiz olduğuna ilişkin bir yanıt almıştım.

Söz konusu tesis temelinin atıldığı 21 Haziran 2023 tarihinden açıldığı 28 Nisan 2025 tarihine kadar geçen 1 yıl 10 ay 7 günlük sürede toplam 1 Milyar liralık yatırım yapıldığı söylense bile 4 ayrı fazdan oluşan bu tesisin nüfusu 4,5 Milyona ulaşan İzmir’in ihtiyacı açısından yetersiz olduğu, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay‘ın İzgazete‘ye verdiği demeçte 5. fazı gündeme getirmesinden de anlaşılmaktadır. (5)

Ancak 2000’li yılların başında Büyük Kanal Projesi kapsamında 3 ayrı faz şeklinde 300.000 m²’lik alan üzerine kurulan ve günlük ortalama kapasitesi 604.800 m³ olup 2025 yılı içinde 4. fazın işletmeye alınmasıyla birlikte kapasitesi % 36 artışla 820.000 m³’e ulaşan Çiğli İleri Biyolojik Atık Su Arıtma Tesisi‘ne 5. fazın eklenmesi, mutlak koruma altındaki alanda bu tesisin yapımına izin verilmesi mümkün olmayacaktır. (6)

Nitekim İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2017-2019 döneminde tesis alanının İzmir Kuş Cenneti‘ne doğru genişletilmesi amacıyla, Gediz Deltası Sulak Alanı‘ndaki koruma alanlarının değiştirilmesine ilişkin itirazımızla ilgili davaya müdahil olma talebi, İzmir 3. İdare Mahkemesi‘nin 13 Mart 2019 tarih, E. 2017/1410, K. 2019/420 sayılı kararına esas olan yargılama çerçevesinde reddedildiği için yeni yeni söz edilmeye başlanan 5. faz yatırımının Gediz Deltası Sulak Alanı‘nda yapılması bu mahkeme kararı uyarınca şimdilik mümkün görülmemektedir.

Ancak diğer yandan İZSU‘nun İnternet sayfasında, aralarında bu tesis de olmak üzere 69 atık su arıtma tesisi ile ilgili bilgilere yer verilirken bu tesislere gelen toplam atık su miktarının; yani, İzmir genelinde arıtılması gereken ve arıtılamadığı için doğaya verilen atık su miktarlarının yıllar itibariyle gösterilmediği görülmektedir.

Tabii ki, gelen gideni aratır deyişinin azizliği çerçevesinde kendi hizmet döneminde yaptığı yanlışlar nedeniyle acımasızca eleştirdiğimiz eski belediye başkanı Tunç Soyer‘e -bugün kendisini savunurcasına- haksızlık yapıldığını, bu yatırımın gerçekleşmesinde hiçbir emeği ve katkısı olmayıp aksine AKP‘nin Gediz Deltası Sulak Alanı‘nı yok edecek olan Körfez Geçiş Projesi‘ni sahiplenip destekleyen eski belediye başkanı Aziz Kocaoğlu‘nu açılış törenine davet ederken, AKP iktidarının uyguladığı “düşman hukuku“na benzer şekilde bu yatırımın ihalesini yapıp temel atma törenini gerçekleştiren eski belediye başkanı Tunç Soyer‘i davet etmemenin de üzerinde çokça düşünülmesi gereken kişisel, kurumsal ve siyasal nezakete sığmayan büyük bir ayıp, büyük bir terbiyesizlik ve vefasızlık olduğunu düşünüyorum.

(1) https://www.izmirkentkonseyi..org.tr/tr/Haberler/Index/4583

(2) https://m.izmirdesondakika.com/haber/basifed-baskani-gunes-alsancak-taki-elektrik-fabrikasi-nin-yikilmasina-biz-de-karsiyiz/137808

(3) https://www.izmimod.org.tr/haberler/yapay-zeka-mimarlik-ve-tasarim-sektoru-semineri-b2b-gorusmeleri

(4) https://www.izmirkadinlarkongresi.org/izmir-kadinlar-kongresi-2025.aspx

(5) https://www.izgazete.net/tugaydan-5-faz-cikisi-hayalim-gorev-suremde-yapilmasi

(6) https://www.izsu.gov.tr/TesisDetay/1/32/2

Belediye mülkleri kamu malıdır ve sermayeye peşkeş çekilmemelidir!

Ali Rıza Avcan

Mülkiye‘deki hocam rahmetli Prof. Fehmi Yavuz, 3. ve 4. sınıflarda aldığım Şehircilik dersinde Kuzey Avrupa ülkelerinde; özellikle Stockholm, Helsinki ve Oslo gibi başkentlerde belediyelerin kent topraklarının en az % 70’ine sahip olduğunu belirterek kentleşme olgusunun sağlıklı olabilmesi için belediyelerin elindeki kamu mülkünün fazla olması gerektiğini anlatırdı.

Hocamızın anlattıklarını dinledikçe, verimli tarım arazilerinin besicilik amacıyla çitlerle çevrilerek özel mülkiyete geçtiği ve bu nedenle o toprakların yakınından bile yürümenin mümkün olmadığı İngiltere’deki özel mülkiyete dayalı düzenin aksine mülkün sultana; yani devlete ait olduğu Osmanlı mülkiyet düzeninin devamı anlamında devlete; yani, Milli Emlak‘a ait arazilerin İngiltere ve benzeri ülkelere göre daha fazla olduğunu bilip hatırlayınca bu işin ülkemiz kentlerinde ne kadar kolay olacağını düşünürdük. Özellikle de İmparatorluk sınırları içindeki kentlerde mahallelerin kurulması ya da mevcut mahallelere yeni binaların yapılması için İstanbul‘dan; yani sultandan izin alındığı dönemlerde… Şu sıralarda değerli araştırmacı arkadaşlarımla birlikte bir ekip olarak sürdürdüğümüz Darağaç bölgesi araştırması çerçevesinde ulaştığımız her Osmanlı arşiv belgesinde o mahallede yapılacak her fabrika, kilise, sundurma, depo ve ev için İstanbul‘dan izin alındığını, hatta verilen bu izinlerde yapılacak binaya ait boyutların belirtilerek çizimlerinin yapıldığını ve bu alışkanlığın Cumhuriyet’in ilk yıllarında da devam ettirildiğini görüyoruz. Hem de imparatorluğun, hızla çöktüğü, hakimiyetindeki topraklar üzerindeki egemenliğini yitirmeye, devlet yapısının çözülmeye başladığı son yıllarda bile…

Osmanlı’nın, sultanın sahip olduğu mülkün kullanımında bizatihi sultandan izin almayı esas alan iktidar gücü, CHP‘nin şimdilerde Ekrem İmamoğlu ve ekibinin hukuksuz bir şekilde tutuklanması sonrasında iktidarın yükselen kuru aynı düzeyde tutmak amacıyla piyasaya sürdüğü 50 milyarlık dövizin, gerçekte devletin savaş, doğal yıkımlar ve salgın hastalıklar gibi durumları düşünerek biriktirdiği “kötü gün akçesi” olduğunu hatırlatmasında olduğu gibi, devletin varlık nedenini oluşturan mülkü korumayı esas alan anlayışa dayanır. Çünkü Baş defterdarın sorumluluğundaki Hazine-i Amire‘deki akçeler ya da mühimme defterlerine yazılan çiftlik ve topraklar, sultanın varlığı ile cisimleşen devletin ve onun ümmetinin kötü günleri için ayrılmış bir yedek akçedir. O nedenle de, gerek Osmanlı’da, gerekse Cumhuriyet’in ilk yıllarında devletin ve onun mahalli örgütlerinin elindeki mülklere ancak devletle ümmet ya da milletin kötü günlerinde elden çıkacak değerler gözüyle bakılmış; o nedenle, hiçbir şekilde elden çıkarılmayan kamu mallarının kullanımı konusunda devlet makamlarından izin alınması usulü uygulanmıştır.

İşte o nedenle de, hepimizin hafızalarına kazınan o meşhur deyiş, “adalet, mülkün….“; yani, devletin, mülk sahibi gücün, devletin “…temelidir” denilerek bu söz tüm resmi kurumların baş köşesine yazılmış, temel düstur olarak kabul edilmiştir.

Ancak devlet ya da belediyeye; daha doğrusu halka ait olan mal ve mülklerinin “kamu yararı“, “kamu hizmeti“, “kamu malına zarar vermemek“, “tüyü bitmemiş yetimin hakkını yememek” ve “kamu zararı” gibi toplumcu düşünceyi dile getiren dil ve sözcüklerin terk edildiği kapitalizmin yeni dönemlerinde, neoliberal kapitalizmin egemen olduğu dönemlerde “Devlet Hazinesi“ne kayıtlı mallar ya da belediye mülkleri iktidar güçleri ya da hangi partiden olursa olsun tüm belediye yönetimleri tarafından açık ya da gizli özelleştirme yöntemleriyle sermayeyi temsil eden holdinglere, şirketlere ve çıkar çevrelerine peşkeş çekilmeye başlanmış, böylelikle servetin el değiştirmesi başlanmış; böylelikle, bu malların asıl sahibi olan halkın zararına kentler yönetilemez, hale gelmiştir. Bunun en iyi örneği ise, kıyı dolgusu yapılarak oluşturulan alanda yapılan binasını deprem hasarları nedeniyle 2022 yılında yıkan İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin o yıldan bu yana yeni binası için yer arayışında oluşudur.

1980’li yıllara isabet eden Neoliberal dönemin Nixon, Thatcher ve Turgut Özal‘la simgeleşen ilk yıllarında Hilton International Co. ve General Dynamic Corparation isimli Amerikan şirketleriyle Luxemburg merkezli Shaker Holding isimli şirkete tahsis edilen İzmir Hilton Oteli arazisi, İzmirli sermaye sahiplerinin oluşturduğu Güçbirliği Holding‘e verilen Basmane Çukuru, son yıllarda yine ABD kaynaklı bir şirkete verilen Konak Pier ile bir grup İzmirli sermayedarın kurduğu KİPA‘ya ve son günlerde yolun sonuna geldiği anlaşılan TARKEM‘e peşkeş çekilen kamu malları ve kaynakları bu yağmanın en önemli İzmir örnekleridir.

1922’den bu yana uyguladığı değişik yöntemlerle bu alanda daha da ustalaşıp tecrübe kazanan ve “anahtarlarının sayısını bilmeyen adam” olarak ünlenen büyük mülk sahibi Şerif Remzi Reyent ve onların soyundan gelen İzmir sermayesinin kılıfına uydurulmuş bu son yağma, yıkma ve çalma örneklerinin ortaya çıkmasıyla birlikte bizler de; yani, kentte yaşayan ya da çalışan sakinler olarak yönetiminden sorumlu olduğu kamu/belediye mülklerini kentin rant çevrelerine ve yandaşlara peşkeş çeken kamu yöneticileriyle karşı karşıya kalır, onlara aslında bizlere ait olan taşınmaz malların kamu yararını gözeterek doğru, yerinde, etkin ve verimli kullanımı konusunda uyarır ve onları yoldan çıkaran sermaye çevreleriyle mücadele eder hale geldik.

Şimdilerde ise belediye başkanı ya da yönetimi CHP‘li, AKP‘li, MHP‘li ya da İyi Parti‘li olsun ya da olmasın; yasal yükümlülüklerini zamanında yerine getirmeyip gerekli ya da gereksiz başka alanlarda harcamalar yapan, bu nedenle de SGK prim borçlarıyla vergilerini zamanında ödemeyen belediyeler, “bizi silkeleyip zor duruma düşürüyorlar” bahanesiyle ellerinde bulunan değerli kamu mallarını satmak için sıraya giriyorlar. Resmi Gazete’nin ilanlar kısmına, belediyelerin web sayfalarına, gazetelere ya da sosyal medyaya baktığımızda belediyelerin ellerindeki binlerce malı, mülkü, gayrimenkulü satmak için sıraya girdiğini görüyoruz. Hem de yarın ya da öbür gün o değerli mülklere ihtiyaç duyacaklarını bile bile…

İzmir‘de, özellikle Basmane Çukuru ile Buca Cezaevi arsasının böylesine bir pazarlığa konu olması, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin Umurbey mahallesindeki bir mülkünün 150 milyon liraya satılması, diğerini de 804 milyona satmaya kalkması, yine aynı şekilde Karşıyaka ve Konak belediyelerinin elindeki kamu mülklerini borçları karşılığında SGK ya da Hazine’ye teslim etmek için çırpınmaları bu mirasyedi tavrın halen devam ettiğini gösteriyor.

Umurbey Mahallesi’nde, AllSancak gökdelenlerinin hemen yanındaki bu değerli arsa, şu sıralarda fiyat indirimi yapılarak satılmaya çalışılıyor. Aynen Karşıyaka’da Mehmet Cengiz’e yapıldığı gibi… SGK prim ve vergi borçları bahane, satışlar şahane…

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2025 yılı Şubat ayı başında 804.057.970.-TL bedelle satışa çıkardığı Umurbey Mahallesi 7868 ada, 3 parseldeki 7.960,97 m2 büyüklüğündeki son derece değerli arsaya 13 Mart 2025 tarihinde yapılan ihalede talipli çıkmadığı için, 30 Nisan 2025; yani, bu yazının yayınlandığı tarihten iki gün sonra, hem de eskisine göre 163.995.982.-TL daha az bir bedelle 640.061.988.-TL’ya ikinci kez ihaleye çıkılacak olması ve 13 Şubat 2025 tarihinden bu yana gündemde olan bu satışa ne Darağaç cephesinden ne de İzmir‘deki diğer resmi, sivil ve özel kuruluş ve kişilerden tek bir itiraz sesi çıkmamış olması, ortaya atılan “sivil itaatsizlik” önerileri karşısında, il başkanınca yakasına CHP rozetini takılan belediye çalışanlarının, “biz belediyeyi karşımıza almak istemeyiz” demesi, öte yandan da bu tür satışlara öncelikle karşı çıkması gerekenlerin belediye destekli AB projeleriyle kuşatılarak bu projelerden temin ettikleri mali kaynaklardan besleniyor olması da ortadaki vahim durumu izah etmek açısından oldukça manidardır.

Ayrıca şehrin merkezindeki bu kadar değerli bir arsanın önce değeri ile ihaleye çıkarılıp istekli çıkmaması üzerine bir ay sonra değerinin 164 milyon lira düşürülmek suretiyle yeniden ihaleye çıkarılması bize Cemil Tugay‘ın Karşıyaka belediye başkanı iken ‘5’li Çete‘nin baş elemanı müteahhit Mehmet Cengiz ile keşif değerini düşürerek yaptığı pazarlığı hatırlatmaktadır. Mehmet Cengiz için 32 milyon liradan 20 milyon liraya düşürülen % 8’lik arsa payı değeri ve şimdi de 804 milyondan 640 milyona düşürülen kupon arsa! Hem de AllSancak adıyla yapılıp Alsancak semtini kuşatan gökdelenlerin hemen bitişiğinde… Yeni bir gökdelen alanı olarak kim bilir kimleri bekleyen, adeta “parsel parsel satılan” bir armağan! Hem de insanları “mutlu” edeceği iddiasındaki mimar bir belediye başkanının topraklarında, ismi şimdilerde fısıltı ile söylenen birilerini mutlu edecek düşeş bir arazi…

Keşke, TMMOB İzmir İKK ve Konak Belediyesi, 24 Kasım 2024 tarihli İzmir Elektrik Fabrikası önünde yaptıkları basın açıklamasında söyledikleri gibi, satılacak bu değerli arsanın önüne giderek burada yeni bir gökdelen yapılmasına karşı çıksalar ve ben de benim gibi düşünen arkadaşlarımla birlikte gidip onlara destek olsam…

Bu değerli arsayı satabilmemiz için öncelikle buraya çöp dökmemeniz gerekiyor!

Amiyane deyimle, geçtiğimiz Perşembe günü Erol Şaşmaz dostum tarafından çekilen fotoğraflarda da göreceğiniz gibi İzmir Büyükşehir ve Konak belediye başkanlarıyla Ege Mahallesi muhtarının el birliği ile “buraya çöp dökme” pankartlarını astığı; ama “gökdelen yapma!” pankartlarını asmadığı “yeme de, yanında yat” güzel bir arsa! (1)

Öte yandan İzmir Büyükşehir Belediye Encümeni‘nin 20 Mart 2025 tarih, 331 sayılı kararından öğrendiğimize göre; belediye şirketlerinin 1 Milyar 837 Milyon 805 Bin, 774 Lira 12 Kuruş tutarındaki borçlarını ödemek için Karşıyaka, Tire Konak, Bayraklı ve Bornova‘daki değerli arsaların teminat olarak kabul edilmesi ilgili kuruluşlardan talep edilmiş….

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2000-2023 dönemi faaliyet raporlarındaki bilgilere göre aradan geçen sürede kentte yeni yapılaşma alanlarının açılması, yeni yapılan ya da revize edilen imar planlarının ya da 18 uygulamalarının yarattığı yeni belediye taşınmazları, 2012 tarihli 6360 sayılı yasa uyarınca kapatılan özel idareye ait çok sayıdaki taşınmazın belediyelere devri ve kamulaştırmalar nedeniyle sahip olunan arsaların sayısı 4.238’den 4.593’e, kamu tesisleriyle ticari gayrimenkullerin sayısı ise 1.269’dan 5.424’e yükselmekle birlikte; 2011’de 17, 2012’de 46, 2013’de 48, 2014’de 92, 2015’de 96, 2016’da 45, 2017’de 274, 2018’de 292, 2019’da 86, 2020’de 416, 2021’de 357, 2022’de 59 ve 2023’de 125 olmak üzere son 13 yılda toplam 1.953 adet hisseli ya da tam paylı arsanın satışı yapılmıştır. Tabii ki satışı yapılan bu arsaların kentin neresinde ve hangi değerde olduğunun açıklanmadığı bir ortamda… (2)

Ayrıca yazıya eklediğimiz tablonun da ortaya koyduğu gibi arsalar ve diğer taşınmazlar için faaliyet raporlarına yazılan değerler ifade edilen toplam değerleri vermemekte, taşınmaz türlerinin belirlenmesi konusunda yıllar itibariyle hiçbir gerekçe gösterilmeksizin büyük değişiklikler yapılmakta, bu nedenle verilerin sayıların yıllar itibariyle birbirlerini tutmadığı, bunun somut bir örneği olarak 2018’de 3 adet olduğu söylenen hayvan barınağı sayısı 2019’da 1’e inmekte, 2020’de de yeniden 3’e yükselmekte, belediyeye ait tesislerin yapımında mevcut parseller için tevhit (birleşme) işleminin yapılmadığı görülmekte; kısacası belediye mülklerinin yönetiminde yıllar ve belediye başkanlarının hizmet dönemleri itibariyle farklı uygulamalar yapıldığı görülmektedir.

Evet, kamu mülkünün kamu yöneticisine emanet edildiği dönemlerden, kamu mülkünü mirasyedi gibi satıp savan kamu yöneticilerinin egemen olduğu bir döneme gelmiş durumdayız… Aynı partiden, aynı siyasi görüşten gelen belediye başkanlarının zamanında ödemeyip başka yerlere savurdukları vergi ve sigorta primlerini faizi ve gecikme zammı ile birlikte ödemek için, bu malları bir teminat olarak göstermek için iktidar kurumlarına adeta yalvardığı, İller Bankası‘ndan yüksek faizlerle borç para alınmasının sanki piyangodan para çıkmış gibi bayram konusu yapıldığı, borcu zamanında eksiksiz ödememenin muhalefet yapmak sanıldığı garip bir dönemden geçiyoruz…

Bu durumda kim ne söylerse söylesin olan, o kamu mallarının gelirinden ya da kreş, anaokulu, huzurevi, sosyal tesis, konut, lojman olarak yararlanmayan kentlilere; yani bizlere oluyor… Belediyeler, geçmiş dönemin hesabını sormaksızın bu döneme sarkan muazzam borçlarını ödeyebilmek için her zaman yapılanı yaparak ellerindeki malları haraç mezat satıyorlar ve böylelikle kentteki arsa ve arazi rantını sermaye sahibi sınıfların hizmetine sunuyorlar… Sonra da çıkıp buna “sosyal belediyecilik” ya da “toplumcu belediyecilik” diyorlar…

Tabii ki, bu kentte çocuklarımıza, torunlarımıza bırakacağımız olumlu ya da olumsuz her şeyi düşünüp hesap ederken kendilerine kamu mallarını teslim ettiğimiz belediye yönetimlerinin işlediği bu tür vahim kent suçlarının farkına varan, hiçbir menfaat ilişkisini düşünmeksizin bu suçları teşhir edip yasal yollardan mücadele edenlerin değerini bilmek, onlara destek olmak ve topluca “HAYIR!” diyebilmek adına…

(1) https://www.izmir.bel.tr/tr/EmlakIlanDetay/547/292

(2) İzmir Büyükşehir Belediyesi 2010, 2011, 2012, 2013, 2014, 2015, 2016, 2017, 2018, 2019, 2020, 2021, 2022 ve 2023 Faaliyet Raporları.

“Kitapsız olmak”…

Ali Rıza Avcan

Ekşi Sözlük, genellikle argo dilde geçerli olan “kitapsız” sözcüğünü kurallara uymayan, beklentileri karşılamayan ya da Tevrat, İncil, Kur’an gibi kitaplı peygamberlere inanmayan kişiler için kullanıldığını, bu sözcüğü hakaret amacıyla kullanan kişilerin hayatlarında sadece tek bir kitaba sarılmasının da ilginç bir ironi olduğunu söylüyor.

Diğer yandan da geçmişte sanatçı Ahmet Kaya‘ya yaptıkları ve müzik tarzı nedeniyle pek de sevmediğim , sevemediğim iktidar yandaşı pop müziği yorumcusu Serdar Ortaç‘ın pek de bilinmeyen 2019 yapımı “Kitapsız” şarkısında ise sevgilisine ilgi göstermeyip onu yalnız bırakan “vicdansız” kişi olarak anılıyor.

Bu arada yakın zamanda, İzmir‘de faaliyet gösterip benim için yok hükmünde önemsiz bir sahafın saldırı ve hakaretlerine maruz kaldığımda, yüzüme söylenen “İzmir’de kimse seni tanımıyor“, “sen İzmir için önemsiz birisin” gibi kendinden menkul tanımlamalar dışında asıl hoşuma giden itham ise ise “bir kitabın bile yok!” haykırışıydı.

Kendisine benim için hiçbir bir önemi olmadığını söylediğim o şahıs anlaşılan o ki, “bir kitabın bile yok!” suçlamasını, kitap sahibi olmayı önemsemeyen beni üzmek, aşağılamak; hatta, hakaret etmek amacıyla yapıyordu; ama, bilmiyordu ki, ben uzunca bir süredir başta sevgili hocam Prof. Dr. Alpaslan Işıklı‘nın “Özyönetim” adlı kitabı ile Kevin Hogan‘ın “Gizli İkna Teknikleri” gibi kitabını tecrübe edinmek amacıyla düzenleyip düzeltmiş, 2001 yılında Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi tarafından yayınlanan “Bir İletişim Yöntemi Olarak Oyun” isimli kolektif kitapla TÖB_DER‘in Yeni Toplum dergisinde ve bir kısım mesleki dergide makaleleri yayınlanmış bir yazar olmakla birlikte kendi adıma tek bir kitap çıkarmamış ve çevremde tüm yeteneksizliğine rağmen adeta yumurtlar gibi niteliksiz kitap çıkaranları ve bunların sayısının her geçen gün arttığını görünce, “iyi ki kitap yazmamışım” ya da “böyle bir ortamda kitap yazmak istemem” diyerek kitaplarda yazmak istediklerimi günlük yaşamın pratiğinde konuşarak, uygulayıp yaparak ve yaşama geçirerek gerçekleştirmeyi doğru buluyorum.

Geçen haftaki yazımın konusu olan 5. İzmir Kitap Fuarı ya da diğer adıyla İZKİTAP Fest‘in devam ettiği, fuara giden binlerce İzmirli okurun yine binlerce kitabı kitapçılar ve sahaflardan almak yerine yayınevlerinden satın alıp, kendisine tahsis edilen masada “acaba kaç kişi gelip kitap alacak?” endişesiyle bekleyen yazara imzalattığı, yazarların ve yazar olmayanların ağızlar dolusu konuştuğu şu günlerde ise benim gibi ömründe bir kitap olsun yazmayı becerememiş, adını bir kitabın üstünde görememiş ya da kendisine yapılan birçok teklifi reddetmiş veya sessiz kalıp geçiştirmiş bir fani olarak, “kitapsız” sözcüğü Tevrat, İncil, Kur’an gibi tek bir kitabı olmayan, bu nedenle de “kitapsız peygamber” olarak anılanları aklıma getirip beni cesaretlendirir.

Bu durum, en iyi şekilde yine Ekşi Sözlük‘ün “Kitapsız peygamberler” sayfasında bedwetter isimli yazarın dilinden şu şekilde ifade edilmiştir:

En beğendiğim ve değer verdiğim öykücülerden Yalçın Tosun‘un bile şimdilerde modaya ayak uydurup açmaya çalıştığı yaratıcı yazarlık kurslarının ve buralardan mezun olan zanaatkâr yazarların mantar gibi çoğalıp ortalığa saçıldığı,

Kitabınızı getirin editörlüğünü yapıp basalım” diyen yayınevlerinin türediği,

Seri üretimle ortaya çıkan bu kötü zanaatkâr yazarların kötü kitaplarına yüzlerce, binlerce lira ödeyip okuyamadığımız,

Yeni çıkarılacak kitabın piyasaya çıkmadan önce yazarı, yayınevi ve yazarın fanları tarafından adeta bir satış-pazarlama nesnesine dönüştürüldüğü; hatta, kitabı piyasaya çıkmadan önce ayırtma usulünün icat edildiği,

Yapı Kredi Yayınları gibi büyük yayınevlerinin bile çevirmenlerine haksızlıklar yapıp yapay zeka ile çevrilmiş kötü baskıları piyasaya sürdüğü,

Yayınevlerinin yazarlara telif ücreti ödemek yerine basılan kitaptan 10-20 tane vererek yaratıcılığı ve emeği istismar ettiği,

Yeni çıkan kitaplar için yayınevlerinin ödül lobileriyle işbirliği yaptığı ve bu işbirliği çerçevesinde kötü kitapların ödüle boğulduğu bir ortamda;

Kitapsız olmak, onca kitaplı ademoğlu ya da kızı arasında kitapsız olma vasfı ile ön plana çıkmak belki de en iyisidir, en doğrusudur derim…

Tabii ki yazın dünyasının tüm alanlarında yazarının sanatkarlığı, yaratıcılığı, bilgi, görgü, deneyim ve üstün zekası ile yazılmış usta işi kitapları dışarda bırakmak koşuluyla…





“Çocuk ve Sanat” Teması: Fuarın Gerçekleri

Ali Rıza Avcan

Sözlüklere baktığımızda “fuar” sözcüğünün, “ticareti geliştirmek amacıyla belirli bir süre için kurulan pazar“, “festival” sözcüğünün de “genellikle yerel bir topluluk tarafından belirlenmiş ve geleneksel olmuş gün ve tarihlerde kutlanan, yapıldığı yörenin imgesi hâline gelmiş etkinlikler bütünü” olarak tanımlandığını görürüz.

Bu iki ayrı tanımı birbiri ile mukayese ettiğimizde ise, “fuar” (İng: fair) sözcüğü ile “festival” (İng: fest) sözcüğü arasındaki temel farkın, ticaretten; yani, para kazanma niyetinden kaynaklandığını, fuarların genellikle alışveriş yapıp para kazanmak için, festivallerin de genellikle belirli bir olayı kutlayıp anmak ya da eğlenmek amacıyla yapıldığını anlarız.

Ancak tüm kavram, olgu ve tanımların bilerek ve isteyerek birbirine karıştırıldığı, yalanların gerçekmiş gibi gösterildiği günümüzün “Post truth“; yani, “gerçek ötesi” ortamında sözcükleri birbirinden ayıran böylesine ince ayrımlar dikkate alınmadığı ve birbirinden farklı etkinliklere hep aynı ya da benzer isimlerin verildiğini, bu tür ayrımların ıskalandığını gördüğümüz için “fuar” ile “festival” arasındaki kesin ayrımı ısrarla vurgulayıp, dilimize Batılı dillerden gelen bu iki ayrı etkinlik türünü kesin çizgileriyle birbirinden ayırmak isterim.

“Fuar mı; yoksa, “festival” mi?

Yazımın başına yerleştirdiğim afişte yazılı olan ifadelerden de anlaşılacağı üzere, önümüzdeki 18-27 Nisan 2025 tarihleri arasında kitap yayıncılarının ticaret yapıp para kazanması amacıyla Kültürpark‘ta yapılacak olan etkinlikle ilgili İnternet sayfasına baktığımızda bu organizasyona hem “İzmir Kitap Fuarı“, hem de “İZKİTAP Fest” adının verildiğini, kitap fuarcılığı gibi geniş ve derin bilgi birikimi gerektiren bir konuda üç yıllık deneyime sahip acemi bir organizasyon şirketinin, yayınevlerinin kitapçıları devreden çıkararak tüketiciye ulaşıp daha fazla para kazanması amacıyla gerçekleştirilen ve bu nedenle yayıncılarla kitap satıcıları arasında haksız rekabet ortamı yaratan ticari faaliyetleri gizlemek istercesine “fuar” sözcüğünün yanında “festival” sözcüğünü kullandığını görürüz.

Oysa yapılan faaliyet, çoğu İzmir dışından gelen yayıncıların, sattıkları kitapları kendilerinden aldıkları kitapçılara rağmen doğrudan daha fazla kitap satıp daha fazla para kazanmalarını amaçlayan haksız bir ticari faaliyettir ve bu nedenle de bu işin ticaret alanı olmayan Kültürpark‘ta yapılması doğru değildir.

Kurucu’nun ağzından; Yeni Asır Gazetesi, 15 Ağustos 1972

İzmir 1 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nca 2. Derece Doğal ve Tarihi Sit Alanı olarak tescillenen Kültürpark‘ın temel işlevi, 1925 tarihli Danger-Prost Planı ile 16 Mayıs 1955 tarihli ve 1/2000 ölçekli imar planında “Park/Yeşil Alan“, 4 Ocak 1973 tarihli İzmir Metropoliten Alan Büyükşehir Bütünü Nazım İmar Planı’nda ”Tabi Ormanlar, Ağaçlandırılmış Alanlar, Ağaçlandırılacak Alanlar” olarak tanımlanmakla birlikte; bu durum 24.01.1985 tarihinde onaylanan 1/1000 ölçekli Alsancak İmar Planı’nda, ”Özel projesine göre uygulanacaktır” plan notu ile birlikte ”Fuar Alanı” olarak değiştirilmiş ve ondan sonraki tarihlerde Kültürpark‘a hep ticari bir faaliyet alanı olarak bakılmıştır.

Ancak Kültürpark‘taki ticari alanların arttırılmasını öngören 2015 tarihli Kültürpark Projesi’nin yaşama geçirilmemesi amacıyla Kültürpark Platformu‘nun o tarihten bu yana sürdürdüğü 10 yıllık mücadele ekseninde, Gaziemir‘deki Fuar İzmir‘in 25 Mart 2015 tarihinde açılışı ile birlikte Kültürpark‘taki tüm fuarcılık etkinliklerinin Fuar İzmir‘e taşınarak alanın her türlü ticari faaliyetten arındırılması ve parkın yapılış amaçlarına uygun olarak sadece bir kent parkı olarak düzenlenip kullanılması öne çıktığı için, ticari olmayan her türlü kültür, sanat, spor vb. etkinliğinin mevcut yeşil alanın kullanım kapasitesini dikkate alarak Kültürpark‘ta yapılmasını, İzmir Uluslararası Fuarı, İzmir Mermer Fuarı ve İzmir Kitap Fuarı gibi geniş kalabalıklara hizmet eden her türlü ticari etkinliğin Gaziemir‘deki Fuar İzmir‘de yapılmasını istiyor ve henüz onay aşamasında olan Kültürpark Koruma Amaçlı İmar Planı‘ndaki temel işlevin sadece “yeşil alan” ya da “kent parkı” olarak değiştirilmesini talep ediyoruz.

Belediye başkanı olmak isteyen ve vazgeçilemeyen siyasetçi bir fuar organizatörü…

İzmir Kitap Fuarı ya da İZKİTAP Fest adıyla düzenlenen 10 günlük etkinliği, 5 Ocak 2024 tarihinde Gaziemir‘deki Fuar İzmir adresinde kurulan, 18 Nisan 2025 tarihine göre oda sicil numarası 230567, ticaret sicil numarası 252502 olan 1 yıl 3 ay 13 günlük Tactfair Organizasyon A.Ş. düzenliyor. Şirket daha sonra adresini Gaziemir‘den Bayraklı‘ya taşımış. Kurulur kurulmaz 26 Ekim-3 Kasım 2024 tarihleri arasındaki 4. İzmir Kitap Fuarı‘nı düzenleyen şirketin % 100 hisseye sahip tek ortağı Manisa, Yunusemre ilçesinde ikamet eden Didem Simsaroğlu, sermaye tutarı ise 1 Milyon lira.

Böylesi bir durum karşısında, kurulduğu günden bu yana İzmir kitap fuarlarının organizasyonunu üstlenen Tactfair Organizasyon‘un tek ortağı Didem Simsaroğlu‘nun, ilk üç fuarı düzenleyen S.N.S. Fuarcılık Organizasyon Ltd.‘in eski ortağı Saruhan Simsaroğlu‘nun yeni eşi olduğu, 2022 yılından bu yana yapılan kitap fuarı organizasyonlarını iki ayrı şirket üzerinden alıp gerçekleştirme konusundaki tek kilit kişinin Saruhan Simsaroğlu olarak ortaya çıktığı ve İZFAŞ‘ın 2025 yılı fuar ve etkinlik takvimine göre, İzmir kitap fuarlarını üstlenme konusunda hayli “şanslı” olan bu şirketin, 17-26 Ekim 2025 tarihlerinde de 6. İzmir Kitap Fuarı‘nı düzenleyeceği anlaşılmaktadır.

5. İzmir Kitap Fuarı ile ilgili https://www.kitapizmir.com/ isimli İnternet adresindeki bilgilere göre 18-27 Nisan 2025 tarihleri arasında 10 gün süreyle devam edecek fuara/festivale çoğunluğu İstanbul olmak üzere yurdun değişik bölgelerden gelen toplam 217 yayınevi katılacak.

Söz konusu fuara kimlerin katılacağını gösteren listeyi aşağıdaki linkten indirebilirsiniz:

5. İzmir Kitap Fuarı‘na yurt genelinde toplam 217 yayınevinin katılacağı duyurulmakla birlikte listeye biraz daha dikkatli baktığımızda, aralarında ISBN yayıncı kodu sahibi olmayan ve yayıncılık faaliyeti yapmayan yabancı dil eğitim merkezlerinin, plak ve poster satıcılarının, sahafların, oyun seti satıcılarının ya da büyük yayınevlerinin çok fazla sayıdaki alt markalarına yer verildiğini, böylelikle söz konusu fuara sanki çok fazla sayıda yayınevi katılıyormuş gibi yanıltıcı bir algının yaratıldığını görürüz.

Yine aynı İnternet sayfasının verdiği bilgiye göre fuara katılan yayınevlerinden 33’ünün katkısı ile Kültürpark içindeki üstü açık üç mekânda (uzun havuz etkinlik alanı, ahşap sahne ve Menekşe altı etkinlik alanı) 114 konuşmacının katılımı ile toplam 98 söyleşi ya da sunumun yapılacağını öğreniyoruz.

Bu konuşma ve söyleşilerin programına ise aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

Hazırlanıp duyurulan programa göre, bu 98 söyleşi ya da sunumdan 4’ü (% 4,09) 18 Nisan, 18’i (% 18,37) 19 Nisan, 14’ü (% 14,29) 20 Nisan, 5’i (% 5,11) 21 Nisan, 3’ü (% 3,07) 22 Nisan, 8’i (% 8,17) 23 Nisan, 4’ü (% 4,09) 24 Nisan, 4’ü (% 4,09) 25 Nisan, 24’ü (% 24,49) 26 Nisan ve 14’ü (% 14,23) de 27 Nisan tarihinde; yani, çoğu konuşma ve söyleşinin daha çok ziyaretçinin geleceği düşünülen Cumartesi ve Pazar günlerinde yapılacağı anlaşılmaktadır.

33 Yayınevi tarafından, yazarlarının ya da kitaplarının tanıtımı amacıyla üstlenilen söyleşilerin 17’si (% 17,35) İstanbul merkezli Yeni İnsan, 10’u (% 10,21) İstanbul merkezli Destek, 8’i (% 8,17) İzmir merkezli Sakin Kitap, 6’sı (% 6,13) İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Kitaplığı, 5’i (% 5,11) İstanbul merkezli Doğan Kitap, 4’ü (% 4,09) İstanbul merkezli Doğu Batı, 4’ü (% 4,09) İstanbul merkezli Kronik Yayınları‘na ayrılmış, geriye kalan 26 yayınevi ise arda kalan 44 toplantı ya da söyleşiyi kendi aralarında 1, 2 ya da 3 toplantı yaparak paylaşmış görülmektedir.

Diğer dikkat çeken bir şey de Erkan Serçe, Övün Selim Martin, Elif Burcu Özkan, Mehmet Ateş, Erman Gören, Özlem Yıldırım ve Hülya G. Poyraz gibi bazı yazarların fuar süresince bir kez değil, farklı yayınevleri adına birden fazla konuşma yapacak olmalarıdır.

Anlaşılan o ki, 18-27 Nisan 2025 tarihleri arasında Kültürpark‘ın açık alanlarındaki üç ayrı noktada yapılacak 98 ayrı konuşma ya da söyleşide 114 adet konuşmacı, çoğu kez tek; ama, bazen hızlarını alamayarak 2, hatta 3 konuşma ya da söyleşi yapacak ve bu etkinliklerde büyük bir iştahla konuşup hem kendilerinin hem de yayınevlerinin reklamını yaparak hem yayınevlerinin daha karlı çıkması hem de kendi kitaplarının daha fazla satması için uğraşıp duracak…

5. İzmir Kitap Fuarı‘nın ana teması, “çocuk ve sanat” olarak belirlenmiş olmakla birlikte fuara katılan 217 yayınevinden kaçının bu konu ile ilgili kitapları pazarlayacağı, bu tür kitaplara öncelik vereceği belli değildir.

Ancak söyleşilerin başlıklarıyla konuşmacı ya da yazarların isimlerine bakıldığında 98 söyleşi ya da sunuştan sadece 14’ünün; yani, % 14,29’unun çocuklarla ilgili olduğu, geriye kalan % 85,71’inin ise fuarın ana teması ile bir ilgisinin olmadığı; ayrıca, bunlar arasında İzmirli çocuk yazarlarıyla kitaplarına; örneğin henüz yeni tanıştığım ve bugüne kadar yazdığı 20’ye yakın çocuk kitabını edinip okumaya çalıştığım sevgili Arslan Sayman‘a ya da bildiğimiz öyküleri ile Deli İbram Divanı‘nın yanında çocuk kitapları da yazan sevgili Ahmet Büke‘ye yer verilmediği görülmektedir. Her ne kadar, sevgili Ahmet, yeni kitabı Kırmızı Buğday için yapılan tanıtım etkinliklerine katılıp imza günü düzenliyor olsa da, çocuk kitapları için yapılan bir çağrıyı da geri çevireceğini düşünmem…

Ayrıca bu fuarda, bir kısmı bugün aramızda olmasalar bile Türk edebiyatının önemli çocuk kitaplarını yazan Tarık Dursun K, Muzaffer İzgü, Ayşe Kilimci, Aytül Akal, Fatih Erdoğan ve Ferda İzbudak Akıncı gibi İzmir doğumlu ya da İzmir‘de yaşayıp kitaplar yazmış yazarları hatırlatacak, onların çocuk ve sanat ilişkisi üzerine yaptıklarını değerlendirecek toplantılar yapılıp onlara da vefa gösterilmesi gerektiğini düşünüyorum…

5. İzmir Kitap Fuarı hem şimdiye kadar yapılanları, hem de bu yıl uygulanacak içeriği itibariyle ulusal; yani, Türkiye ölçeğinde yapılan bir fuardır. O nedenle de, bu fuara uluslararası alanda faaliyet gösteren hiçbir yazar, yayınevi ya da konuk çağrılmamakta ya da katılmamaktadır.

Ancak mevcut durum bu olmakla birlikte, -sanırım yazarın Türkiye’deki yayıncısı İletişim Yayınları‘nın talebiyle- “çocuk ve sanat” teması ile ilgili hiçbir yayını olmayan Alman popüler felsefeci Wilhelm Schmid (1), fuarın “uluslararası onur konuğu” olarak seçilmiş, ulusal onur konuğu olarak seçilen Behiç Ak‘ın konukluğuna layık özel bir program ve doküman hazırlanmadığı için DEÜ Güzel Sanatlar Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Semih Çelenk, fuar organizasyonun bu açığını kapatma çabasıyla 22 Nisan 2025, Salı günü saat 15.30’da Sabancı Kültür Merkezi Yüzbaşı Şerafettin Salonu‘nda fuar programından ayrı olarak “Behiç Ak ile Söyleşi” programını düzenleme ihtiyacını duymuştur.

Geçtiğimiz yıl, sevgili arkadaşım gazeteci Ahmet Çınar ile fuarın ilk günü, kebap ve lahmacun kokuları içinde yaptığımız ziyaret ve alışveriş sırasında çoğu yayınevinin standında yeni çıkmış kitapların yer almadığını, yayınevlerinin genellikle elde kalmış eski yayınlarını getirdiklerine tanık olmuştum.

Şimdi de her ne kadar standlar henüz kurulmamış olsa da, konuşma ve söyleşilere konu olan kitapların bir kısmının 2024-2025 yıllarından önce basılıp güncelliğini kaybetmiş yayınlarla ilgili olduğunu görüyorum. Bunun en iyi örneklerini ise 2018 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Kitaplığı tarafından yayınlanan “Yıldız Albümleri’nde İzmir” isimli kitabın aradan 7 yıl geçtikten sonra ya da 2021 yılında İzmir Ekonomi Üniversitesi tarafından yayınlanan “Kervan Köprüsü” isimli kitabın da aradan 4 yıl geçtikten sonra kitap/yazar tanıtımlarına konu yapılmasıdır.

5. İzmir Kitap Fuarı‘na ait web sayfasında yakın zamana kadar fuar süresince kimlerin imza günü olacağına dair bir bilgi yer almamakla birlikte, organizasyonun Instagram sayfasında adeta bir borsa hareketliliği içinde yazar olan ya da olmayan her türden, her boy, cins ve düzeyden tanıdığımız ya da tanımadığımız isim için imza günü düzenlediğine dair görseller sergilenmektedir. Bu sayının, 13 Nisan 2025, Pazar saat 21.55 itibariyle 71’e ulaşmış olması ve bunun her geçen gün artması imza günü olgusunun nasıl abartıldığını açık bir şekilde göstermektedir.

Söz konusu web sayfasına yeni eklenen “İmza Listesi” ise fuar süresince bu sayının 334’e ulaşacağını; yani fuar süresince toplam 244 kişi için 334 kez imza günü düzenleneceğini, bu sayının Hanzade Servi ve Miyase Sertbarut gibi tanınıp bilinmeyen bazı isimler için 7’ye, hatta 8’e ulaştığını göstermektedir. Adeta İzmir‘de önümüze gelen herkes için imza günü düzenlendiğini, kitap yazmanın ya da yazar olmanın bu kadar ucuz ve kolay olduğunu sergilemektedir…

Youtuber’ların yazar olarak takdim edildiği kitap fuarları… Her şey daha fazla kitap, daha fazla hasılat, daha fazla kar için…

Sonuç olarak;

1) 5. İzmir Kitap Fuarı, kitap fuarcılığı konusunda deneyimi olmayan, bunu ilk kez İzmir özelinde deneyip tecrübe sahibi olmaya başlayan; ancak, TÜYAP‘ın İzmir‘e gelmekten vazgeçmesi üzerine İzmir Büyükşehir Belediyesi şirketi İZFAŞ tarafından onun yerine konulmak istenen ve -muhtemelen siyasi kimliği nedeniyle- vazgeçilemeyen bir siyasetçinin eşine ait organizasyon firması eliyle yapılmaktadır.

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin fuarcılık şirketi İZFAŞ‘ın geçtiğimiz yıl karşımıza çıkan Sayıştay denetim raporu sonrasında içine düştüğü durum ve yönetimde yapılan değişikliklerle son günlerde bu tür organizasyonlar nedeniyle bazı belediyelerle şirketlerinin başına gelenleri gördükçe, İzmir Kitap Fuarı organizasyonun ya doğrudan doğruya İZFAŞ eliyle yapılması ya da bu konuda hiçbir siyasi kaygı taşımaksızın işi daha iyi yapabilecek ehline verilmesi yerinde ve doğru olacaktır.

2) 5. İzmir Kitap Fuarı‘nda, ana tema olarak belirlenen “çocuk ve sanat” konusuna gerek yapılacak söyleşi, konuşma ve imza günleri boyutunda gerekse İzmirli çocuk kitabı yazarları ölçeğinde gereken ağırlığı verilmediği anlaşılmaktadır.

3) 5. İzmir Kitap Fuarı‘nın ve ticaret odaklı diğer fuarların Kültürpark‘ta yapılıyor olmasında, Kültürpark‘ın kurucusu İzmir belediye başkanı Dr. Behçet Uz‘un öngörüsünün dikkate alınmadığını, Kültürpark‘ın kitapların ya da türevlerinin alınıp satılacağı ticari bir alan olarak görüldüğünü göstermektedir.

4) Her zaman söylediğim gibi, yayınevlerinin yararına okuyucu ile yayınevlerinin doğrudan doğruya karşı karşıya getirilmesi ve bunun sayısının yılda birden ikiye çıkarılması ve fuar sürelerinin giderek uzatılması, İzmir‘de faaliyet gösteren kitabevlerinin zararına haksız bir rekabet ortamının yaratılmasını sağlamakta, bu nedenle de fuar kapsamında düzenlenen yüzlerce kişi için düzenlenen imza günü, tanıtım toplantısı ve söyleşiler sonuç olarak hem kitapevlerine hem de kent ekonomisine zarar vermektedir.

5) Bu tür fuarlarla ilgili kalite standartlarının önceden belirlenmemesi ve fuarcılık faaliyetlerinin yayıncılık mesleğindeki sağlıklı gelişme ve kalite ile güvenirliliği gözetmesi gereken Türkiye Yayıncılar Birliği, PEN Türkiye Yazarlar Derneği ve Türkiye Yazarlar Sendikası gibi kurumlar tarafından izlenip denetlenmemesi nedeniyle “ben yayıncıyım” ya da “ben yazarım” diyen herkesin, kaliteyi düşürme kaygısını duymadan bu tür fuarlara doluşmasına sebep olmaktadır.

6) İzmir Kitap Fuarı eski kitapların doğrudan tüketiciye satıldığı bir ticarethane olmayıp, yeni yayınlanmış kitaplar konusunda okuyucuyu bilgilendiren bir platform olacağından fuara getirilip tanıtımı yapılan tüm yayınların mümkün olduğunca yeni, güncel olması sağlanmalıdır.

7) Bu tür kitap fuarları açısından önemli ve öncelikli bir konu olması gereken diğer bir husus ise fuarın onur konuğu olarak seçilen isimler için önceden hazırlanacak VİP düzeyindeki özel programın büyüklük ve zengin içeriğidir. Bu çerçevede ana teması “çocuk ve sanat” olarak belirlenmiş 5. İzmir Kitap Fuarı‘nda belgesel film, karikatür, mimarlık, oyun ve roman yazarlığı gibi birbirinden farklı birçok alanda üretken çalışmalar yapmış Behiç Ak gibi değerli bir sanatçının belirlenen tema çerçevesinde öne çıkarılıp bugüne kadar yaptıklarının daha kolay kavranmasını sağlayacak çalışmaların yapılması sağlanmalıdır.

8) Bu yazı çerçevesinde sonuç olarak yazmam gereken sekizinci husus ise, 18-27 Nisan 2025 tarihleri arasında fuarın devam ettiği süre içinde Kültürpark‘ta yapacağım alışverişlerle gözlemlere ait; ayrıca, İzmir Kitap Fuarı‘nı ziyaret edecek olan tanıdık, arkadaş, dost ve yoldaşlardan duyduğum değerlendirmeleri fuar sonrasında dile getirmek olacaktır.

Çocuk ve sanat” gibi masum temalar arkasına gizlenmekle birlikte “daha fazla kitap satışı, daha fazla kazanç” anlayışıyla gerçekleştirilen bu tür büyük cirolu ticari faaliyetlerin kimin işine yaradığının fark edilmesi ve bütün bunların yayınevleri sahipleri dışında İzmir ekonomisiyle İzmir halkının refahına ne ölçüde katkısı olduğu hususunun bilinmesi dileğiyle…

https://www. edebiyathaber.net/izmir-kitap-fuari-mi-mehmet-ozcataloglu

(1) https://iletisim.com.tr/kisi/wilhelm-schmid/9640?srsltid=AfmBOoqXm8E1-sT3c6Y0rHyD4mdNnyhMCu-b13olv0oY6zi03ECzNJ8U

Gerekince, yerinde ve zamanında…

Ali Rıza Avcan

Oldum olası severim bu, “gerekince, yerinde ve zamanında” deyişini…

Belki de yapılmak istenen bir iş için öncelikle nelere dikkat edilmesini ya da o işin gerekli olup olmadığını, yerinde ve zamanında yapılıp yapılmadığını bana hatırlattığı için…

İşte bugünkü yazım da, bu deyişin bazı yanlış işler için ne ölçüde doğru olduğunu gösteren İzmir örnekleri, İzmir yansımaları ile ilgili olacak…

Geçtiğimiz günlerde İzmir Rehberler Odası‘nın düzenlediği bir toplantıya giderken 1. Kordon‘daki İzmir Ticaret Odası ile İzmir Palas Otel arasındaki alana yerleştirilmiş bir heykel dikkatimi çekti. Yaklaşıp baktığımda ise, “Tıbbiyeli Hikmet” adıyla bilinen Hikmet Boran adına yapılmış yeni bir heykelle karşılaştım. Toplantıya katılan ve genellikle bu konularla ilgili olan arkadaşlarıma sorduğumda ise, ne zaman yapılıp da oraya yerleştirildiği konusunda kimsenin bilgi sahibi olmadığını anladım.

Daha sonra yaptığım Google araştırmalarında ise, “Tıbbiyeli Hikmet” adıyla bilinen ve aynı zamanda sunucu, gazeteci ve aktör Orhan Boran‘ın babası olan Hikmet Boran‘ın 1901 yılında Balıkesir‘in Savaştepe ilçesinde doğup 1945 yılında İstanbul‘da öldüğünü, mezarının Karacaahmet Mezarlığı‘nda bulunduğunu, İstanbul‘un işgale karşı başlatılan “Tıbbiyeli Hareketi“nde öncü rol oynadığını, üçüncü sınıf öğrencisi iken Sivas Kongresi‘ne katılmak üzere Sivas‘a gittiğini, bu kongrede Mustafa Kemal‘e hitaben yaptığı konuşması ile tanındığını, TBMM kurulunca arkadaşı Yusuf Bey (Balkan) ile birlikte eğitimini yarıda bırakarak Ankara’ya gittiğini, Cebeci’deki Asker Hastanesi‘nde İbrahim Talî Bey’in başkanlığında tifüse karşı aşı üretmek için çalıştığını, sıhhiye subayı olarak Büyük Taarruz’a katıldığını ve İzmir‘e giren ilk birlikte subay olarak görev aldığını, savaş yıllarından sonra İstanbul’a dönüp tıp eğitimini tamamladığını ve bundan sonraki yaşamını genel cerrah olarak sürdürdüğünü. 1940’lı yıllarda gönüllü olarak şark hizmeti için Sarıkamış’a gittiğinde vereme yakalanıp 1945 yılında öldüğünü öğrendim.

Ancak yurdu ve yurdunun insanı uğruna bunca önemli ve yararlı hizmetler yapıp, İzmir‘in işgalden kurtulduğu 9 Eylül 1922 tarihinde kente giren ilk askeri birlik içinde bulunmakla birlikte; İzmir‘e ilk giren o askeri birliğe komuta edip vilayet konağına Türk bayrağını asan Yüzbaşı Şerafettin‘in halen bu kentte bir heykelinin bulunmadığını, bu kentin “İzmir” soy ismini taşıyan Yüzbaşı Selahattin‘e sağlığındayken yaşadığı zorluk ve hastalıklar sırasında sahip çıkmadığını hatırlayınca, birtakım gayretkeşlerin Ulusal Kurtuluş Savaşı‘nın aynı meslekten gelen kahramanlarından birini sahiplenip ona iyilik yapayım derken savaş sonrası Mustafa Kemal‘in talebi ile “İzmir” soyadını almış asıl önemli kahramanını bilmediklerini ya da unuttuklarını ve ona büyük bir vefasızlık gösterdiklerini anladım.

Tabii ki bu araştırmalar sırasında “Tıbbiyeli Hikmet” heykelinin İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Tunç Soyer zamanında, COVİD 19 salgınının sürdüğü günlerde yüzlerde maskelerle 4 Eylül 2021 tarihinde açıldığını, bu açılıştaki çelenk nedeniyle bu heykelin yapılışında Çiğli‘deki Kent Koleji‘nin de payı olduğunu, heykelin yapılmasını önerenin ise eski Kültür Bakanı ve o tarihlerde Kent Koleji yönetim kurulu üyesi, Çiğli Belediye Meclisi ve İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin üyesi olup heykelin yapılıp yerleştirildiği tarihlerde İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkan Vekili olarak görev yapan Prof. Dr. Suat Çağlayan olduğunu öğrendim.

Üstüne üstlük heykeli yapılan şahısla hiçbir ilgisi olmayan bir kentte, TTB İzmir Tabipler Odası‘nın önü yerine, başkanı Mahmut Özgener‘in bile açılış törenine katılmadığı İzmir Ticaret Odası‘nın önünde…

Yüzbaşı Şerafettin heykeli, Barış Direnç Altınay (*)

Oysa, yazımızın başlığını oluşturan “gerekince, yerinde ve zamanında” deyişinin de hatırlattığı gibi, “Tıbbiyeli HikmetBoran‘dan önce, İzmir‘e giren ilk birliğin komutanı olup 9 Eylül 1922 tarihinde İzmir Vilayet Konağı‘ndaki Yunan bayrağını indirip Türk bayrağını asan, o nedenle Buharalı Müslümanların gönderdiği üç kılıçtan birini alan ve savaş sonrasında Gazi Mustafa Kemal‘in isteğiyle “İzmir” soyadı ile onurlandırılan ve sonrasında yıllarca unutulup kötü günlerinde sahip çıkılmayan Yüzbaşı Şerafettin İzmir anısına bir heykelin yapılıp, bu kentin en önemli meydanı olan Konak Atatürk Meydanı‘na yerleştirilmesi gerekirdi…

Ne yazık ki, bu kentin asıl kahramanı Yüzbaşı Şerafettin İzmir‘in heykeli şu an için bile mevcut değil, Yüzbaşı Şerafettin İzmir‘i hatırlayan bile yok!

Yakın zamanda aldığım haberlere göre, Yüzbaşı Şerafettin‘in heykelini yaptırma konusunda hiçbir tasarım çalışması yapılmaksızın ve bu iş için ulusal yarışma açılmaksızın Kanada‘nın Toronto kentinde yaşayan heykeltraş Barış Direnç Altınay‘a sipariş edilen heykelin ne zaman Konak Atatürk Meydanı‘na yerleştirileceğinden, bunun için izin vermesi gereken İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu‘ndan ve İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nden tek bir haber bile yok!

Gelelim, İzmir‘le bir ilgisi ya da gerekliliği olmadığı yersiz ve zamansız bir şekilde adına bu kentte heykel dikilen diğer bir kahramana, daha doğrusu bir sanatçı, bir mimara…

Bu sefer ki kahramanımız, mimarlık alanından, Osmanlı’nın son yıllarında Neoklasik Türk Üslubu ya da Milli Mimari Rönesansı adı altında Selçuklu ve Osmanlı mimarlık ögelerini kullanarak öne çıkarılıp Cumhuriyet‘in ilk yıllarında hakim olan 1. Ulusal Mimarlık Akımı ve bu akımın en önemli isimlerinden biri olan Mimar Kemaleddin ile ilgilidir.

1908-1930 yılları arasında yaygın olan bu akımın önde gelen mimarları Mimar Kemaleddin, Vedat Tek, Arif Hikmet Koyunoğlu ve İtalyan asıllı bir mimar olan Giulio Mongeri olduğu ve bu beş mimarın İzmir‘de yapılmış tek bir yapısı olmadığı halde; kentin merkezindeki büyük bir alışveriş merkezine “Mimar Kemaleddin Moda Merkezi” adının verilmesi ve bu bölgeye heykelinin yerleştirilmiş olmasıdır.

Mimar Kemaleddin‘in projelerini çizdiği ya da uygulamasını yaptığı Edirne, İstanbul, Filibe, Bandırma, Kudüs ya da Ankara‘da böyle bir şey olsa, tabii ki anlayışla karşılayıp yapılanı normal karşılarız; ama, Mimar Kemaleddin‘in her birinde birbirinden değerleri eserler vücuda getirdiği bu şehirlerin hiçbirinde adını anımsatacak bir şey yapılmadığını, heykelinin bile bulunmadığını bilirsek kim akıl etti de hiçbir proje ya da uygulamasının olmadığı İzmir‘de bu isim neden bu moda merkezine verilip heykeli dikildi diye sormak da en doğal hakkımız olsa gerek… Sahi sizce bu durumda, bir gariplik yok mudur?

Özellikle de, 15 Eylül 2024 tarihinde Konak Belediye Başkanı mimar Nilüfer Çınarlı Mutlu‘ya yazılı, bir süre sonra da TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi Başkanı Uğur Yıldırım‘a sözlü olarak ilettiğim, kent içindeki bir cadde, sokak, bulvar ya da meydana, özellikle de İzmirli mimar Necmeddin Emre‘nin birbirinden değerli üç yapısının bulunduğu Mimar Kemaleddin Merkezi‘ndeki bir cadde, sokak ya da mekana adının verilmesine, annesi için Kokluca Mezarlığı‘nda yaptığı mezarın bakımının yapılmasına ilişkin önerilerim henüz dikkate alınmamış ve hayata geçirilmemişken…

Evet, her üretken insanın, yaşadığı evren, ülke, kent ve çevre için yararlı şeyler yapan insanın hatırlanıp anılması gerekmektedir… Bu durum, o insanların bilgisine, emeğine, mücadelesine ve geçmişte yaptıkları iyi şeylere saygının bir gereğidir. Ama bunca insanın arasından kimler kimler tarafından hatırlanıp anılacak, hangisine önem ve öncelik verilecek ve onların isminin geleceğe taşınması konusunda çaba gösterilecektir?

Tabii ki, insanların yapacağı bu tercihlerde anılmaya değer o iyi insanların doğup yaşadığı ve iyi bir şeyler yaptığı coğrafya, toprak ve kentler bu konuda önde gelecek, bu çerçevede her iyi, başarılı kişi içinde bulunup mücadele ettiği, emek verdiği mekanla ilişkilendirilerek onurlandırılacak, ödüllendirilecektir. Bu durum toplumsal ödüllendirme ve anmanın ortaya çıktığı ilk insan topluluklarından, Eski Yunan’dan ve Roma’dan bu yana hep böyledir, böyle olagelmiştir.

Aksi takdirde insanlar, İzmir‘de doğmuş ya da yaşamış, geçmişte verdiği mücadeleyle kentin tarihi içinde pay sahibi olmuş, ortaya koyduğu eserlerle İzmir‘e, insanlığa ve çevresine yararı dokunmuş Yüzbaşı Şerafettin İzmir, Mimar Necmeddin Emre, Abdülhamit’in İstibdat Dönemi’nde hürriyet şehidi olan ilk gazeteci İzmirli Tevfik Nevzat ve Baha Tevfik gibi değerli bir felsefeci, Prof. Nermin Abadan Unat ve Prof. Dr. Mübeccel Belik Kıray, Prof. Dr. Mübahat Kütükoğlu, Prof. Dr. Zeynep Korkmaz ve Cevriye Artuklu gibi bilim dünyasının “Kadın Amazonları” köşede bekleyip dururken; bu kentle ilgisi olmayan “Tıbbiyeli Hikmet” ya da Mimar Kemaleddin gibi isimleri, sırf onların arkasında duran hatırlı birileri var diye öne çıkarmak, açıkçası yıllardır sırasını bekleyen bu değerlere haksızlık yapmak anlamına gelir…

Hani ne demişler; her ne yaparsa yap, “gerekince, yerinde ve zamanında” yapmak gerekiyor….

(*) https://www.instagram.com/p/C2xWrwloXMz/?img_index=1

Bir kenti avuçlarının içinde hissetmek…

Ali Rıza Avcan

Bir kenti avuçlarının içinde hissetmek… Yani onu bilip tanımak, avucunun içinde kavradığın herhangi bir nesne gibi ona dokunmak, ondaki gerilim ve canlılığı hissedip onun kalp atışlarını duymak… İstanbul gibi günün her anında yaşadığını, Ankara ya da İzmir gibi geceleri ya da yaz aylarında gevşeyip uykuya çekildiğini bilmek…

Ben bunu eski zamanlarda ya görerek ya da duyarak, hatta dokunarak yapardım… Ardından da görüp duyduklarımı unutmamaya, içime çektiğim kentin kokusunu hatırlamaya çalışarak onu zihnimde yaşatmaya ve yeniden yaratmaya çalışırdım… Hatta bir yere, bir mekâna ait en iyi görüntünün hafızamda kalanı olduğuna inanıp onun fotoğrafını çekmezdim…

Safranbolu…

İşte o nedenle 1989’da belediyesini denetlediğim Safranbolu‘da dedemin 1930’lu yıllarda posta müdürü olarak görev yaptığı, annem, anneannem ve 2 dayımdan oluşan ailesinin barındığı lojmanı ve alt katında da çevre köylere gidip gelen posta katırlarının ikamet ettiği 3 katlı tarihi yapıyı onca yaşlı Safranbolulu amcanın işe yaramayan sonuçsuz hafızalarına rağmen, aile albümünde defalarca bakıp hafızama kazıdığım fotoğraf sayesinde keşfetmiş, yıllar içinde edindiğim bu görsel hafıza becerisi nedeniyle kendimi kutlayıp övünmüştüm… Çünkü o kent, o fotoğrafı gördüğümden bu yana, oraya daha önce hiç gitmemiş olsam da içimde, en azından avucumun içinde yaşıyordu…

1990’lı yılların Bahçelievler’i…
Bahçelievler…

Bu durum 1994-1997 döneminde İstanbul‘un Bahçelievler Belediyesi‘nde kısa adı KEBİM olan Kent Bilgi İşlem Merkezi projesinin yöneticiliğini yaptığım tarihe kadar devam etmişti. O tarihlerde Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) ve ODTÜ‘de çalışan arkadaşlar sayesinde bir kentin, o kente dair her türlü mekânsal  ve sözel bilginin yeni yeni gelişmeye başlayıp öğrenmeye çalıştığım küçücük bir bilgisayar ortamına aktarılabileceğini öğrenmeye başlamıştım. Avrupa‘da, özellikle ABD‘nde oldukça yaygın olan kent bilgi sistemleri henüz ülkemizde bilinmiyor, sadece DİE‘nün Ankara‘daki Devlet mahallesinde uzaydan çekilmiş hava fotoğraflarıyla deneme çalışmaları yaptığını duyuyorduk.

Ayrıca ülkemizdeki tapu kayıtlarıyla imar planları ve gerçek durumu gösteren halihazır haritalar birbiriyle çakışmadığı için bu sorun giderilmediği sürece kent bilgi sistemlerinin hayata geçirilmesi mümkün görülmüyordu. Neyse ki bu büyük engeli, o tarihlerde Bahçelievler belediye başkanlığı görevinde bulunan mimar Saffet Bulut, adeta İskender‘in kördüğümü elindeki kılıçla kesip soruna kökten çözüm bulmasında olduğu gibi, 1990 nüfusu 322.234 olan 16,7 km2 büyüklüğündeki ilçedeki tüm imar planlarını halihazır haritalara göre yeniden hazırlattığında; ayrıca, ilçede faaliyette bulunan 4 ayrı tapu müdürlüğüne bilgisayar sistemi kurup bütün tapu kütüklerini bilgisayar ortamına aktarılmasını sağladığında ve tapudaki bilgisayar sistemi ile belediyedeki bilgisayar sistemi arasında bağlantı (network) kurduğunda tüm Türkiye‘ye örnek olabilecek yeni bir kent bilgi sisteminin altyapısını hazır hale getirmişti.

Bahçelievler saha çalışmasından bir an…

Bunun üzerinde aralarında şehir plancısı sevgili Işık Kutlayan‘ın da bulunduğu 200’e yaklaşık genç insan, her biri ayrı bir belediye büyüklüğündeki 11 mahalledeki bütün cadde ve sokakları dolaşarak kentte yaşayan ya da çalışanlarla ilgili tüm sözel bilgileri toplamış ve bu bilgileri, belediyenin imar müdürlüğündeki dosya bilgileri ile eşleştirerek mekânsal fiziki verilerle sahadan toplanan sözel verileri aynı ortamda birbiri ile ilişkilendirip mukayese ederek doğrulamış, daha sonra bu bilgileri tapu ve muhtarlıklarla kurulan networkler sayesinde devamlı olarak doğrulayıp güncellemeye başlamıştık.

Böylelikle belediye başkanının “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” mantığıyla yaptığı büyük harcamaların karşılığını hem tüm vergi mükelleflerinin sayısını 2’ye, 3’e; hatta 4’e katlayarak fazlasıyla çıkarmış, hem de bu sistemin açılış törenine gelen dönemin başbakanı Mesut Yılmaz‘ın Şirinevler mahallesinde oturan akrabalarıyla ilgili sorularını doğru ve eksiksiz bir şekilde yanıtlayarak ondan aldığımız övgülerle projenin ne ölçüde yerinde ve sürdürülebilir olduğunu ortaya koymuştuk.

Bu anlamda çoğu kez karanlıkta yürüyüp binlerde hata yaparak öğrendiğim ya da bilişim teknolojisinin o zamanki kısıtları nedeniyle çaresiz kaldığım bu proje sayesinde bir kenti avuçlarımın içinde hissetmenin rasyonel, mantıki yönlerini keşfetmiş, bu sayede kentin nasıl capcanlı bir varlık olduğunu daha iyi öğrenmiştim.

Daha sonraki İzmirli yıllarımda ise bu çalışmaya çok benzeyen; ama ondan çok daha geride kalan bir çalışmanın saha çalışmalarını yürüttüm. 2007 yılında Avrupa Birliği‘nden sağlanan yardımlar çerçevesinde İzmir Büyükşehir Belediyesi, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) İzmir Bölge Müdürlüğü ve İçişleri Bakanlığı tarafından yürütülen “İzmir Adrese Dayalı Coğrafi Bilgi Sistemi Projesi” çalışmalarının ilk adımı olan Bornova ilçesi pilot projesinde, Ankaralı sahtekâr bir şirket adına saha koordinatörü olarak çalışarak 2007 yılı Ocak-Nisan ayları arasında Bornova‘nın 36 mahallesi ve 12 köyündeki yapı adreslerinin doğrulanarak sokak mobilyalarıyla birlikte bilgisayar ortamına aktarılması gibi basit bir işte sahada çalışan yüzlerce genç insanı koordine etmiştim. Ancak söz konusu şirket yetkililerin imzaladıkları sözleşmeye aykırı davranıp bazı işleri taşeron şirketlere yaptırması, üstüne üstlük İzmir Büyükşehir Belediyesi adına topladığımız verilerin, Bornova Belediyesi‘nin aynı konuda aynı nitelikte ikinci bir ihale açarak işi verdiği İzmirli firmaya ücreti karşılığında aktarıldığını görünce alacaklarımı içeride bırakarak sırf adımı korumak kaygısıyla o işi bırakmak zorunda kalmıştım.

İzmir‘in diğer 29 ilçesinde de yapılacak aynı işe örnek olmak üzere gerçekleştirdiğimiz bu çalışmada her bir mahalledeki yapıların adreslerini Numaralama Yönetmeliği‘ne uygun olarak kontrol edip varsa yanlışlıkları düzeltiyor, bu arada bu iş için hiç de uygun olmayan basit fotoğraf makineleri ile yapıların önüne, binanın boyutlarını belirlemek üzere “karelaj” ismi verilen görselleri koyarak fotoğraflarını çekiyor ve bulvar, cadde, sokak ve meydanlardaki sokak mobilyalarının fotoğraflarıyla birlikte bilgisayar programlarına aktarılmasını sağlıyorduk. O nedenle, İzmir‘de yaptığım bu işin o yerleşimin tapu kayıtları, imar planı ve halihazır haritalarıyla herhangi bir derdi, özellikle de bu verilerin birbirleriyle çakışıp çakışmaması gibi bir sorunu olmadığı için İstanbul‘da yaptığım işin kalitesi yanında oldukça basit olduğu ortaya çıkıyordu.

Dediğim gibi, benim genç arkadaşlarla birlikte yaptığım iş sonucunda derlenip bilgisayar ortamına aktarılan verilerin Bornova Belediyesi‘nin bilgisi dahilinde gizli bir şekilde aynı işi yapan İzmirli firmaya satıldığını öğrenmem üzerine görevimi bırakmak zorunda kalmıştım. Hatta bizzat gidip bu işi örgütleyen Bornova Belediyesi başkan yardımcısını sözlü olarak uyarmama karşın…

İzmir Büyükşehir Belediyesi ilk kez Bornova‘nın 36 mahallesi ile 12 köyünde gerçekleştirdiği bu model çalışmayı daha sonra diğer ilçelere yaymış ve böylelikle uzun zamandır kullandığımız 2 ve 3 Boyutlu İzmir Rehberi isimli uygulamalar karşımıza çıkmış; hatta zaman zaman bu uygulamalardaki eksiklik ve yanlışlıkları İzmir Büyükşehir Belediyesi Coğrafi Bilgi Sistemleri Dairesi Başkanlığı‘ndaki tanıdıklara aktararak yardımcı olmaya çalışmış, konu ile ilgisi olan birçok arkadaş ve dostuma bu uygulamaları tavsiye etmiş, uzun süreler çalışmayan 3 Boyutlu İzmir Rehberi uygulaması için değişik tarihlerde uyarılar yaparak işler hale gelmelerini sağlamaya çalışmıştım.

Bugünlerde ise Tarihi Mekanlar Kişisel Ansiklopedisi‘nin yaratıcısı sevgili dostum Erol Şaşmaz ile birlikte Alsancak Limanı ve İstasyonu arkasındaki Umurbey mahallesinin cadde ve sokaklarını tek tek dolaşarak ve her bir yapıyı fotoğraflayarak envanterini hazırlamaya, bu çalışmada sırasında kültür mirası olarak tescillenmiş olan yapılarla henüz tescillenmemiş olanları belirlemeye; böylelikle, eskilerin “Cerenage” (Kalafat Yeri), “Daragatch (νταραγάτς)”, “Daragatsi (Δαραγάτσι)”, “Darağaç“, İngilizlerin de “Peg’s Hole” (Takoz/Çivi Deliği” adlarıyla andığı ve bugünlerde Umurbey mahallesi adı verilen ve 2023 yılı ADNKS verilerine göre 308 kişilik nüfusa sahip ufak sakin yerleşimin tarihi açıdan oldukça zengin hikayesini yazmaya kadar gidecek uzun bir yolculuğun ilk adımlarını atıyor, daha sonra not ettiğimiz bilgilerle çektiğimiz fotoğrafları bilgisayarımızdaki 2 ve 3 Boyutlu İzmir Rehberleri, Tapu Kadastro Parsel Sorgulama, Google Earth ve Konak Belediyesi E-İmar uygulamalarındaki bilgilerle; ayrıca, Konak ve İzmir Büyükşehir belediyelerinin internet ortamında yayınladıkları imar planı değişikliği raporlarındaki bilgilerle mukayese etmeye, 1905 tarihli Wagner ve Debes, Jacques Pervititch gibi eski haritacı ve kartografların hazırladığı haritalardaki bilgileri bu işe dahil etmeye çalışıyoruz.

Orhan Beşikçi ve Turgay Gülpınar ile Stamatiadis’in un değirmeni önündeyiz…

Bu çalışma sırasında, özellikle de 2 ve 3 Boyutlu İzmir Rehberi uygulamalarını incelerken haliyle bu uygulamalarla ilgili hazırlık çalışmalarının yapıldığı 2007, 2013, 2015, 2016, 2018 ve 2020 yıllarında İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce yanlış ya da eksik yapılmış veya hiç yapılmamış şeylerle karşılaşıyoruz… Ama bu konuda karşılaştığımız tek ve en önemli şey tabii ki, bu harita uygulamalarının hiç birinde İzmir metropolündeki ilçeler dışındaki diğer ilçelerde; örneğin Ödemiş, Bergama, Bayındır ya da Tire‘de bu çalışmalardan tek bir şeyin bulunmayışı, olanlarda ise 2013 sonrasında tek bir gelişmenin olmayışıdır!

Kısacası, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin İnternet sayfasında yer alan bu 2 ve 3 Boyutlu İzmir Rehber uygulamaları aradan 18 yıl geçmiş olmasına karşın bugün itibariyle tüm İzmir‘i kapsamamakta ve kapsayanlarda da 2013 yılından bu yana, yani 12 yıldır tek bir değişikliğin yapılmamış olmasıdır!

Daha doğrusu başında sırasıyla Aziz Kocaoğlu, Tunç Soyer ve Cemil Tugay‘ın bulunduğu İzmir Büyükşehir Belediyesi ile şimdilerde hem belediye encümen üyesi hem de daire başkanı olup “Kıyı Ege Bölgesi’nde Erozyon Risk Modeli Tasarımına Coğrafi Yaklaşım” başlıklı tezi ile doktor unvanını alan ve Cemil Tugay‘ın Karşıyaka belediye başkanı olduğu dönemde aynı belediyenin etüd proje müdürü iken seçimlerin hemen arkasından, 10 Haziran 2024 tarihli meclis kararıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Bilgi Sistemleri Dairesi başkanı olan Gökhan Gündüzoğlu‘ndan ve ekibinden bu eksikliğin giderilmesi suretiyle mevcut adrese dayalı coğrafi bilgi sisteminin, kendi daire başkanlığının adında geçen gerçek bir kent bilgi sistemine dönüştürülmesi konusunda tek bir tık, tek bir gelişme, tek bir proje bulunmamaktadır!

Evet, 1994-1997 döneminde İstanbul Bahçelievler Belediyesi‘nde Türkiye‘nin ilk kent bilgi sistemini yaratan resmi ve kurumsal bir projeyi yöneten, 2007 yılında İzmir’de bunun çok ama çok gerisindeki “Bornova Adrese Dayalı Coğrafi Bilgi Sistemi Projesi“nin saha uygulamasını yöneten biri olarak şimdi arkadaş ve dostlarımdan aldığım desteklerle İzmir İli, Konak ilçesinin 113 mahallesinden biri olan 1.716.585,19 m2 büyüklüğündeki Umurbey mahallesinin 4 (Liman, Şehitler, Tariş, İşçiler) caddesi ile 30 sokağındaki toplam 680 yapı ile ilgili temel bilgileri hem sahayı dolaşıp fotoğraflamaya, hem de değişik kaynaklardaki bilgilerle karşılaştırıp doğrulamaya çalışan sade bir yurttaş olarak bu konuda görevli olan Konak ve İzmir Büyükşehir Belediyeleri‘nden beklenti, talep ve önerilerimi şu şekilde özetleyebilirim:

1) Ülkemizdeki tüm kent ve yerleşimlerde önemli bir sorun olarak karşımıza çıkan tapu kaydına esas kadastral pafta, ada ve parsellerle imar planlarındaki pafta, ada ve parsellerin hem kağıt üstünde, hem de sahada birbirleriyle çakışmasının sağlanması,

2) 2007 yılında bulvar, cadde, sokak ve meydanlardaki binaların numaralama mevzuatına uygunluğunu denetlemek amacıyla kısıtlı imkanlar çerçevesinde gerçekleştirilen envanter çalışmasının gerçek bir kent bilgi sistemine dönüştürülmek suretiyle tüm kenti ve ilçelerini kapsayacak şekilde yeniden yapılması,

3) Belediyeler ölçeğinde yapılacak bu çalışmanın Tapu, İZSU, Gediz Elektrik ve mahalle muhtarlıkları düzeyindeki bilgi kaynaklarıyla ilişkilendirilerek zenginleştirilmesi,

4) Bu şekilde derlenen fiziksel mekâna ait bilgilerle aynı mekâna ait sözel bilgilerin 2, 3 ya da 5 yıllık dönemler itibariyle güncellenmesi,

5) Ayrıca İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait 2 ve 3 boyutlu İzmir rehberlerinin, gerektiğinde ilçe belediyeleri ile işbirliği içinde kentteki tüm kamu hizmetleriyle (tapu, elektrik, içme suyu, atık su ve yağmur suyu sistemleri, İnternet, kablolu sistemler, yapı envanteri, kültür mirası envanteri vb.) ilgili bilgi ve verileri kapsayacak şekilde bütünleştirilerek geliştirilmesi gerekmektedir.

Yararlanılan kaynaklar

Ünal, L.İzmir Coğrafi İmar Bilgi Sistemi“, Jeodezi, Jeoinformasyon ve Arazi Yönetimi Dergisi, 2011/2, Özel Sayı, s.77-83.