Bugün sizlere yakın zamanda Yakın Kitabevi tarafından yayınlanıp Prof. Dr. Orcan Gündüz tarafından yazılan “Mimari Gözle Karşıyaka İzlenimleri” isimli kitabı paylaşmak istiyoruz.
1945 yılında Karşıyaka’da doğan ve 2012 yılında Ege Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ndeki görevinden emekli olan Prof. Dr. Orcan Gündüz, 1975 yılından itibaren; yani 42 yıldır Karşıyaka’da yaşıyor. Kendisi ayrıca 1993-1998 yılları arasında İzmir 1 ve 2 no’lu Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurullarında görev yapmış. Bireysel ya da ekip olarak ulusal mimari proje çalışmalarına katılmış ve ödüller kazanmıştır. Mimarlık ve çevre düzenleme alanlarında çok sayıda proje uygulaması bulunmaktadır.
Orcan Gündüz‘ün “Mimari Gözle Karşıyaka İzlenimleri” isimli kitabı “Reşadiye Asfaltı’nda Üç Dönem 7 Üç Kuşak / Üç Mekan“, “Karşıyaka’da Apartmanlar“, “Karşıyaka’da Sel ve Su Baskını“, “Karşıyaka Sahilinde Anıtlar“, “Karşıyaka’nın Merkezinde Katlı Otopark” ve “Yahya Hayati Paşa Konağı” başlıklı altı bölümden oluşuyor.
Eski, yeni bir çok fotoğrafla zenginleştirilen bu yayında Karşıyaka’nın geçmişi ve bugünü arasında gezinip kaybolan ya da kaybolmakta olan birçok değeri görüp öğrenmek imkanını bulabiliyorsunuz.
Bu değerlerden en önemlisi olan ve son günlerde Karşıyaka Belediyesi tarafından yıkılmakta olan Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı‘nın geçmişi hakkında da bilgi sahibi olabiliyorsunuz.
Kitabın yazarı Orcan Gündüz, kitabın arkasındaki tanıtım yazısında bizlere şunları söylüyor:
“Mimarlık, biçim aline gelmiş yaşamdır.” demiş Amerikalı ünlü mimar Frank Lloyd Wright. Bu durumda mimarlığın amorf hali olarak tanımlayabileceğimiz yaşamdaki hassas nüansları yakalayabilmek için, mimari gözle rehberlik elbette önem taşımaktadır.
Kitabıyla, bu konuda bize rehberlik eden Prof. Dr. Orcan Gündüz de, mimar kimliği bir yana, aynı zamanda Karşıyaka’lı duyarlı bir birey olarak, Karşıyaka’nın mekansal anlamda geçirdiği dönüşümleri ve yaşamlara olan yansımalarını samimi bir dille aktarmaktadır. Bunun akademik ve bilimsel bir çalışma ya da bir anı kitabı olmadığını belirtmesine karşın, kaçınılmaz olarak tümüne, tadında yer vermektedir.
1950’li yılların küçük bir sayfiye kasabası görünümünde büyük bir kent boyutuna ulaşması, beldenin bahçeli evlerinin beton apartmanlara dönüşmesi, imbatının kesilmesi, denizin kirlenerek yitirilmesi, yeşilin tüketilmesi, yolların ve açık alanların araçlarla dolmasının öyküsünü öğreniyoruz. Prof. Gündüz, belirtilen süreç içerisinde doğrudan tanıklık ettiği bu dönüşümleri, bireysel gözlem ve izlenimleri olarak, özgün yorumlarıyla birlikte okurlarına sunuyor.
Karşıyaka´nın yaşadığı toplumsal ve mekansal dönüşümlerin, nostaljik fotoğraflar eşliğinde titizlikle aktarıldığı bu kitapta, başta Karşıyaka’lı ve İzmir’li bireyler olmak üzere herkes kendi yaşamından bir şeyler bulacaktır.“
Herkesin, özellikle de Karşıyakalı olan ya da kendini Karşıyakalı hisseden veya Karşıyaka’yı seven herkesin alıp okuması dileğiyle…
‘Yabancı‘, birilerini “biz‘den ayıran, bir anlamda öteleyen bir sözcük olmakla birlikte yaşanan somut bir gerçekliği de ifade eder.
‘Yerli‘ ve ‘yabancı‘ sözcükleri, çoğu kez bir ötekileştirme çabası olmakla birlikte; bulunduğu ya da geldiği mekân üzerinden tanımlanan kişi, grup ya da toplumlar arasındaki ilişkileri tanımlamada kullanılan doğru tanımlamalardır.
‘Yabancı‘ bazı durumlarda sadece dışarıdan gelme eyleminin nesnesini, bazı durumlarda da dışarıdan gelmenin yanında gelinen yere uyumsuzluğu da anlatır.
Dışarıdan gelen ‘yabancı‘, geldiği yerde kendini yalnız, güçsüz ve korunmasız hisseder. Bu durumu ya kendi gibi olanlarla bir araya gelerek ve bundan güç alarak telafi etmeye ya da ‘yabancılığını‘ bir an önce üstünden atarak çevresine, çevresindeki insan, grup ve toplumlara uyum göstererek karşılamaya çalışır.
Şayet kente dışarıdan gelmiş bir göçmen; yani bir ‘yabancı‘ ise kendi gibi kente daha önce gelip oraya tutunmaya çalışanlara yakın durup gecekondusunu orada yapmaya, onlardan sağladığı yardımlarla işini kurmaya, belki de o ana kadar hiç hissetmediği hemşehrilik bağlarıyla onlardan güç almaya çalışır.
Dün köyünde ya da kasabasında düşman olduklarıyla bile dost olmaya, kendi memleketlileriyle sıkı bağlar kurmaya çalışır, sırtını onlara dayamaya, bu amaçla kurulmuş derneklerle siyasi partilerin il, ilçe örgütlerine üye olup geldiği yer, etnik ya da dini kimliğiyle siyasette kazandığı güçle o kentin yönetiminde söz sahibi olup kendinden yana bir iktidar alanı yaratmaya çalışır.
Geldiği yerle uyuşmaya hazır olanlar ise bir araya gelip gruplaşmaya ya da örgütlenmeye pek ihtiyaç duymayabilirler. Bu tür ‘yabancılar‘ sahip oldukları eğitim, gelir ve toplumsal bilinç düzeyi itibariyle daha çok kendi ayakları üzerinde durmaya yatkındırlar. Tek sorunları, kendileriyle oranın yerlileri arasında iyi ilişkiler kurmaktır. Amaçları bir an önce onlardan biri olmak ve onların arasına karışıp kabul görmektir.
Ama her iki halde de geldikleri bu yabancı diyardaki birçok şey; insanlar, gruplar, örgütler, her biri ayrı bir anlam ifade eden mekânlar, anıtlar onlar için hiç bir şey ifade etmez. Hatta Kızılderili kabilelerin savaşıp yendikleri ve topraklarını işgal ettikleri düşman kabilelerine layık gördükleri gibi önce onların ortak belleğini oluşturan yerlere, kutsallarına saldırıp onları yok etmeye ya da dönüştürmeye çalışırlar. Aynen her biri antik Yunan ve Roma tapınağı olan birçok kutsal mekânın, Hıristiyanlığın ve Müslümanlığın egemen olduğu dönemlerde önce ayazma, kilise, şapel, daha sonrasında da cami, mescit, türbe ve yatır olmasında olduğu gibi…
Buradaki ortak ve ezeli amaç, o mekanın o zamana kadar oluşmuş ya da ona yüklenmiş anlamı ile belleğini silip oraya yeni bir anlam üzerinden kimlik biçmeye çalışmak, oranın ‘ruh’unu teslim alıp onun yerine kendinden yana bir ‘ruh‘ yerleştirmektir…
İşte tüm bu anlatılanları, son günlerde Karşıyakalıların ortak çaba, gayreti ve bağışlarıyla yapılan ve bu nedenle geçen zaman içinde bir sembole dönüşmüş Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı‘nı yıkıp yerine daha büyüğünü yapmak isteyen, kendisi aslen Konya Ereğlili olduğu için çoğu Karşıyakalı için ‘yabancı’ olan Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar üzerinden okumaya, analiz etmeye kalktığımızda, yapılmak istenen şeyin bu anlamda hukuksuzluğu, sanata, sanatçıya, sanatçının hak ve emeğine saygısızlığı göze alan bir ‘fetih’, bir ‘dönüştürme’, bir ‘ruh çalma’ olayı olduğunu söyleyebiliriz.
Çünkü kendisi, yakın zamanda yayınlanan “Bir Başkan, Bir Kent, Bir Aşk” isimli kitabında da belirttiği gibi Konya Ereğli’de başlayan yaşamını Mersin üzerinden İzmir’e yönlendirmiş, bu sıralı göç sonucunda İzmir’e yerleşmiş bir göçmendir. İzmir’e geliş nedeni de bilinçli bir tercihe değil, eşinin mesleki kariyerine dayanmaktadır. O nedenle, dolaştığı güzergah ve yerleştiği İzmir itibariyle Konya Ereğli-Mersin-İzmir hattında hareket etmiş bir ‘göçmen’ ya da ‘yabancı’dır.
İzmir’deki yaşamını ise, yine kendisi gibi Konya Ereğli-Mersin-İstanbul-İzmit güzergahında bir yaşam çizgisine sahip olan rahmetli babasının ve babasının arkadaşı politikacıların desteği ile kurmuş, Konak Belediye Başkanlığı’na hazırlarken kendini birden bire ‘yabancı‘ olma halini fazlasıyla önemseyen Karşıyaka’da bulmuş; ancak kendisini aday gösteren partinin Karşıyaka’daki ezeli ve ebedi gücü nedeniyle seçilmesi kolay olmuştur. Başka bir deyimle, partisinin her hangi bir ön seçim yapmadan verdiği karar ile ‘seçilmek zorunda olan belediye başkanı‘ konumuna düşmüştür.
O nedenle aday gösterilir gösterilmez kendisi ile Karşıyaka arasında bağlantılar bulmaya ya da kurmaya çalışmış; evini apar topar Karşıyaka’ya taşımıştır. Bu arada Karşıyaka Spor Kulübü’ndeki eski görevlerini hatırlamış, iyi bir Karşıyakalı olduğunu göstermek için yeşil-kırmızı renklerin bolca kullanıldığı bir kampanya yürütmüş, reklam ve tanıtımda kendi görüntülerini bolca kullanarak kendini kabul ettirmeye çalışmıştır.
Bu çabasının altında, kendi şahsi özellikleri kadar bir ‘yabancı‘ olarak kendini Karşıyaka’ya kabul ettirme çabasının da olduğu söylenebilir. Çünkü halkın her kabulü, belediye başkanı olmakla sağlanamamaktadır.
Belediye başkanı olur olmaz da eline geçirdiği bu olanakla belediye içine yerleştirdiği hemşehrileri, akrabaları ya da ekibi eliyle önce belediyeyi, ardından da partinin ilçe örgütünü eline geçirmiş, sonrasında da Atatürk, Zübeyde Hanım, Türk Bayrağı gibi ortak ulusal değerler üzerinden kişisel çıkışlar yaparak ilginin kendi üstünde toplanmasını, bu değerler üzerinden bir kamuoyu desteği sağlama çabalarını sergilemiştir.
Tabii ki bu arada katık atık tesisi, Karşıyaka stadı gibi konularda açığa düşmüş, birçok Karşıyakalı tarafından sırf ‘Karşıyakalı‘ olmadığı için alabildiğine eleştirilmiştir.
Daha ötesinde ise, Cumhuriyet’in 50. yılında Karşıyakalılar tarafından yaptırılıp sahiplenilen anıt ve sembolleri ele alıp daha da büyüterek yapmaya, onlardaki ortak anlayış ve ruhu anlamaya çaba göstermeden yaptığı oldubittilerle kendi iktidarı adına dönüştürmeye kalkmıştır.
Kendisi bu hamlesinde başarılı olsa bile, artık o anıtın belleklerimizdeki yeri, o anıtın taşı, toprağı, betonu, boyası ve asıl önemlisi ruhu uçup gidecek, onun yerine bir ‘yabancı’nın yaptığı yabancı yeni bir yapı gelecektir.
Çünkü hepimizin de bildiği gibi, büyük paralar harcanarak yapılan her büyük yapı, adına anıt demekle anıt olmuyor, anıtlaşamıyor….
İnsanlar, toplumlar o anıtı benimsemedikleri, kabullenmedikleri, onun yapımına ve korunmasına katkıda bulunmadıkları, içine halkın ruhunu yerleştiremedikleri sürece o anıt ne kadar büyük yaparsanız yapın ya da adını ne koyarsanız koyun halkın anıtı olmuyor…
Her şeyin daha büyüğünü yapma saplantısına tıp dilinde “Gigantomani” diyorlar… Vikipedi’ye göre ise Gigantomani (Eski Yunanca γίγας gigas, “dev” ve μανία mania, “çılgınlık”) olağandışı veya gereğinden büyük boyutlu eserlerin, yapıların, binaların, anıtların üretilmesini tanımlamak için kullanılan bir sözcük.
Gigantonomi sözcüğünü ülke ya da kent boyutunda düşündüğümüzde ise akla devasa büyüklükte yollar, binalar, anıtlar, köprüler yapan Nazi Almanyası, Faşist İtalya gibi otoriter ülkeler, bu yolları, köprüleri, hava alanlarını yaptıran diktatörler, demokrasiden nasibini alamamış otoriter yöneticiler akla geliyor…
Ülkemizde ise en büyük köprüler, en büyük camiler, en büyük anıtlar, en uzun ve büyük bayraklar bulunduğumuz coğrafya ve kentlere kendi düşünce ya da iktidarımızın damgasını vururken kullandığımız simgeler olarak algılanmaktadır.
Bir dönem en yüksek gökdelene sahip olmak, daha sonraki yıllarda her yere en uzun direkte en büyük Türk bayrağını asmak, şimdi ise kentin, körfezin her yerinden görünür bir anıta sahip olmak herkesin birbiriyle yarıştığı bir moda, bir rekabet unsuru oldu.
Bu tür bir Gigantonomi durumu kişisel düzeyde olduğunda; yani en büyük arabaya, en büyük eve, en büyük çalışma masasına sahip olmak istediğinizde bu durum psikologlar tarafından kişisel bir tatminsizliğin sonucu olarak yorumlanıyor.
Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı
Aynı şey bir kentin, bölgenin ya da ülkenin yönetiminde karşımıza çıktığında da bu durum yine “her şeyin en büyüğü” üzerinden kurulmak istenen bir iktidarın dosta düşmana gösterilmesine dayanan bir meydan okuma anlayışı olarak yorumlanıyor.
Bu durumu Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar‘ın bugüne kadar sergilediği performans üzerinden analiz etmeye kalktığımızda; İzmir Körfezi’nin her yerinden görünen en büyük Türk bayrağına sahip olmak, Boğaz Köprüsü’ne en büyük Türk bayrağını asmak, belediyeye ait sosyal tesislere Ege Bölgesi’nin en büyük tırmanış duvarını yapmak şeklinde gelişen bu tutumun en son örneğinin halkın bağışlarıyla yapılan ve Cumhuriyet’in 50. yılına isabet eden 26 Ekim 1973 tarihinde törenle açılan Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı ile ilgili olduğunu görüyoruz.
Belediyeden, belediye başkanının yazdığı kitaptan ve çevremizdeki dostlarımızdan aldığımız bilgilere göre, 1973 yılında yaptırılan anıtın, bir benzerini Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar‘ın rahmetli babası Kenan Akpınar‘ın belediye başkanlığı döneminde Konya Ereğli’nin Cumhuriyet Meydanı’na yapan ancak 12 Eylül Dönemi’nde Kenan Akpınar‘ın görevden uzaklaştırılması nedeniyle parasını alamayan heykeltraş Tamer Başoğlu tarafından 2,5 misli büyütülerek yaptırılacağını, mevcut anıtın çürüdüğüne ve onarım göremeyeceğine ilişkin bilirkişi raporlarının düzenlendiğini biliyoruz.
Konya Ereğli Atatürk Anıtı
Oysa tarihçi dostlarımız Prof. Dr. Engin Berber ile Yrd. Doç. Dr. Erkan Serçe‘nin birlikte yazdıkları 2011 tarihli “Karşıyaka Tarihi” isimli kitaba göre; “İzmir’de Karşıyaka’da Anayasa Meydanı’nda bulunan anıt, varlığını Mayıs 1966 yılında kurulan Karşıyaka Atatürk Anıtı Yaptırma ve İlkelerini Yaşatma Derneği’ne borçludur. Dernek bir gazete ilanıyla Karşıyaka’ya dikilecek Atatürk Anıtı için 1970’lerin başında bir yarışma düzenlemiş, 29 Ekim 1971’de dereceye giren eserler belirlenmiş, sonuçların 10 Kasım’da duyurulacağı belirtilmiştir. Dernek Başkanı Doktor Ziya Ersay Karşıyaka’da yapılacak anıtın, Cumhuriyet Alanı’ndaki anıttan daha büyük olacağını vurgulayarak, “Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım, Türkiye’de ilk defa Karşıyaka’da yapılacak bu anıtta kendi çehresiyle belirtilecektir. Anıt, Atatürk’ün Türk kadınına sağladığı medeni hakları ve bu konuda girişilen devrimleri güzel bir kompozisyon içinde verecektir” diyerek görüş bildirmiştir*. Yarışmada birinci gelen proje mimar Erkal Güngören ile heykeltraş Tamer Başoğlu’nun geliştirdikleri öneridir. Metin Haseki ile Murat Eriç’in önerisi mansiyona lâyık görülmüştür. Anıt 1972-73 yılları arasında tasarlanıp uygulanmıştır. “¹
Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı (ÇEKÜL) Başkanı Prof. Dr. Metin Sözen‘in Mimarlık Dergisi’nin 1973 Temmuz tarihli 7. sayısındaki “Türkler’de Anıt” başlıklı makalede ise, “8000 m2’lik alanın ortasında yeralan ve meydanla bütünleşen anıt ışınsal bir düzenleme doğrultusunda göğe doğru yükselen yedi beton dikitten oluşmaktadır. İzmit’teki Anıtpark ile (1972-73, tasarım ve meydan düzenlemesi Erkal Güngören, tasarım ve rölyefler Ali Teoman Germaner) çevreyi de içine alarak gelişen, kentlinin kullanımına açık bir tasarım doğrultusunda geliştirilip uygulanmıştır. Bu özelliğiyle Grup Espas ilkeleri uzantısında mimar heykeltraş ortaklığında çözülen anıt ürkütücü resmî anıttan, insan boyutunu göz önünde bulundurarak halkın hizmetine sunulan, kullanıcının estetik yaşantıyı deneyimleyebildiği anıta geçişin erken örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir. Düzenleme arkitektonik ve soyut geometrik biçimlenme dilinin anıt-heykele yansıtıldığı bir örnek olarak günümüze ulaşmıştır. Bu arkitektonik dil mimar Erkal Güngören’in tasarımının ürünüdür.“² şeklinde tanıtılmaktadır.
Mimar Sinan Fakültesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğretim üyesi ve anıtın mimarı Erkal Güngören‘in kızı Dr. Elâ Güngören’in verdiği bilgiye göre ise, “anıtın hem ideolojik/soyut bir boyutu hem de semantik/sembolik değeri (estetik değer) bulunmaktadır. Zamanla ilçe belediyesinin sembolü haline dönüşmüş, belediyenin logosu olarak kullanılmaya başlanmıştır. Ayrıca anıtın logoları kuaför, çiçekçi olarak çalışan esnafın vitrinlerini süsleyerek gündelik hayatın içine çekilmiştir. Anıtın açılışının tarihi anlamlıdır ve tarihsel değerini oluşturur; dernek açılışı Cumhuriyet’in ilanının 50. Yıldönümü’ne rastlamasını hedefleyerek anıtı 26 Ekim 1973’te bir törenle halka açabilmiştir. Anıtın toplumsal değeri ise halen merasimlerde kullanılmasından kaynaklanmaktadır.“³
Sanatçıların ve bilim insanlarının ayrıntılarıyla anlatıp insani ölçülere yakın olması nedeniyle özel bir önem verdikleri ve Karşıyakalılar tarafından benimsenen bu anıt ne hikmetse birden bire yıkılarak 2,5 misli büyütülmeye kalkışılmıştır.
Bunu da her şeyin “büyük“, “en büyük” üzerinden görüp anlamlandırmaya alışkın bir belediye başkanının aklına aniden gelen düşüncelere borçluyuz… Kendisi bu durumu yazdığı en son kitapta aynen şöyle ifade etmiş:
“Karşıyaka Belediye Başkanı seçildikten sonra, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlama töreninde oradaydım. Benim de ilk bayramımdı. Çocuklarımızın cıvıltısı, Karşıyakalıların her zamanki çoşkusu ve buram buram özgürlük ve bağımsızlık atmosferi içinde gözümü anıttan alamıyordum.
Üzüntü verici durumdaydı; yıpranmış, boyası sıvası dökülmüş, yılların ihmaline ve kayıtsızlığına yenilmek üzereydi. Ağlamaklı olmuştum.
Kutlamaların oradaki bölümü bitti. Hemşehrilerimle kucaklaştım, hepsini tek tek uğurladım. Başkan yardımcılarıma ve müdürlerime, “Gitmeyin” dedim, orada kaldık.
Anıtı dolaşmaya başladım, tepeden tırnağa inceledim. Gördüklerim, içimi kararttıkça karartıyordu. Bir süre sonra arkadaşlarımın yanında gittim. Ağzımdan tek sözcük çıktı:
“Yıkıyoruz, yenisini aynen ve daha görkemli yapıyoruz.“⁴
Evet, bu anlatımdan da görüldüğü gibi belediye başkanı her şeyden anlayan bir yönetici olarak anıtı uzun uzun inceledikten sonra yıkılıp yerine daha görkemli bir anıtın yapılmasına karar veriyor, hem de tek başına! Bırakın bu işten anlayan uzmanlara, mimarlara, mühendislere sormayı çevresindeki işten anlayan başkan yardımcısı ya da müdürlerine bile sorma gereğini duymuyor. Çünkü o her şeyi biliyor ve daha büyük, daha görkemli bir anıt yapmak istiyor!
Tabii ki bunun öyle pek kolay olmadığını, bu düşünceye karşı çıkanların olacağını, herkesin bu anıtın maliyeti olarak ifade edilen 10 milyon liralık fuzuli harcamayı sorgulayacağını bildiği için kimsenin karşı çıkmaya cesaret edemeyeceği gerekçeler bulması gerekiyor. İmdadına da, aynen kitabının 202. sayfasında yaptığı gibi engin hamaset becerisi yetişiyor. “Uzatmaya gerek yok” diyor; “Karşıyaka, Zübeyde annedir. Karşıyaka, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür. Karşıyaka, Türkiye Cumhuriyeti değerlerinin yaşayan ve yaşatan simgesidir” diye devam ederek kimsenin bu işe itiraz etmemesi için esaslı bir hamle yapıyor.
Oysa bu durum bize rahmetli Nadir Nadi’nin ulusal ortak değerlerimizin böylesine istismar edildiği bir ortamda sarf ettiği “Ben Atatürkçü Değilim” sözünü hatırlatıyor.
Ama ne hikmetse ortak ulusal değerlerimizin bu tür istismarına, hep 12 Mart ve 12 Eylül dönemleriyle faşizmin kurumsallaşmaya başladığı günümüz koşullarında daha çok rastlıyoruz. 12 Eylül döneminde kaçak yapı sahiplerinin sırf o binalar yıkılmasın diye binanın hemen önüne bir Atatürk büstü kondurduğunu hatırladığımız ya da birçok yolsuzluk, hırsızlık ve vurgunun bu tür istismarları yapanlarca gerçekleştirildiğini bildiğimiz için ne zaman hepimizin ortak ulusal değerlerinin birileri tarafından makul ölçülerin dışında kullanıldığını görsek, hep bir şeylerden şüpheleniyor, bu hamaset edebiyatının etkisinde kalan insanların sırf iyiniyetleri nedeniyle kandırılmasından korkuyoruz.
Oysa Mustafa Kemal Atatürk, Zübeyde Hanım, Türk bayrağı, İstiklal Marşı gibi ortak ulusal değerlerin fiziki büyüklük ya da küçüklükle hiçbir ilgisi yoktur. Fiziki olarak büyük ya da uzun olmaları onlara fazladan bir değer kazandırmaz. Asıl önemli olan şey o değerlerin hepimiz tarafından anlaşılıp paylaşılarak gönüllerdeki yerinin büyütülmesidir.
O nedenle hepimiz açısından önemli olan bu değerlerin başkalarının amaçları için bu şekilde istismar edilmesine izin vermememiz gerektiğini düşünüyorum.
Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı
Ayrıca baskı, sömürü, esaret ve faşizmle mücadelenin yol ve yöntemi bu tür nesnelerin büyüklüğü ya da küçüklüğü ile değil; bu değerleri kabullenmiş olanların örgütlenip mücadele etmesiyle mümkün olacağı bilinmeli ve kabul edilmelidir.
Anıtlar, bayraklar ve diğer semboller sadece ihtiyaç duyduğumuz heyecan, azim ve mücadele ruhunu bizlere verecek hafıza mekanları olup onların Gigantonomi saplantısından uzak tutulması gerekir.
² Sözen, M.; Türklerde Anıt, Mimarlık, Sayı 7, Temmuz 1973, s.20
³ Güngören, E.; Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı, file:///C:/Users/Ali%20Rıza/Desktop/Karşıyaka%20Anıt/Atatürk,%20Annesi%20ve%20Kadın%20Haklar%20Anıtı.pdf
⁴ Akpınar, H.M.; Bir Başkan, Bir Şehir, Bir Aşk, Doğan Egmont Yayıncılık ve Yapımcılık Ltd. Şti., Nisan 2017, s.200
Bugünden itibaren başlayıp yazacağımız dört yazı ile İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin ÇED sürecinde kendilerine gönderilen yazılara cevap verirken bu projeye değişik nedenlerle karşı çıkan Karşıyaka, Narlıdere, Çiğli ve Balçova belediyelerinin ÇED Raporu ekinde yer alan resmi yazılarının örneklerini yayınlayarak kendilerine ve kendilerine bağlı kent konseylerine şu soruyu soracağız:*
İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin hazırlık aşamasında isabetli ve doğru olarak “Hayır” dediğiniz halde bugün niye “Hayır” demiyorsunuz?
İlçenizdeki birçok plan, program ve uygulamaya aykırı olan İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin durdurulması için niye dava açmıyorsunuz ya da açılmış davalara müdahil olarak katılmıyorsunuz?
Bugün ilk soruyu, metnini aşağıda gördüğünüz resmi yazıyı hazırlayıp Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Çevresel Etki Değerlendirmesi, İzin ve Denetim Müdürlüğü’ne gönderen Karşıyaka Belediyesi’ne ve Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar’a soruyoruz.
Sayfa 1Sayfa 2
* İzmir Körfez Geçişi Projesi ÇED Raporuna eklenen resmi yazının belediyenin resmi görüşü ile ilgisi olmayan bazı sözcükleri okunamadığı için bu sözcükler “okunamadı” şeklinde yazılmıştır.
Tufan Atakişi ismi, Karşıyaka denilince akla ilk gelen isimlerden biri.
Adeta Karşıyaka’nın yerel markalarından birine dönüşmüş bir gazeteci, bir dergici, bir araştırmacı ve bir yazar. Uzun yıllar yaptığı gazetecilik ve bu mesleği dönüştürerek edindiği araştırmacı kişiliğiyle İzmir ve Karşıyaka konusunda uzman bir kişi.
Ben kendisini katıldığı toplantılar, yazdığı kitaplar, çıkardığı dergiler ya da her seneki kitap fuarlarında tek başına açtığı stanttaki canlılığı ve gelen konukları tek tek ağırlayan konukseverliği ile tanıyordum. Daha sonra kendisini sosyal medyada izlemeye başladım ve çoğu kez aynı fikirde olmaktan kaynaklanan bir duyguyla zaman zaman yaptığımız uzun telefon sohbetleriyle daha iyi tanımaya başladım. Hatta zaman zaman yaptığım araştırmalarda yetersiz kaldığımı hissettiğim durumlarda onu arayarak fikrini sorup katkılarını almaya çalıştım. Sağ olsun hiçbirinde olumsuz davranmayarak hep yardımcı ve paylaşımcı oldu.
Yakın zamanda da şimdi tanıtımını yapmaya çalışacağım “Anılarda Yitip Giden Karşıyaka” isimli 11. kitabını çıkardığını duyurdu. Bu duyurunun arkasından da kitabın kapak tasarımını paylaşarak her birimizin fikrini sordu ve çoğunluğun tercihi doğrultusunda kararını verdi.
Haliyle bu seneki TÜYAP İzmir Kitap Fuarı’nda giderek satın aldığım ilk kitap onun bu kitabı oldu. Kitabın ilk sayfasına ise benim için çok güzel şeyler yazdı ve imzaladı.
BU ziyaret sırasında kendisi, değerli eşi Asuman Yapıcı Atakişi ve hoş bir tesadüfle bir araya geldiğimiz sevgili hocam Ersin Doğer, Nedim Atilla ve Lütfü Dağtaş ile birlikte keyifli bir sohbet yapma imkanını yakaladık. Tabii ki sohbetimizin ortak konusu her zaman olduğu gibi Karşıyaka ve Karşıyaka’nın geleceği idi.
Sevgili Tufan Atakişi‘nin bu son kitabı 2014 yılında yayınlanan “İzmir: yarınlara Miras” isimli kitabında yer alan “Kordelio, Karşıyaka’ya Uzanan Öykü” isimli güzel ve uzun bir şiiriyle başlıyor. Ardından da Prof. Dr. Ersin Doğer’in Karşıyaka Karşıyaka Dergisinin Mart/2008 sayısında yayınlanan “Karşıyaka Eski İzmir’den Eskidir! (Kordelyo’nun Kökeni ve Anlamı Üzerine” başlıklı yazısı ile karşılaşıyoruz.
Devamında da şu yazılar yer alıyor:
Tufan Atakişi‘nin “Gazi, Karşıyaka ve Fes…“, “Selçuk Yaşar ve Karşıyaka“, “Tahir Türetken Anısına“, “Özsaruhan Villası“, “Yıldırım Karakaplan ve Fahrettin Paşa Caddesi No. 376“, “Gevrek, Üstelik Reşadiye Fırını’ndan“, “Alaybey Dönemeci…“, “K.S.K.’nin Kuruluşu Üzerine” başlıklı yazılarıyla Karşıyaka Karşıyaka Dergisi’nin Kasım/2006 sayısında yayınlanan “Şu Ellimetre Dedikleri“, Aralık/2013 sayısında yayınlanan “Bir Zamanlar Hepimiz Onun Kokoreçini Yemiştik” başlıklı ve Şubat/2010 sayısında yayınlanan “Dünya Fotoğrafçılık Tarihini Değiştiren Adam” başlıklı yazıları,
Hüsnü Levent‘in Karşıyaka Karşıyaka Dergisi’nin Eylül/2008 sayısında yayınlanan “Banyolar, Mendirek ve Yelken Tesisleri” başlıklı yazısı,
Necdet Türetken‘in Karşıyaka Karşıyaka Dergisi’nin Temmuz/2006 sayısında yayınlanan “Karşıyaka ve Yamanlar Suyu” başlıklı yazısı,
Tufan Atakişi‘nin 20 yıldır çıkardığı İzmir İzmir Kent Kültürü ve Sanat Dergisi‘nin yanında 10 yıldır çıkardığı Karşıyaka Karşıyaka Kent, Kültür ve Sanat Dergisi ve 10 ayrı kitabın getirdiği engin bir bilgi ve birikim çerçevesinde yazılmış olan bu 11. kitaba, devamının gelmesi dileğiyle “Hoşgeldin!” diyor ve Karşıyakalı olan ya da kendini Karşıyakalı hisseden herkesin bu kitabı okumasını diliyoruz.