Yol Aşkı, Yürümenin Tarihi

Yol Aşkı, Yürümenin Tarihi (Wanderlust: History of Walking)

Yazar: Rebecca Solnit

Çeviren: Elvan Kıvılcım

Encore Yayıncılık, Mayıs 2016, 448 sayfa.

page

“Solnit yürüyor, ama metni uçuyor!”
Mike Davis
, Observer

Bir kıyıdan diğerine yürüyorum, o yüzden Rebecca Solnit’in düşüncelerle dolu ve büyüleyici Yol Aşkı’nı bana esin vermesi için yanımda taşıyorum.

Yol Aşkı’nı “yazın okunacak kitap” olarak seçen Stephanie Merritt, Observer

Filozoflar, edebiyatçılar, müzisyenler, sosyologlar ve evrim kuramcılarıyla kırlarda, bozkırlarda, ormanlarda geziniyor Rebecca Solnit. Koltuğunun altında Rousseau’dan Wordsworth’e, Benjamin ve Patti Smith’e uzanan devasa bir kütüphaneyle yürümeyi felsefeden, eğlenceye, politikadan, cinselliğe kadar hiç bir boşluk bırakmadan arşınlıyor. Yürümenin şehirleri ve şehirlerin yürümeyi nasıl değiştirdiğini, gitgide büyüyen araba sevdasıyla birlikte yürümeyi nasıl bir geleceğin beklediğini düşünüyor. 

Bir kişinin yaşamaya başladığını anlatmanın bir yolu da ‘hayata adım attı’ demektir; kişi hayatıyla ilgili önemli bir karar verdiyse ‘kendisine yol seçmiş’tir, uzman olduysa, ‘ayaklı ansiklopedi’dir. Eski Ahit, kendini Tanrı’ya emanet etme halini ‘Tanrı’yla yürüdü’ şeklinde tasvir eder. Yürüyenin tek başına, aktif olması ve bir yere kök salmaktan daha ziyade dünyadan gelip geçmesi insan olmanın anlamına dair güçlü bir imgedir. Yürüme metaforu, biz gerçekten yürüdüğümüzde tekrar hayat kazanır.

Yol Aşkı – Yürümenin Tarihi Üzerine

Anıtsal bir yürüme tarihi
Will Self, Guardian

Bir ayağı diğerinin önüne koymakla ilgili olduğu kadar, zaman-uzam ve dünyanın bilincini de konu alan bir yürüme tarihi
The Times

Solnit yürüyor, ama metni yükselip süzülüyor. Bizi insan tutan basit, yıkıcı etkinliğe dair şaşırtıcı derecede özgün bir betimleme bu. Dünyanın yayaları, birleşin!
Mike Davis, Gecekondu Gezegeni’nin yazarı

Bizi insan yapan etkinliklerden birine dair nefis ve kafa açıcı bir bakış
Andrew O’Hehir, Salon

Kimse yürümeye, yürümenin kültürel tarihine ve manevi müfakatlarına dair Rebecca Solnit’ten daha güzel ve daha kapsamlı bir şekilde yazmamıştı.
Maria Popova, Brainpickings.org

Rebecca-Solnit-cropped-1200x675

BAZEN YALNIZ YÜRÜMELİSİN*

Ali Bulunmaz

Rebecca Solnit, Elvan Kıvılcım’ın Türkçeye çevirdiği “Yol Aşkı – Yürümenin Tarihi”nde başlangıç, ilerleme ve varış omurgasına oturttuğu yürüme eylemini hayatla eşleştiriyor. İnsanın en önemli edimlerinden yürümenin, aynı zamanda bir kültür olduğunu söyleyen Solnit, yaşamın tarihiyle yürümenin tarihi arasındaki paralelliğe dikkat çekiyor.

Rebecca Solnit’in yakın zaman önce arka arkaya dilimize çevrilen üç kitabından Kaybolma Kılavuzu (diğer ikisi Yakındaki Uzak ve Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar‘dı), yola ve yalnızlığın değerine vurgu yapıyordu. Solnit, orada yola çıkmak için herhangi bir amaca ihtiyaç duyulmaması gerektiğini, hem dünyada kalıp hem de ondan ayrı düşmeyi sağlayan yalnızlığın, kendisine ve insanlara neler katabileceğini anlatmıştı. Yolunu kaybetmenin, kendisi için acıklı bir havadan değerli bir deneyime nasıl dönüştüğünü okura aktarmıştı yazar. Amaçsızca gezinmenin ve bilinmeyene ulaşmanın, aylaklığı ve zamanı boşlukla doldurmayı çekici hale getirdiğini söylüyordu.

Solnit, Yol Aşkı – Yürümenin Tarihi‘nde ise bu kez yolla beraber yürüme eylemine odaklanıyor. Yürümenin bazen kişinin içini boşaltma ve düşünme, bazen de tepki koyma anlamına gelebileceğini düşünen yazar, kendisini sadece bunlarla sınırlamıyor. 

SOKAKLAR VE KIRLAR BEKLİYOR”

Solnit, yürümenin içinin doldurulduğu ve anlamsızlaştırıldığı iki kategorileştirme yapıyor hemen lafa girerken: Bunlardan ilki, tüm dünyaya sesini duyurup bir şeyleri değiştirme uğruna harekete geçmek. İkincisi ise yazarın “ara zaman” dediği, kulaklığı takıp ya da cep telefonuyla ilgilenip iş bitirme amacıyla bir yerden diğerine gitmek. Bu, Solnit’e göre “yalnızlığa, sessizliğe ve bilinmeyenle karşılaşmaya karşı tampon görevi görüyor.” Biz bu duruma, hareketsiz hareketlilik veya Solnit gibi “insanın atıllaşması” da diyebiliriz. Edilgen bedenle hareket halinde ve görüp hisseden, daha doğrusu yaşayan beden arasındaki makas günden güne açılıyor. Mobilize olmaktan kendisini araçlara kıstırmayı, hatta onlara bağımlı hale gelmeyi anlayan insanları gördükçe Solnit endişeleniyor. Çünkü duran birey, beden ve zihninin birlikte çalışabileceğini, düşünmenin fiziksel ve ritmik olabileceğini unutuyor. Bu nedenle yazar, “sokaklar ve kırlar bekliyor” deyip adım atmaya başlarken yanına filozofları, şairleri, müzisyenleri, yazarları ve yürümeyi tutkuyla sevenleri alıyor.

Solnit’te göre yürümeyi anlatmak küresel, eylemin kendisi ise evrensel: “İdeal olarak yürüme zihnin, bedenin ve dünyanın, sanki nihayet birbiriyle konuşmaya başlamış üç kişi ya da aniden bir melodi oluşturan üç nota benzeri bir uyum içinde bulunduğu bir durumdur. Yürüme sayesinde bedenimizde ve dünyada var oluruz ancak onlar tarafından meşgul edilmeyiz. Bütünüyle düşüncelerimiz içinde kaybolmadan düşünmemiz mümkün olur.” Bir tür özgürlük, sürprizlerle karşılaşma ve zihin açma durumu… Bir araç veya amaç, yolculuk ve varış noktası… 

YÜRÜYÜNCE HAREKETE GEÇEN METAFOR

Solnit, tarihte önemli yeri olan bir edimden bahsediyor kitap boyunca. Tarihte gezinmenin doğasında ise “yoldan sapma ve saptırma” da mevcut: Niyetle sonun farklı olabilme ihtimali, yürümenin kimlik kartı gibi. Ama yürümeyi de yolundan alıkoyan, anlamını ve değerini bulanıklaştıran gelişmeler söz konusu; Solnit buna, boş zamanı yok etmek diyor: Olabildiğince planlanmış, belirsizlik ve sürprizlerden arındırılmış, verimli ve üretken yürüme! Bugün yürüdüğünü sanan fakat yanılan büyük bir kitlenin düştüğü bir tuzak o. Kentleri ve kent dışını adımlarken bakılan ama görülüp anlamlandırılmayan bir yürüyüş biçimi. Bunun ayırdına varıp hayret eden yazar, mağarasından çıkan filozoflardan, müzisyenlerden ve başka yazarlardan yardım alarak ilerliyor: Bir yandan yürüyor bir yandan da kendisinden seneler evvel yürüyen ve yürürken düşünenlerle bağ kuruyor. Böylece kendi gezintisi ve metni, çağları birbirine ekleyen ve düşünmenin sınırlarını sürekli genişleten bir kimliğe bürünüyor. Solnit, sayfa sayfa özgürlük açılımı yaptığı anlarda yürümenin baştan beri “gelişme yüzü görmemiş bir faaliyet” olduğunu da eklemeyi unutmuyor; bedenin, onunla kendisini yeryüzüne göre ölçüp biçtiğini not ediyor. Bu ölçüp biçme, kimi zaman bir keşif seyahatiyle kimi zaman bir hac yolculuğuyla ortaya çıkabilir. Bazen yazılan ve okunan bir hikâye, yazar gibi bizi de uzun ve simgesel bir yürüyüşe çıkarır. Solnit, bütün bunların kendi içinde farklı anlamlara ve değere sahip olduğunu anlatıyor.

Yürümek, düz anlamıyla da metafor olarak da yaşamımızda hatırı sayılır bir yere sahip; Solnit bunu da anımsatıyor bize: “Yürüme metaforu, biz gerçekten yürüdüğümüzde tekrar hayat kazanır. Yaşam bir yolculuksa o zaman gerçekten yolculuk yaptığımızda ulaşmaya çabaladığımız hedefler, kaydettiğimiz ilerlemeler, gözle görülür başarılar sayesinde metaforlar eylemlerle birleşir ve yaşamlarımız elle tutulur hale gelir. Labirentler, hac yolculukları, dağ tırmanışları, açık seçik ve arzu edilen bir varış noktası olan doğa yürüyüşleri; bunların hepsi, bize bahşedilen zamanı, duygularımızla kavrayabileceğimiz manevi boyutlara sahip -kelimenin gerçek anlamıyla- bir yolculuk şeklinde algılamamızı sağlar.” 

DÜNYAYI BAHÇEYE ÇEVİRMEK

Yürümenin romantik, simgesel ve sadece gitmek gibi anlamları bulunsa da onu, turizme dönüştürmenin geçmişi çok uzak bir tarihe dayanmıyor. Patikalarda hafif adımlar atmak veya dağlara tırmanmak, hobi haline getirilerek “temiz” yaşamımıza biraz “kirlenerek” dönmenin popüler bir aracı olarak algılanmaya başladı. Belki de tam tersi! Bu durum, Solnit tarafından tesadüflerin rafa kakması, yürümenin otomatikleştirilmesi biçiminde yorumlanıyor. Elbette hayli ince cümlelerle ve karşılaştırmalarla… Üstelik yürüyüş edebiyatından ve şiirinden uzun uzun örnekler vermesi, Solnit’in konuyu hem düşündüğünü ve bu babta kalem oynattığını hem de okura ana yola ulaşması için kimi çıkışlar yarattığını gösteriyor.

1892’de kurulan Sierra Kulübü’nden bahseden yazar, pek çok oluşum gibi bunun da dünyayı bahçeye çevirme türünden politik bir girişimde bulunduğunu belirtir. Asıl amaçları toprağı savunmak olan Sierra Kulübü, yürüyüşü sürekli kendini yenileyen bir erdem olarak görür ve açık havada bir şeyi yok etmeden, insanın kendisini sadece ayaklarından medet umarak var olması şeklinde tanımlar. Solnit, sonradan bazı bozulmalar yaşasa da bu kulübün, yürüyüşün evrensel kodlarının günümüze ulaşmasında önemli bir eşik olduğunu ve mirasından faydalananların bulunduğunu söylemeden edemiyor.

Bu geleneği izleyenlerin, keyif yürüyüşlerinin yapıldığı alanların sınırlarını kaldırarak dünyayı kamuya ait bir bahçe şeklinde görmeye başladığını da ekliyor Solnit. Ancak söz konusu sınırsızlığın epey bir mücadeleyle gerçekleştirildiğini vurgulayan yazar, keyif yürüyüşü için bazı şartların varlığını gündeme getiriyor: Boş zaman, gidecek bir yer ve sosyal kısıtlamalara maruz kalmayan sağlıklı bir bünye. Çalışma saatlerinin düzenlenmesinden halka açılacak alanlara ve kadınların tek başına sokağa çıkmasına yönelik çabalar, bu yürüyüş için girişilen mücadelelerden bazıları. Çünkü hayatın bir şekilde aktığı sokak ve doğa, çeşitliliğin ve özgürlüğün en bilindik simgesi olduğundan ona erişimde herhangi bir kısıtlama bulunmamalı. Buradan baktığımızda Solnit, yürümenin ve dışarıda olmanın, özgürlük ve keyifle bir araya gelebileceğinin altını çiziyor. Üstelik bu özgürlük ve keyif, faydacılığa hizmet etmek zorunda da değil.

 BEDENDEN KOPAN GÜNLÜK YAŞAM

Yazar bize kendi deneyimlerinden parçalar aktarırken yürüyüşlerinde, zamanın değişen ve değiştiren gücünü nasıl öğrendiğini de aktarıyor. Sokağın ve doğanın müziğini işiten Solnit, hem yürüyüşüyle hem de kitapta anlattıklarıyla müşterek yalnızlığa dâhil olup yaşamların arasından hayalet gibi süzülürken protestolara, devrim ve direnişlere rastlıyor. Aynı zamanda insanı yürüyüşten soğutmak için tasarlanan günümüzün kimi kentleri ve onların banliyölerine de…

Solnit, yürüyecek mekânların azlığından yakınırken zaman yoksunluğunu da göz ardı etmiyor. İlham veren alanların talan edilmesine “makinelerin hızlanışını ve yaşamın da onlara ayak uyduruşunu” eklediğimizde, yazarın endişesi daha da belirgin biçimde ortaya çıkıyor. Dış mekânlar yok edildikçe ya da gidecek fazla yeri kalmayınca kendisini yürüyüş bandı ve spor salonlarında bulan insanoğlu, Solnit’in deyişiyle “bedenin erozyonuna karşı geçici bir önleme başvurur.” Bunun anlamı, günlük yaşamın bedenden kopuşundan başka bir şey değil; yazar, karşılaştığımız o durumu, yürüme kültüründen ve sanatından uzaklaşma olarak niteliyor.

Solnit, yürümeyi ve yürüyüş deneyimlerini anlatırken bu eylemin tarihine filozoflar, şairler, yazarlar, müzisyenler, bilim insanları ve aktivistlerin el verişine değiniyor. Dolayısıyla bu kültürü bütün boyutlarıyla masaya yatırıyor. Sonunda “Yürümenin geleceği var mı?” diye sorunca ileriye yönelik bir kaygıyı, fazla karamsarlığa kapılmadan bizimle paylaşıyor. 

SOLNIT_KAPAK

 ‘Gezinmek kumar oynamaya benziyor’ 

Kierkegaard, evinde hemen hiç misafir kabul etmemiş ve aslında çok sayıda tanıdığı olmasına rağmen tüm hayatı boyunca arkadaşım diyebileceği biri hiç bulunmamıştır. Yeğenlerinden biri, Kopenhag sokaklarının Kierkegaard’un ‘kabul salonu’ olduğunu söyler ve sanki yazarın en büyük gündelik zevklerinden biri şehrin sokaklarını arşınlamaktır. İnsanlarla birlikte olmayan biri için insanların arasında olmanın; anlık karşılaşmalar, tanıdıkların selamları ve kulak misafiri olduğu sohbetler sayesinde belli belirsiz bir insan sıcaklığını iliklerinde hissetmenin yoluydu bu. Tek başına yürüyen biri, etrafındaki dünyanın hem içinde hem de dışındadır; yaşama bütünüyle katılmaz ama sadece bir seyirci de değildir.” 

Hac yolculuğu, kutsal olanın bütünüyle tinsel olmadığı ve manevi güce ait bir coğrafya bulunduğu fikrine dayanır. Hac yolculuğu, hikâye ve onun mekânına yaptığı vurguyla manevi ve maddi olan arasındaki çizgide yürür: Arayış, her ne kadar maneviyat için olsa da en maddi ayrıntılarda -Buda’nın doğduğu veya İsa’nın öldüğü, kutsal emanetlerin bulunduğu veya kutsal suyun aktığı yerde- gerçekleşir. Manevi ve maddi olanı uzlaştırıyor da olabilir çünkü hac yolculuğuna çıkmak, ruhun arzu ve inançlarının beden ve onun edimleri aracılığıyla ifade edilmesidir. Hac yolculuğu, inancı edimle, düşünmeyi gerçekleştirmeyle bir araya getirir ve kutsal olanın bir maddi varlığı ve mekânı olduğunda bu uyuma ulaşılması da çok makuldür…” 

Gezinmek ve kumar oynamak, bazı yönlerden birbirine benzer; her ikisi de sonuca ulaşmaktan ziyade olabileceklerle ilgili beklentinin daha çok haz verdiği, arzunun tatminden daha ön planda olduğu faaliyetlerdir.”     

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kitap/558834/Bazen_yalniz_yurumelisin.html

 

Kentin proleterleri…

Ali Rıza Avcan

Latince proles kökünden gelen Proleterya sözcüğü, alt sosyal sınıfları; başka bir deyimle kapitalist toplum düzeni içindeki işçi ve emekçileri tanımlamak için kullanılan bir terim. Proleter sözcüğü de bu sınıflara dahil olanları ifade ediyor.

19. yüzyıla kadar soyluların ve burjuva sınıfının sadece emeğini satan yoksul insanları aşağılamak için kullandığı proletarya sözcüğü, Karl Marx ve Friedrich Engels‘in geliştirdiği Marksist düşünce sistemiyle birlikte, üreten emekçi sınıfın ismi haline gelmiş ve günümüze dek bu şekilde kullanılmaya devam edilmiş.

Konu, kapitalist toplum düzeni ve bu toplum düzeni içinde sermaye sahibi kapitalistlerle emeklerini sermaye sahibi kapitalistlere satabilen proletarya ve proleterler olduğunda ortaya ister istemez bir ezen-ezilen ilişkisi çıkmakta ve proletarya ya da proleterler, hayatta kalabilmek adına sermaye sahibi kapitalistlerin kendi emekleri üzerindeki egemenliği ile karşı karşıya kalmaktadırlar.

walking

Bu durumu, sahip olduğumuz teknolojik araçlara bakarak kent içinde bir noktadan başka bir noktaya varmayı hedefleyen ulaşım eylemlerine benzetmeye kalktığımızda; araba sahibi olanları bir anlamda büyük sermaye sahibi kapitalistlere, bisiklet sahibi olanları küçük burjuvaziye, sadece ve sadece yürüyecek bir çift bacağa sahip olanları da “kaybedecek bacaklarından başka bir şeyi olmayan” işçilere, emekçilere; başka bir deyişle proleterlere benzetebiliriz.

Evet, bugünün kentlerinde değeri milyarlarca liraya ulaşan son model arabalara sahip olmak, o arabalar için park yerleri talep etmek ve kentteki her yere arabayla ulaşmayı hedeflemek tam anlamıyla büyük sermaye sahibi kapitalistlerin tutum ve davranışlarına benzetilebilir.

Araba kadar olmasa da bisiklet, giysi ve teknik teçhizat açısından belirli bir boyutta yatırım yapmayı gerektiren bisiklet kullanımı ise tam orta sınıflara uygun bir tutum ya da davranışa benzetilebilir.

Ama sadece ve sadece yürüyebilen, bir yerden başka bir yere gitmek için araba ya da bisiklet yerine toplu ulaşım araçlarıyla taksi ve dolmuşlara ücret ödemek zorunda kalan yayalar ise kentlerin bu anlamdaki gerçek proleterleridir.

Onların yürümek için sadece basit bir yürüyüş ayakkabısına, hatta ucuz bir sandalete ihtiyacı olabilir.  Tabii ki bu konuda ipin ucunu kaçırıp markalı yürüyüş ayakkabısı alanlar da olabilir ama eğer isterseniz yürüyüşünüzü çıplak ayakla bile yapmanız mümkündür.

O anlamda, yürüdüğü mekanı en iyi görenin, onu en iyi şekilde fark edip anlayanın yayalar olduğuna inanırım. Hele ki bu yürüyüşler aylak aylak gezmek anlamına gelen flânörlük, sahil boyunda yapılan promenadlar, kent içi ya da dışında yapılan gezintiler, park ve bahçelerdeki yürüyüşler şeklinde olursa o zaman hemen herşeyi görme, hissetme; hatta dokunabilme imkanına sahip olabilirsiniz. 

Şu ana kadar bu şekilde kent içinde yürüyenlere, yayalara yaptığım bunca iltifat boşuna değil. Çünkü İzmir’de araç sahiplerinin ya da bisikletlilerin kurduğu birçok grup, dernek ya da platform bulunduğu ve bunlar kendi hakları konusunda her geçen gün daha etkin olduğu halde; -benim bildiğim kadarıyla- yayalara ait bir grup -Facebook’takiler hariç tabii ki- ya da dernek yok. Şimdiye kadar hiçbir yaya da çıkıp kendi hakları için, kaldırımlardaki işgallerin kaldırılması için bir grup ya da dernek kurma yoluna gitmemiş.

walking-454543_960_720

Hele ki, çalışmaları henüz bitmemiş olsa da İzmir Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Dairesi Başkanlığı’nın bir yaya ve bisikletli ulaşım master planını hazırlamakta olduğu haberlerinin yaygınlaştığı bu günlerde…

O nedenle Karl Marx ve Friedrich Engels‘in bundan tam 169 yıl önce yazdıkları Komünist Manifesto’yla duyurdukları “dünyanın bütün proleterleri birleşin!” çağrısına benzer bir çağrıyı yaparak, kentteki tüm yayaların, özellikle de araç, bisiklet ve ehliyet sahip olmayan yayalara, haklarına sahip çıkmaları için Kentin bütün yayaları birleşin!” diyor ve tüm yayaları örgütlenmeye davet ediyorum.

 

Yürümenin Felsefesi…

Bugünkü kitap tanıtımımızın yazarı, yürümenin felsefesi üzerine yazdığı 25 ayrı makaleyi “Yürümenin Felsefesi” adını taşıyan kitapta bir araya getiren Frédéric Gros.

30 Kasım 1965 doğumlu Frédéric Gros, Paris-Est Créteil Üniversitesi ve Siyaset Çalışmaları Enstitüsü’nde felsefe konusunda çalışan, profesör unvanına sahip bir akademisyen. Bir Michel Foucault uzmanı olarak tanınıyor. Paris’te yaşayan Gros psikiyatri, hukuk ve savaş üzerine eserlerin sahibi. Başlıca kitapları Michel Foucaut (1996), Foucault et la folie (1997), Antoine Garapon ve Thierry Pech’le birlikte Et ce sera justice. Punir en démocratie (2001),  Foucault. Le courage de la vérité, Presses universitaires de France, coll. “Débats philosophiques” (2002), États de violence : essai sur la fin de la guerre (2006), Marcher, une philosophie (2008) (Yürümenin Felsefesi, Kolektif Kitap, 2017), Le Principe sécurité (2012), Possédées (Roman) 2016.

author_frederic_grosKolektif Kitap tarafından Ocak, 2017 tarihinde İstanbul’da yayınlanan kitapta Gros’un yürümek ile ilgili 25 makalesi bulunuyor. Bunlar sırasıyla; “Yürümek Spor Değildir“, “Özgürlükler“, “Niçin Bu Kadar İyi Bir Yürüyüşçüyüm – Nietzsche“, “Dışarısı“, “Yavaşlık“, “Kaçma Arzusu – Rimbaud“, “Yalnızlıklar“, “Sessizlikler“, “Yürüyenin Gündüz Düşleri – Rousseau“, “Sonsuzluklar“, “Yabanın Fethi – Thoreau“, “Enerji“, “Hac Yolculuğu“, “Yenilenme ve Mevcudiyet“, “Kinik Yaklaşım“, “İyi Olma Halleri“, “Melankolik Aylaklık – Nerval“, “Gündelik Gezinti – Kant“, “Gezintiler“, “Parklar ve Bahçeler“, “Kentli Düşgezgini“, “Yerçekimi“, “Özdekiler“, “Mistik ve Siyasetçi – Gandi” ve “Yineleme

Albina Ulutaşlı tarafından çevrilen ve fiyatı şimdilik 20 lira olan kitap toplam 192 sayfadan oluşuyor.

Kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısında ise şunlar yazılı:

Yaşamak için ayağa kalkmamışken, yazmak için oturmak nasıl da beyhudedir.

Henry David Thoreau

Nietzsche’nin Kara Orman’da yürürken göz çukurlarına dolan mutluluk gözyaşları, Rimbaud’nun tahta ayağıyla açılacağı çöllere dair kurduğu düş, yasaklı Rousseau’nun Alpler’deki adımları, Thoreau’nun Walden’daki gezintisi, Nerval’in dar sokaklardaki aylaklığı ve daha niceleri… Aylaklar, göçebeler, sürgünler, hacılar, kaçaklar, seyyahlar, münzeviler ve mülteciler yürüyorlar. Peki yürümek sadece evle iş arasında gidip gelmek, bir yerlere yetişmek ve koşuşturmak değil de evrenle özel bir ritim, akort ya da hafifleme içinde buluşmak olabilir mi? Yeryüzüyle hemhal olup kendimizi başkalaşmaya açarak yürüyebilir miyiz?

Yürümek iki mesafe arasında gidip gelmek değil yaratıcı bir eylemdir. Hem kendi yalnızlığımıza çekildiğimiz hem de toplum olarak bizi dönüştürecek bir ayağa kalkıştır. İki büklüm vücudun karşısında dikilmeye çalışan, attığı her adımda yeryüzünün gerçek bir parçası olduğunu fark eden Homo Viator’un eylemidir. Çünkü Yürüyen İnsan kendi üzerine çöken kaygı, haset ve korku yumaklarını çözer, varlığını yeryüzünün ebediyen yeni olan kalbine düğümler. Yürüyoruz, işte bu düğümü atmak için.

23 Şubat 2017 tarihinde Hürriyet Gazetesi’nde kitap üzerine bir değerlendirme yazısı yazmış olan Semih Gümüş’ün yazısı ise şöyle:

yurumenin-felsefesi-ust1-800x450

Yaratıcı yürümenin felsefesi

Frédérick Gros ‘Yürümenin Felsefesi’ ile düşünüp de dile getirmediklerimize kafa yormak için yan yollara çıkarıyor. Oralarda sık sık yazarlar, felsefeciler, yaratıcı düşünce içinde yaşayanlarla karşılaştırıyor bizi.

Yürümeyi sporun ötesine geçen bir kavram olarak alabilenlerin aynı zamanda yaratıcılıkla iç içe oluşu rastlantı değil. Yaratıcılığın içinden geçenlerin yalnızlıklarını yaşama fırsatları da bu döngüye bağlı.

Frédérick Gros ‘Yürümenin Felsefesi’ ile önümüze geniş bir alan açarken düşünüp de dile getirmediklerimize kafa yormak için yan yollara çıkarıyor. Oralarda sık sık yazarlar, felsefeciler, yaratıcı düşünce içinde yaşayanlarla karşılaştırıyor bizi. Nietzsche’nin yorulmak bilmeyen bir yürüyüşçü oluşunun, onun sıradışı düşüncelerinin oluşmasında nasıl bir yeri olduğunu anlatıyor. Tükenmemek için yapacağınız en iyi işlerden biri yürümektir, kafanızı çalıştırmak, düşüncelerinizi yoğunlaştırmak, düzenlemek için yürümek. “Ormanlarda bolca yürüyorum ve muazzam sohbetler yapıyorum” diyor Nietzsche. Üstelik asıl aradığını dağlara çıkmaya başlayınca bulacaktır. Ona güç veren yollar buldukça yürür, günde sekiz saat yürüyerek yazmaya başlar.

Yürürken düşünerek yazmanın hayal gücümüzü özgürleştirdiği kuşkusuz ama bu da sonunda alışkanlıklarla sınırlanıyor. Yaşar Kemal’in romanlarını aynı zamanda yürürken yazdığını nasıl anlattığını unutmuyorum. Öyle bir yazardı o, kendi düş gücü ve birikimiyle kitaplara başvurmadan bile dünyalar yaratabilecek bir belleği ve yaratma gücü vardı.

Gérard de Nerval’in, ormandaki patikaların ve düzlüklerin yürüyen bedeni uysallaştırdığı, rehavete davet ettiği ve anıları canlandırdığına ilişkin sözlerini aktarıyor Gros. Dağlarda ve kırlarda yürümekle şehir içinde yürümek arasında farklar olduğu kuşkusuz. Rousseau, “Yürümeden hiçbir şey yapmam, benim çalışma odam kırlardır” diyor. Şehir içinde sokaklar benzer sokaklara, alanlar benzer alanlara açılırken kırlarda bir yamacın arkasından büyüleyici bir manzara çıkabilir. Birinde görülmeyen ufuk çizgisi öbüründe uçsuz bucaksız bir derinliğe açılırken düş gücünü zenginleştirmeye başlar.

Rimbaud’nun benzersiz bir şiir yaratma serüveninde de yaptığı çok uzun yürüyüşlerin payı olmalı. Önce Fransa içinde yaşadığı yerlerden Paris’e, çalışmak için oradan oraya bazen trenle bazen yürüyerek yolları ve botlarını aşındırır, Brüksel’e gider, hayatının son yıllarını bu kez kendini vurduğu çöl yollarında geçirir. O yıllarda nasıl mı yürüyordu: Bacağındaki ağrılara aldırmadan, bir seferinde üç yüz kilometre yürümüş. Çünkü yürümemek onu kudurtuyordur… Yürümek onun için nedir, şöyle anlatıyor: “Göğün altında yürüyordum, İlham Perileri! Ve kul köleydim size; / Ah tanrım, ne muhteşem aşklar düşledim size!”

Gros daha sonra güzel bir soru soruyor: “İnsan gerçekten yalnız mı yürümelidir?” Yaratıcılar hemen hep yalnız yürümeyi savunur. Nietzsche, Thoreau ya da Rousseau gibi ama onlardan sonra daha pek çokları. Yürürken size eşlik edenler arasında gene düşüncelerinizle baş başa kalabiliyorsanız, sorun yok. Değilse yalnız yürünmeli. Çünkü ‘insan sessizlikte yürür hep’. Kalabalıkların gürültüsü terk edildiği anda sessizliğin her şeyi saydamlaştırdığını söylüyor Gros. Kalabalıkta yazılabilir ama ancak sessizlikte düşünülebilir.

İnsanlara sivil itaatsizliğin bambaşka boyutlarını gösteren David Henry Thoreau, yürümenin sonunda maddi bir kazanç getirmese de, dünyevi dertleri dışarıda bırakıp kendine dönmeyi sağladığını söylüyor. Throeau’nun ‘muazzam bir yürüyüşçü’ olduğunu hatırlatıyor Gros. Maine ormanlarına, Quebec’e yaptıkları onun için kısa yürüyüşlerdir. Walden bilinen gerçeği derinliğine yaşama deneyimini, toprağa basıp yerçekimini hissetmenin değerini anlatır ama aslında daha çoğunu, insanın insan olduğunu hatırlatır.

bigstock-Young-man-walking-on-a-country-13798088

Nerval’in şiirlerindeki yürüyüşlerin melankolisi olduğunu belirtiyor Gros. Gündüzle geceyi birleştiren, insanı hafifleten melankoli, uzaklara gitme isteğini yürüyüşle canlandırır. Melankoliyi hastalık sayanlar onun bir imge olarak nasıl canlandırılıp sonra da o imgenin nasıl yaşanacağını bilmez. İnsanın kendini yürüyüşün kollarına bırakması, rüzgârla kanatlandıran, her şeyi daha derin biçimde anlamasını sağlayan şansıdır, iyi değerlendirmeli onu.