İzmir’in içme suyu nereye gidiyor?

Ali Rıza Avcan

Üç ayrı bölümden oluşan yazı dizisinin ilk iki bölümünde “İzmir’in içme suyu nereden geliyor?” sorusunun cevabını bulup bu cevabın içindeki sorunları ele alarak değerlendirmeye ve çözüm önerileri geliştirmeye çalıştım.

Bu çerçevede uzunca bir süredir İZSU tarafından yerüstü (barajlar, göletler vb.) ve yeraltı su kaynakları (derin su kuyuları) arasında iyi bir kullanım dengesi kurulamadığı için; ayrıca, İzmir‘in en büyük su kaynağı olacağı iddiasıyla yapılan Gördes Barajı‘nın yapım ve işletmesinde DSİ ile İZSU yöneticilerinin teknik, hukuki ve mali yanlışları nedeniyle ortaya çıkan kamu zararı sonucunda bugün oldukça pahalıya mal olan bir içme suyunun darlığını çektiğimizi, yöneticilerin nerede, ne zaman ve hangi koşullarda hangi su kaynağının kullanılacağını belirleyen “iyi yönetim” anlayışına aykırı davranması nedeniyle yeraltındaki su kaynaklarının ruhsatsız ve denetimsiz binlerce su kuyusu ile çevre felaketlerine neden olacak şekilde yağmalandığını ortaya koymaya çalıştım.

Bugünkü son yazımda ise baraj, gölet ve su kuyularından şebekeye verilen “milli servet” niteliğindeki suyun şebeke içindeki olağanüstü boyutlara varan kayıp ve kaçak nedeniyle maliyeti abonelere yüklenen içme suyu ücretinin nasıl yükseldiğini ve İzmir genelinde 30 ilçenin içme suyunu temin etmekle görevli, yetkili ve sorumlu olan İZSU‘nun “suyun adil kullanımı” ilkesine aykırı olarak ilçeler arasında nasıl adaletsiz bir düzen yarattığını ortaya koyup değerlendirmeye çalışacağım.

Konuya girmeden önce İzmir içme suyu şebekesindeki büyük boyutlara ulaşan kayıp-kaçak oranı ile ilgili olarak kaleme aldığım 5 Temmuz 2017 tarihli ilk yazımın “Kullanmadan kaybettiğimiz sular… (1)“, diğerlerinin de 12 Temmuz 2017 tarihli “Kullanmadan kaybettiğimiz sular… (2)“, 26 Kasım 2020 tarihli “Her yıl 500-600 milyon lira değerindeki suyu israf etmenin faturası, halka çıkarılmamalıdır…” ve 28 Temmuz 2025 tarihli “İzmir’de içme suyu dağıtımında adalet arayışı” başlıklı yazılar olduğunu, bu konu ile ilgili yazı sayısının bu üç bölümden oluşan son yazıları da dahil ettiğimde 7’ye ulaştığını söyleyebilirim.

Bu yazılardan ilk dördünü 2021 yılı öncesinde yazdığım için 2019 yılına kadarki kayıp-kaçak oranlarını İZSU‘nun web sayfasındaki “2019 Yılı Kayıp Raporu“ndan öğreniyordum. Nitekim ilk dört yazımdaki kayıp-kaçak oranlarıyla ilgili tabloları hem o bölündeki dosyaya hem de İZSU‘nun faaliyet raporlarını inceleyerek hazırlamıştım. Ama son üç yazıyı yazmaya karar verdiğimde hala 2019 yılı raporunun orada olduğunu, 2020 ve izleyen yıllara ait raporların yayınlanmadığını görmüştüm.

Nerede, ne zaman, ne şekilde ortaya çıkacağı bilinmeyen su kaçakları….

Bunun üzerine Tarım ve Orman Bakanlığı‘nın elindeki 2020, 2021, 2022, 2023 ve 2024 yıllarına ait raporları CİMER kanalıyla söz konusu bakanlıktan istedim. 19 Kasım 2025 tarihli talebim 3 Aralık 2025 tarihinde İZSU tarafından cevaplanarak 2020 yılı hariç olmak üzere 2021, 2022, 2023 ve 2024 yıllarına ait raporlar İZSU‘nun web sayfasına konuldu (1) Böylelikle 2019 yılından bu yana kamuoyuna açıklanmayan raporların bir kısmı -bir nebze de olsa- benim bilgi talebim sayesinde 2025 yılında yayınlanmış oldu; ama, yine de İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait İzmir Açık Veri Portalı‘ndaki “Su Kayıpları Yıllık Raporları” bölümünde sadece 2019 yılına ait raporun yer aldığını söyleyebilirim. (2)

Bunun üzerine 1998-2019 dönemindeki kayıp-kaçak oranları ile ilgili yazılarıma ek olarak işin içine 2020-2024 dönemi raporlarını da dahil ederek İzmir‘deki içme suyunun şebeke içindeki 27 yıllık kayıp-kaçak hikayesini kaleme almaya başladım.

Aşağıdaki tablodan da görüleceği üzere İZSU, 6360 sayılı yasa uyarınca İzmir‘in tüm ilçelerinin İzmir Büyükşehir Belediyesi sınırlarına dahil edilmesi öncesinde kent merkezinde “metropol” olarak tanımlanan 11 ilçeye içme suyu hizmeti verdiği 1998 yılı itibariyle %61,58 gibi oldukça yüksek bir kayıp-kaçak oranını, 2012 yılı itibariyle %34,51 oranına indirmekle birlikte o yıldan sonra kayıp-kaçak ortalaması diğer 19 ilçeye göre daha düşük olan metropol verilerini kamuoyunu yanıltmak amacıyla kullanmış; ancak, 2017 yılından sonra İzmir‘e bağlı 30 ilçenin kayıp-kaçak oranlarını hem her bir ilçe ölçeğinde tek tek, hem de tüm ilin ortalaması olarak dile getirmeye başlamıştır. Bu çerçevede ilk kez 2017’de 30 ilçe ortalaması olarak ortaya çıkan %30,48 oranı her yıl bir-iki puan düşüşle birlikte 2024 yılı itibariyle %26,78’e kadar indirilmiştir.

2017-2024 döneminde kayıp-kaçak oranı %3,70 oranındaki bir azalışla (yıl başına %0,47) oranında bir azalma) %30,48’den %26,78’e indirilmekle birlikte; bu iyileşmenin İZSU tarafından bu sorunun çözümü için geliştirilmiş bir master plan, acil eylem planı, yatırım programı, politika ve özel bir stratejinin sonucu olup olmadığı, böylesi bir gelişmeyi sağlamak için özel bir araştırma, analiz ya da çalışma yapılıp yapılmadığı bilinmemektedir.

Ayrıca İZSU‘nun 2010-2029 dönemine ait son 4 stratejik planı ile 2009-2026 dönemine ait 18 ayrı performans programı incelendiğinde, kayıp-kaçak oranının azaltılması ile ilgili faaliyetlerin genellikle yeni şebeke hattı döşemesi ya da arıza yapan hatların bakım onarımlarının yapılması kapsamında ele alındığı, bu sorunun çözümü için buna özel bir faaliyet ya da projenin geliştirilmediği, kent merkezindeki içme suyu dağıtım sistemi için master plan hazırlanması işinin bile daha yeni gündeme geldiği, çoğu planın sadece 11 ilçeyi oluşturan metropol için hazırlandığı ve kent merkezi dışında kalan diğer 19 ilçenin 2012 öncesinde çoğu kez İller Bankası eliyle yapılmış, o dönemlerde yeraltına döşenen hatların nereden geçtiğinin bile kesinlikle bilinmediği ve aşağı yukarı %10’unda asbest boruların kullanıldığı, ekonomik ömrünü tamamlamış içme suyu şebekeleri için geliştirilmiş özel bir çalışmanın düşünülmediği görülmektedir.

Oysa dünyadaki birçok şehir kayıp-kaçak dediğimiz gelir getirmeyen su miktarının azaltılması için Dünya Bankası ya da Asya Kalkınma Bankası‘nın fonladığı Water Loss Task Force (IWA), Water Loss Control Committee (AWWA), Programme of Unaccounted for Water Reduction (South East Asian Water Utilities Network) gibi özel projelerle sonuç almaya çalışmaktadır.

Kayıp-kaçak konusundaki ortalama 8 yıllık 2017-2024 döneminde olumlu bir şekilde %3,70 oranında azalmış olmakla birlikte; su şebekesine verilen su miktarı ile gelir getiren su miktarını, su kayıp miktarını ve kişi başına düşen su miktarlarını ilçeler ölçeğinde sayısal ve oransal düzeyde gösteren aşağıdaki iki ayrı tablodan da görüleceği üzere; 2019-2024 döneminde İzmir‘in büyük ve önemli ilçelerinden Bergama, Dikili, Ödemiş ve Seferihisar ile Beydağ, Kınık ve Kiraz gibi nispeten küçük ilçelerdeki kayıp-kaçak oranları bu ortalamanın çok üstünde bir seyir izlemekte ve yıllar içinde bu oranlarda belirgin bir azalış görülmemektedir.

Ancak sisteme giren su miktarı ile gelir getiren su miktarının birbiriyle mukayese edilmesi suretiyle bulunan kayıp-kaçak oranlarının 8 yıllık süre sonunda %26,78 düzeyine inmesi önemli olmakla birlikte; yakın zamanlarda Avrupa ülkelerinin çoğu Uluslararası Su Birliği (IWA, International Water Association) tarafından şebeke büyüklüğü, yoğunluğu, ortalama işletme basıncı ve sayaçların konumu gibi teknik verilerin dikkate alındığı 170 adet performans verisi ile belirlenen Altyapı Sızıntı Endeksi (ILI, İnfrastructure Leakage Index) isimli yeni bir seti kullanmaya başladığından hesaplamaların daha çağdaş, daha gerçekçi ve güvenilir olan bu setteki kriterler üzerinden yapılması yerinde ve doğru bir girişim olacaktır. (3)

Avrupa ülkeleri, hesapları etkileyen diğer parametreler nedeniyle gelir getirmeyen suyun şebekeye giren su ile mukayese edilmesi noktasında yüzde hesaplarından vazgeçmiş görünse de bizdeki büyükşehir belediyelerine bağlı su idarelerine ait kayıp-kaçak oranlarına baktığımızda yıllık kayıp su raporlarını 2014 yılından bu yana web sitesine düzenli olarak koyan İstanbul Su ve Kanalizasyon Genel Müdürlüğü (İSKİ)‘deki kayıp-kaçak oranının 2014 yılında %24,1 düzeyindeyken 2024’te %18,63’e indiği (4), ASKİ (Ankara Su ve Kanalizasyon Genel Müdürlüğü), BUSKİ (Bursa Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü) ve KOSKİ (Konya Su ve Kanalizasyon Genel Müdürlüğü gibi diğer kurumlarda yıllık su kayıp-kaçak raporlarının kamuoyu ile paylaşılmadığını, sadece zaman zaman bazı gazete haberlerinde reklam-tanıtım amacıyla tek tük rakamlara yer verildiğini görürüz.

İzmir‘deki içme suyu şebekesinde kaybolan suyun miktarını o yılkı en düşük tarife değeri üzerinden hesapladığımızda karşımıza çıkan minimum maliyet ise aşağıdaki tabloda gösterilmiş olup; su kıtlığının çekildiği yıllarda bu rakamın biz kullanıcılar için paha biçilemez düzeylere yükseldiği söylenebilir:

İZSU‘nun 2026 yılı bütçesinin yuvarlak rakam 45 milyar lira olduğunu ve su sıkıntısı çekilen yıllarda suyun paha biçilmez değerini dikkate aldığımızda her yıl içme suyu tarifesindeki minimum rakamlar üzerinden hesaplayarak bulduğum bu rakamın İZSU‘nun kasasına girmek yerine havaya uçup gittiğini düşünmek içme suyu dağıtımındaki israfın ve kamu zararının ne boyutlara ulaştığını görmek açısından oldukça önemlidir.

Gelelim İZSU tarafından dağıtılan içme suyunun ilçeler arasındaki adaletsiz dağıtımı konusuna…

TÜİK‘in 9 Aralık 2025 tarihinde yayınlanan “Su ve Atıksu İstatistikleri 2024“‘de (5) İzmir‘de belediyelerin su kaynaklarından içme ve kullanma suyu amacıyla çektiği günlük miktarın kişi başına 215 litre olduğu belirtilmekle birlikte; İZSU‘nun 2009-2024 rakamları bu miktarın tüketim boyutunda 10,96 m3/yıl ile 138,18 m3/yıl arasında değiştiğini, aradaki farkın kayıp ve israf boyutunda ne kadar olduğunu göstermektedir.

İZSU‘nun, kent merkezindeki 11 ilçeden oluşan metropol ile diğer 19 ilçeye verdiği gelir getiren su miktarını o yerleşimlerde yaşayan nüfusa bölerek bulanacak kişi başına düşen içme suyu tüketim miktarlarını incelediğimizde metropoldeki nüfusla Çeşme, Foça, Karaburun, Seferihisar, Selçuk ve Urla gibi sahil ilçeleri nüfusunun diğer ilçelere göre çok daha fazla içme suyu tükettiği görülecektir.

Metropol dışında kalan bu ilçelerin büyük bir kısmı yaz aylarında binlerce; hatta milyonlarca yerli ya da yabancı turistin ziyaret edip konakladığı ilçeler olmakla birlikte Kiraz, Kınık ve Beydağ gibi küçük ilçelerde; hatta Torbalı ve Bayındır gibi daha büyük ilçelerdeki nüfusun tükettiği içme suyu miktarının çok çok üstünde olması nedeniyle bu anormal durumun masaya yatırılarak içme suyunun turizmden kazanç temin eden ilçelerle diğer ilçeler arasındaki dağılımının daha adaletli hale getirilmesi için bir şeyler yapılması gerektiğini düşünüyorum. Özellikle de sahil ilçelerindeki toplumsal yaşamın temel bileşeni olarak öne çıkan otel havuzlarıyla özel havuzlarda, deniz sonrası alınan duşlarda ve geniş çim bahçelerin sulamasında bol bol harcanan içme suyunun üretim maliyetlerine denizden uzaktaki yerleşimlerdeki insanların da eşit düzeyde katıldığını, o harcanan sularda onların da hakkı olduğunu kabul ettiğimizde… Fazla kullanımın önlenmesi amacıyla içme suyu tarifelerinin kademeli olmasının böylesi bir adaletsizliği önlemede yetersiz kaldığını fark ettiğimizde…

Bir “meta” olarak değil, temel bir “insan hakkı” olarak su, taraflardan birinin israf düzeyindeki kullanımı ile hem adaletsiz bir durumun oluşumuna neden olduğu, hem de kıt olma özelliğiyle su sıkıntısının çekildiği dönemlerde diğer taraflar için ulaşılabilir olmaktan çıkacağı için; ayrıca, sahilde olmayan yerleşimler sahildeki turistik ilçelerin elde ettikleri turizm gelirlerden yararlanmadıkları için nimet=külfet dengesinin gözetilmesi suretiyle yaz aylarında yaşadıkları nüfus patlaması nedeniyle diğer ilçelerden çok daha fazla su tüketmelerini dikkate alan özel bir düzenlemenin yapılması gerekmektedir. Bu durum şu sıralarda devletler, iktidarlar arasında yaşanıp tartışmalara neden suyun adil dağıtımına hiç benzemez. Bu kez yaşanan sorun, çıkarları birbirleriyle çatışan devletler, iktidarlar, ezenler ya da ezilenler değil; bir ülkenin, bir kentin turist ağırlayan farklı ilçeleri arasında söz konusu ise…

Herkesin gördüğü an “185 Alo, kayıp-kaçak ihbar hattı”nı arayarak ileteceği su arızaları…

Sonuç olarak;

Bugünkü yazımızda ele alıp incelediğimiz İzmir içme suyu şebekesindeki kayıp-kaçak oranı ile içme suyunun ilçeler arasındaki adaletsiz dağıtımı konusunda şunları söyleyebiliriz:

1. Anlaşılan o ki, İzmir Büyükşehir Belediyesi, dolasıyla İZSU, AKP iktidarının kayıp-kaçak oranı % 60 ila % 82 arasında değişen Doğu ve Güneydoğu illerindeki su dağıtım faaliyetlerini yenden düzenlemek amacıyla 31 Ağustos 2019 tarihli Resmi Gazete’de yayımladığı “İçme Suyu Temin ve Dağıtım Sistemlerindeki Su Kayıplarının Kontrolü Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik” ile gündeme getirdiği büyükşehir ve il belediyelerinin 2028 yılına kadar su kayıplarını en fazla yüzde 25 düzeyine çekmeleri koşulu, kendini demokrasinin beşiği “Avrupa Kenti” olarak ilan eden İzmir‘e yakışmamaktadır. Çünkü bu oran dünyanın gelişmiş ülke ve kentlerinde, örneğin Singapur‘da %4, Danimarka‘da% 6, Hollanda‘da %6, Almanya‘da %7, New York‘ta %7, Japonya‘da %7, İngiltere‘de %19 düzeyindedir ve her yıl da düzenli olarak azalmaktadır.

İzmir‘de ise 2024 itibariyle %26,78 düzeyinde olmakla birlikte Bergama, Dikili, Ödemiş, Seferihisar, Beydağ, Kınık ve Kiraz illerinde %31,82 ile %54,60 arasında değişen yüksek bir oran halen yürürlüktedir.

İZSU ise bu sorunu ayrı bir yatırım ve acil eylem planı içinde çözmek yerine yeni hatların döşenmesi ve eski hatların bakım onarımıyla çözmeye çalışmakta; böylelikle, kayıp-kaçak oranının azaltılmasında radikal ve güçlü bir değişim sağlanamamaktadır.

Bu çerçevede, 2024 yılında İzmir genelinde % 26,78 düzeyinde olan kayıp-kaçak oranının kısa vadede daha güçlü bir şekilde azaltılması için kamuoyuna açıklanacak bir yatırım ve acil eylem planının uygulamaya konulması, bu planlara halkın katılım ve desteğinin sağlanması, uygulamalar hakkında halkın aydınlatılması suretiyle bu büyük değişimin demokratik, katılımcı ve şeffaf olması sağlanmalıdır.

Ayrıca İzmir Büyükşehir Belediyesi ve İZSU, halkın “185 – Alo kayıp-kaçak ihbar hattı” sayesinde ilettiği arızalara anında ve güçlü bir şekilde müdahale etmeli, bu hattın devamlı meşgul görünmesini engelleyecek kapasite artışları sağlanmalı, kayıp ve kaçakları ilk bildirenlere ödüller verilmeli, kayıp kaçaklara süresinde müdahale etmeyip suyun vatandaşın gözünün önünde akıt gitmesine neden olan görevlileri cezalandırıp bu konuda halkı bilgilendirmelidir.

Su insanlık hakkıdır!

2. Suyun kıt ya da yok olduğu durumlarda insanların ulaşabildiği su miktarı; özellikle de taraflardan biri elindeki gücü kötüye kullanıp değişik gerekçelerle suyu bol kullanırken diğer tarafın daha az su kullanması toplumsal barışı tehlikeye düşüren önemli risklerden biridir.

Çünkü amasız ve fakatsız bir şekilde her insana tanınması gereken su hakkı çerçevesinde suyun eşit ve adil dağıtılması gerekir. Hele hele eşitliği, demokrasiyi, insan haklarını savunan CHP‘nin egemen olduğu belediyelerde… Bu eşitlik bozulup adaletsiz bir durum yaratıldığında ise suyu az kullananın bu duruma itiraz edip herkesin hakkı olan eşit miktardaki suyu talep etmesi en doğal hakkıdır.

İşte bu durumda Anayasanın eşitlik ilkesi uyarınca içme suyunun herkesin dikkate alındığı demokratik bir paylaşım sistemi içinde dağıtılması, eşitsizliğin “parayı veren düdüğü çalsın” anlayışıyla düzenlenen kademeli ücret tarifeleriyle değil, herkesin temel hakkı olan suyun herkese eşit düzeyde verilmesi ile sağlanması mümkün olacaktır. Aksi takdirde, bol su harcayıp yüksek tarifeden yüksek ücretler ödeyerek suya el koyacak kesimler suyu bir hak olmaktan çıkararak kapitalizmin acımasızlığı içinde suyu alınır satılır ticari bir mala, zenginlerin kullandığı lüks bir metaya dönüştürmüş olur. Aynen pet şişelerde, plastik damacanalarda satılan iyi suya parası olanların ulaşıp parası olmayanların ulaşamadığı durumlarda gibi….

Öneriler…

A) İZSU eliyle dağıtımı yapılan içme suyunun şebekede yapılan düzenleme ve müdahaleler sonucunda tüketiciler/aboneler arasında adil olmayan dağılımı konusunda aklımıza gelen ilk çözüm önerisi, turizm ya da başka bir nedenle nüfusu yılın belirli dönemlerinde artan ilçelerin, nüfus artışına neden olan faaliyetlerden elde ettikleri gelirin bir kısmının nüfusu daha az olup üretilen içme suyundan daha az yararlanan ilçeler yararına kullanılması ya da bu ilçelerin belediyelerine merkezi bütçe gelirlerinden verilen payların dönemsel artan nüfuslarının dikkate alınarak arttırılması suretiyle içme suyu, kanalizasyon, atık toplama gibi temel ve öncelikli belediye hizmetlerinde kullanılması sağlanabilir.

B) Bu konuda akla gelen diğer bir öneri ise, yılın 5-6 ayı; hatta, daha uzun sürelerle “yazlık” olarak bellediği kıyı ilçelerinde yaşayanların geldikleri yere ilave olarak nüfuslarını getirtmeksizin yaşadıkları bu yeni yerin nüfusuna “misafir” olarak dahil edilmeleri, sırf Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS)’nin daha iyi çalışması için kişinin nüfus kaydının olduğu yer ile ikamet ettiği yer arasında kurulan bu zorunlu bağın, insanların aynı anda birden fazla yerde ikametgah sahibi olup istedikleri zaman istedikleri yerde yaşayabileceklerini dikkate alan bir özgürlük sistemi içinde kaldırılması olabilir.

Ama bu her iki öneri de, merkezi yönetimin kabul edip uygulaması gereken öneriler olduğu için; ayrıca, merkezi yönetimin kendisinin de şikayetçi olduğu merkezi yönetim gelirlerinin belediyeler arasında paylaşımında nüfusu belirli dönemlerde artan belediyelerin sorunlarına bugüne kadar bir çözüm bile getirmediğini, daha doğrusu getiremediğini dikkate aldığımızda içme suyunun dağıtımıyla görevli genel müdürlüklerin, ilçeler ve aboneler arasındaki bu adaletsizliğin farkında ve bilincinde olarak nüfusu devamlı değişen kıyı kentlerini ayrı bir bölge ya da havza içine alarak öncelikle o bölge ya da havza içindeki su kaynaklarını harekete geçirmesi, gerektiği takdirde bölge ya da havza dışı kaynaklardan yararlanması ve bu şekilde diğerlerine göre çok daha fazla su harcayan abonelere yönelik bilinçlendirme kampanyaları düzenleyerek zorunlu ya da gönüllü kısıtlamalara gitmesi yerinde ve doğru olacaktır.

…………………………………………………………………………………………………..

1) https://www.izsu.gov.tr/tr/Dokumanlar/Liste/12

(2) https://acikveri.bizizmir.com/dataset/su-kayiplari-yillik-raporlari

(3) Fırat, M., Güleç, A., İçme Suyu Dağıtım Sistemlerinde Su Kayıp ve Kaçaklarının Kontrolü ve Yönetimi, Türkiye Su Enstitüsü (SUEN), Mayıs 2021, s.33.

(4) https://iski.istanbul/kurumsal/stratejik-yonetim/su-kayiplari-yillik-raporlari

(5) https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Su-ve-Atiksu-Istatistikleri-2024-54109

Yararlanılan Kaynaklar

(1) İçme Suyu Temin ve Dağıtım Sistemlerindeki Su Kayıplarının Kontrolü Yönetmeliği

(2) İçme Suyu Temin ve Dağıtım Sistemlerindeki Su Kayıplarının Kontrolü Yönetmeliği Teknik Usuller Tebliği

(3) İçme Suyu Sistemlerinde Su Kayıplarının Azaltılmasına Yönelik İş Termin Planı Genelgesi

(4) Su Kayıp ve Kaçak İzleme Sistemleri Teknoloji İnceleme Raporu, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Ankara, 2021

(5) Muhammedoğlu, H., Muhammedoğlu, A., İçme Suyu Temin ve Dağıtım Sistemlerindeki Su Kayıplarının Kontrolü El Kitabı, Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü, Ankara, 2017.

(6) Toprak, S., Koç, A.C., Bacanlı, Ü.G., Dikbaş, F., Fırat, M., Dizdar, A., “İçme Suyu Dağıtım Sistemlerindeki Kayıplar”, III. Ulusal Su Mühendisliği Sempozyumu 10-14 Eylül 2007, s.601-609.

(7) Çiçek, E., “Kar mı İnsan Hakkı mı, Bir İnsan Hakkı Olarak Su Hakkının Dava Edilebilirliği”, TBB Dergisi, Sayı 80, 2009, s.182-228.

(8) Kartal, F., “Suyun Metalaşması, Suya Erişim Hakkı ve Sosyal Adalet”, TMMOB Su Politikaları Sempozyumu, TODAİE TMH-454, 2009/2, s.65-69.

(9) Coşkun Dilcan, Ç., Çapar, G., Korkmaz, A., İritaş, Ö., Karaaslan, Y., Selek, B., “İçmesuyu Şebekelerinde Görülen Su Kayıplarının Dünyada ve Ülkemizdeki Durumu”, Anahtar Haziran 2018, s.10-18.

(10) Fırat, M., Güleç, A., “İçme Suyu Dağıtım Sistemlerinde Su Kayıp ve Kaçaklarının Kontrolü ve Yönetimi”, Türkiye Su Enstitüsü (SUEN) , Mayıs 2021, İstanbul.

(11) Lee, F. Shih, K., Research Report: Water Losses Report 2025, In Urban Water Systems An International Perspective, The University of Hong Kong Centre for Water Technology and Policy, March 2025

İzmir’in içme suyu nereden geliyor? (2)

Ali Rıza Avcan

2009-2024 döneminde İzmir‘in içme suyu ihtiyacını karşılamak amacıyla gerçekleştirilen çalışmalarla bunun sonucunda elde edilen suyun ne şekilde harcandığına ilişkin süreçleri ele alan üç bölümlük yazı dizisinin geçen haftaki ilk bölümünde;

Nüfusu son 16 yıl içinde % 16,44 artış oranıyla 3.868.308’den 4.504.475’e yükselen İzmir‘in artan su ihtiyacının karşılanması amacıyla Tarım ve Orman Bakanlığı‘na bağlı Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü (DSİ) ile İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı İZSU Genel Müdürlüğü‘nün hangi yatırımları yaptığına, bunun sonucunda ne kadar içme suyuna ulaşıldığına ve bu suyu hangi tarihlerde nerelerden ne şekilde temin ettiğine dair verileri, üç ayrı resmi veri kaynağını kullanarak anlatmaya çalışmış ve yer yer birbirinden farklı olan bu verilerin inandırıcı olması için birbirini doğrulayarak geçerli ve güvenilir olması gereğinden söz etmiştik.

İzmir ve Manisa topraklarında ne kadar su çektiği bilinmeyen binlerce kaçak su kuyusu…

Bu haftaki yazımızda ise, İZSU‘nun verdiği bilgiye göre İzmir ve Manisa illerindeki sayısı 1.516’ya ulaşan derin içme suyu kuyusuyla gerçek sayısı bilinmeyen, denetlenmeyen, o nedenle de DSİ ve İZSU tarafından faaliyetine göz yumulan binlerce sulama, kullanma ve sanayi suyu kuyusunun yeraltı su potansiyeli üzerindeki baskısını; ayrıca, DSİ ile İZSU‘nun yapıldıktan üç yıl sonra tabanından su kaçırdığı için kullanılmaz hale gelen Gördes Barajı konusunda İzmirlilerden sakladığı gerçekleri ortaya çıkarmaya çalışacağız.

Ege uygarlıklarının ortaya çıktığı tarihlerden bu yana İzmir‘i çevreleyen büyük nehirler eşliğinde denize ulaşan verimli Gediz, Bakırçay, Küçük ve Büyük Menderes havzalarında gerçekleştirilen tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin hem nüfusun az olması hem de kadim tarım anlayışının doğanın dengesini gözeten yapısı nedeniyle hiçbir zaman için fazla suya ihtiyaç duyulmamış, sadece zaman zaman bu havzalardaki nehirlerde görülen taşkınların getirdiği alüvyonlar toprağın zenginleşmesini sağlarken insanların ve insan topluluklarının büyük ölçüde zarar görmesini sağlamıştır.

19. yüzyılda Ege topraklarında kapitalizmin gelişmeye başlaması ve bunun doğal bir sonucu olarak daha fazla üretime, daha fazla kazanca, doğanın ve emeğin daha fazla sömürüsüne dayalı tütün, pamuk, üzüm gibi tek ürüne dayalı kapitalist tarım uygulamalarının, geleneksel ürün deseniyle insan-doğa dengesini bozan karakteri nedeniyle su, özellikle de tarımsal sulama suyu özel mülkiyetin eline geçmiş ve bu da Ege‘deki toplumsal eşitsizliklerin gelişip derinleşmesinde önemli bir rol oynamıştır.

Aynı durumun katlanarak devam ettiği; hatta, giderek daha da içinden çıkılmaz hale geldiği Cumhuriyet Dönemi‘nde de makinalı tarımın gelişmesi, vahşi sulama sistemlerinin uygulanması ve daha fazla suya ihtiyaç duyan mısır, silaj, elma, domates gibi çok su çeken ürünlerin ürün desenine eklenmesiyle bırakın yer üstü su kaynaklarını, onlara göre daha zengin olan yer altı su kaynakları da daha fazla tarımsal üretim için ruhsat alma gereği duyulmaksızın yağmalanmaya, kaçak su kuyuları eliyle yok olmaya, yer altındaki su kaynakları hesapsız kitapsız yok edilmeye başlanmıştır.

Bu bağlamda, her geçen gün gerçek bir sorun haline dönüşen İzmir‘in içme-kullanma-sanayi-sulama suyu ihtiyacını karşılamak amacıyla DSİ‘nin geliştirdiği 1970 tarihli “İzmir İçme Suyu Projesi Master Planı“, 1981 tarihli “İzmir Su Temini Master Plan Revizyonu”, 1986 tarihli “İzmir Kenti İçme, Kullanma ve Endüstri Suyu Temin ve Dağıtımı Kat’i Projesi”, 1986 tarihli “İzmir Kenti İçme, Kullanma ve Endüstri Suyu Temin ve Dağıtımı Kat’i Proje Revizyonu“, 1997 tarihli “İzmir Su Temini Master Plan Raporu“, 2007 tarihli “İzmir İçme Suyu II. Kademe Projesi Kati Proje Raporu” (1) ve 2012 yılı Yatırım Programı‘nda 1999K050050 proje numarası ile yer alan “İzmir İçme Suyu 2. Merhale Projesi” kapsamında bugün İzmir‘in içme suyunu temin eden Güzelhisar, Balçova, Ürkmez, Tahtalı, Kutlu Aktaş ve Gördes barajları ile bunlara bağlı muhtelif isale hatları ve arıtma tesisleri yapılmıştır. (2)

DSİ‘nin İzmir, Manisa ve Uşak illerinde görevli 2. Bölge Müdürlüğü‘nün son yıllarda güncellenmemiş verilerine göre, İzmir‘in içme suyu barajları dışında kalan sulama-kullanma-sanayi amaçlı su temini amacıyla yapılan toplam 31 baraj ile 42 sulama tesisi halen faal olup; 11 baraj ile 42 adet sulama tesisi de yapım halindedir. (3)

Ancak İzmir‘de tarımsal sulama için bunca baraj ve gölet yapılmasına; hatta Manisa topraklarından su getirilmesine rağmen tarım toprağı olarak nitelenen alanlarda çoğu ruhsatsız ve yer altından ne kadar su çektiği bilinmeyen su kuyusu sayısının binleri bulduğu, PETKİM dışındaki neredeyse tüm sanayi kuruluşlarının yeraltı suyu ile üretim yaptığı bilinmekte ve bu duruma ne bu konuda görevli, yetkili ve sorumlu olan DSİ, ne de DSİ ile işbirliği yapması gereken İzmir Büyükşehir Belediyesi İZSU Genel Müdürlüğü ses çıkarmayıp görmemezlikten gelmekte; hatta “daha çok kuyu, daha çok kuyu ruhsatı” ısrarıyla yeraltı suyunu talan eden uygulamalara destek vermektedir.

Örneğin 2018 tarihli Gediz Nehir Havzası Yönetim Planı‘nda sadece Gediz Nehri Havzası‘nda 2014 yılı itibariyle toplam 21.472 adet su kuyusu bulunduğu (4) ve bunlardan % 89’unun tarımsal amaçlı, % 8’inin kullanma suyu amaçlı, % 2’sinin de içme suyu amaçlı olduğu belirtilirken, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin hazırladığı 2015 tarihli Gediz-Bakırçay Havzası Strateji Belgesi‘nde Menemen‘de 1.374 adet su kuyusu bulunduğu (5) belirtilirken yine aynı belgede 2014 tarihi itibariyle DSİ denetiminde Kemalpaşa‘da 6.730 (6), Menemen‘de de 1.753 adet su kuyusu bulunduğu (7) belirtilmekte, 2019 yılında Küçük Menderes Havzası için Tarım ve Orman Bakanlığı‘nca hazırlanan resmi belgelerde havzadaki sulama ve sanayi amaçlı su kuyuları konusunda rakam bile verilemezken (8) İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 2016 yılında hazırlanan Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi belgesinde tarımsal amaçlı su kuyularının sayısı için kesin bir rakam verilmeyip 10.000’den fazla olduğu söylenmektedir. (9)

2014 yılı DSİ verilerine göre İzmir’deki su kuyusu sayısı: 1.374

Son yıllarda İZSU‘nun, Gördes Barajı‘nın yer seçiminde DSİ tarafından yapılan hatalar, 250 bin kişiye hizmet etmesi öngörülen 21,5 milyon m3’lük su kapasitesine sahip Çamlı Barajı projesinden çevreyi zehirleyen altın madeni ocaklarının açılıp genişletilmesi nedeniyle vazgeçilmesi, bazı barajların ömrünü doldurmaya başlaması ya da yaz aylarında % 55’lere varan buharlaşma nedeniyle suyun kaybolması, Değirmendere, Çağlayan, Başlamış, Düvertepe ve Bostanlı barajlarının yapımının gecikmesi ya da vaz geçilmiş olması gibi gerekçelerle içme suyu kuyularından elde edilen yeraltı suyunun miktarını arttırdığı görülmekte; her ne kadar belediye başkanı Cemil Tugay her zamanki şikayetçi söylemiyle “DSİ kuyusu açmamızı engelliyor” diyerek iki kurum arasındaki iş birliğini bozsa da, İZSU‘nun 2009-2024 dönemindeki faaliyet raporu, stratejik plan ve performans programı gibi resmi belgelerle DSİ açıklamalarının birlikte değerlendirilmesi sonucunda, iddia edilenin aksine su kuyusu açma/yenileme ruhsatı verilmesi konusunda sorun yaşanmadığı, 2023 yılı sonuna kadar ruhsat verilen 840 kuyuya ilave olarak 2024’te 61, 2025’te de son verilen 11 kuyu açma/yenileme ruhsatı ile birlikte 211 kuyu açma/yenileme belgesinin verildiği, böylelikle bugüne kadar açma/yenileme ruhsatı verilen toplam kuyu sayısının 1.112’ye ulaştığı, yaşanan sorunun ise İZSU‘nun açtığı bazı kuyuların verimsiz çıkması, kuyu bakımlarının zamanında yapılmaması ya da mevcut su kıtlığı nedeniyle süratle ek kuyuların açılmamasından kaynaklandığı anlaşılmaktadır.

2014 yılı DSİ verilerine göre Menemen ve Çiğli bölgesindeki su kuyuları ( (Kaynak: Gediz Havzası NHYP Hazırlanması Projesi Nihai NHYP Raporu, TÜBİTAK MAM ÇTÜE)

Gerçeğin içme suyu kuyularıyla ilgili yanı bu şekilde olmakla birlikte, vahşi kapitalizmin ürünü Aliağa Sanayi Bölgesi, Gediz-Bakırçay Havzası ve ona bağlı Nif Çayı Alt Havzası ile Küçük Menderes Havzası‘nda tarımsal sulama ve sanayi tesislerine (9 adet büyük ark ocaklı demir-çelik haddehanesi ve Kemalpaşa PepsiCo tesisleri) ruhsatsız su kuyularından milyonlarca m3 su çekilmesi nedeniyle resmi hiçbir kayıtta gözükmeyen bu binlerce kaçak kuyudan büyük bir kısmına denizden gelen tuzlu suyun karıştığı gerçeğini fark edip kabul etmemiz gerekir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2015 tarihli Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi belgesinde Foça ve Dikili bölgesindeki altere volkanik birimlerde açılan kuyularda yüksek demir, mangan ve yer yer arsenik konsantrasyonlarının ölçüldüğü, Menemen Ovası‘ndaki kuyuların da tuzlanma riski ile karşı karşıya olduğu belirtildiğinden (10), Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek‘in, İZSU‘nun Menemen kuyularından çıkarılıp Karşıyaka ve Çiğli‘deki abonelere dağıtılan içme suyundaki arseniği öğrenip gündeme taşıdığı 2007-2008 yıllarında, İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun önce bu durumu reddedip daha sonra televizyonlara çıkıp özür dilediğini, bu nedenle Karşıyaka ve Çiğli abonelerinden uzunca bir süre içme suyu parasının alınmadığı hatırlanmalıdır.

O nedenle, İZSU‘nun İzmir‘de kuraklığın yaşandığı her dönem DSİ‘ni zorlayarak aldığı ruhsatlarla yaptığı her sondaj ve aşırı üretimle yeraltındaki kısıtlı su kaynağını tehlikeli düzeylere indirebileceği ya da kuyularda yaygın bir şekilde kumlanma, tuzlanma ya da arsenik gibi zehirli elementlerle kirlenme sorunlarıyla karşılaşılabileceği, bunun da ek harcamalara yol açabileceği dikkate alınmalıdır.

2014 yılı DSİ verilerine göre Kemalpaşa bölgesindeki su kuyusu sayısı: 6.730 (Kaynak: Gediz Havzası NHYP Hazırlanması Projesi Nihai NHYP Raporu, TÜBİTAK MAM ÇTÜE)

Daha fazla su elde etmek için acımasızca çalıştırılan kuyulardan hesapsız bir şekilde su çekilirken suyun çekildiği yeraltı su haznelerindeki (akifer) yeraltı suyu miktarı, -DSİ 2. Bölge Müdürlüğü’nün görev alanına gören İzmir, Manisa ve Uşak illerindeki yer altı suyu potansiyeli her ne kadar 1.048.000.000 m3/yıl olarak açıklanmış olsa da- ile bu suyun zaman içindeki artış ya da azalışları devamlı ölçüm yapılıyor dense de -ne yazık ki- gerçek anlamda bilinmemekte ve nasıl daha iyi bir şekilde yönetileceği konusunda hiçbir şey yapılmamaktadır.

Bu konuda Prof. Dr. Doğan Yaşar‘ın 8 Ocak 2026 tarihinde yaptığı açıklama (11) çerçevesinde mevcut yer altı suyunun sayıları her geçen gün artıp derinlikleri 600 ila 1.200 metreye kadar ulaşan derin su kuyularıyla tüketilmesi durumunda yerleşim alanlarının zemininde çökmelerin olabileceği bilinmeli, bu durumla ilgili bir riskin benim de tanık olduğum şekilde, 1990’lı yıllarda İstanbul Bahçelievler sınırları içindeki ruhsatsız içme su kuyularından aşırı derecede su çekilmesi nedeniyle ortaya çıktığı unutulmamalıdır.

Gördes Barajı, 1998-2009 yılları arasında Manisa‘nın Gördes ilçesindeki Gördes Çayı üzerinde 58.900.000 m3/yıl kapasiteyle inşa edilmiş bir içme ve sulama suyu barajıdır. 5.500.000 m3 hacmindeki gövde tipi beton ve kaya dolgudur. Akarsu yatağından normal yüksekliği 95 metre, normal su kotundaki göl hacmi 448.460.000 m3, normal su kotundaki göl alanı 14,05 km2’dir.

Gördes Barajı‘nın projelendirilip henüz yapılmadığı tarihlerde Ankara Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Fuzuli Yağmurlu ile DSİ 2. Bölge Müdür Yardımcısı Dr. Hasan Baykal tarafından hazırlanıp Türkiye Jeoloji Bülteni‘nin Şubat-Ağustos 1989 tarihli 1-7. sayısında yayınlanan “Gördes Barajı ve çevresinin temel jeolojik özellikleri” başlıklı bilimsel makalenin son kısmında;

Yapımı tasarlanan Gördes baraj rezervuarmm sağ ve sol sahillerinde büyük bölümüyle mermerler yayılım göstermektedir. Mermerler içinde yeralan faylar ve eklemler iyi gelişmiş karstik boşluklara sahiptir. Özellikle mermerler içinde gelişen KD gidişli Ahmetler fayı, Gördes çayından Akpınar kaynaklarma doğru önemli bir iletim yolu oluşturmaktadır. Bu nedenle öngörülen barajın yapılması durumunda, Ahmetler fayı boyunca Akpınar kaynaklarına doğru önemli su kaçaklarının meydana gelmesi kaçınılmaz olacaktır.” (12)

denilip gerekli uyarılar yapılmış olmasına rağmen baraj yapılmış ve Dr. Hasan Baykal 2021 yılında EgedeSonSöz gazetesine verdiği demeçte “inşaat aşamasında proje değişikliğine gidilerek hem bu baraj katledildi, hem de mühendislik katledildi” diyerek yapılan vahim hatayı açıklamıştır. (13)

Gördes, Gördes Barajı, Çağlayan Barajı…

Barajın yapımındaki mühendislik hatalarının üstünü örtüp bu sayede hem kamu kaynaklarını israf eden, hem de İzmirlinin cebinden daha fazla su parası çıkmasına neden olan DSİ ve İZSU yöneticilerinin 2006 yılında yaptıkları bir diğer önemli yanlışlık ise İZSU Genel Müdürlüğü ile ilgili 2021 ve 2022 yılı Sayıştay denetim raporlarında şu şekilde ortaya konmuştur:

“İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü (İZSU) ile Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü (DSİ) arasında İzmir iline içme, kullanma ve endüstri suyu sağlanması amacıyla Gördes Barajı ile ilgili 16.11.2006 tarihinde, yapım bedelinin yarısı, su verilmeye başlandıktan sonra İZSU tarafından ödenmek üzere 19 maddelik bir protokol imzalanmış, protokol gereği İZSU’nun, kendisine düşen yapım süreciyle ilgili maliyetin yarısını barajdan su verilmeye başlandıktan sonra 30 yıl süreyle eşit taksitler halinde ödemeye başlaması gerekirken, su verilmeye başlanmadan; tam olarak su verilemeyen (suyun hiç verilemediği ya da tahminlerden çok daha düşük oranlarda verildiği) dönemler için DSİ tarafından gecikme faizi ile birlikte bedel talep edilmiş, bu da İZSU açısından satamadığı suyun maliyetine katlanmak durumunu doğurmuş, bütçesinde karşılıksız bir yük oluşturmuştur.”

Sayıştay denetim raporlarının verdiği bilgiye göre imzalanan 16.11.2006 tarihli ana protokolde DSİ‘nin, barajın yapımını ne zaman tamamlayacağı, yapımı tamamlanan barajdan ne zaman su verilmeye başlanacağı, ortalama yaklaşık yıllık kaç m³ su verilebileceği, geri ödeme tarihinin ne zaman başlayacağı, DSİ’nin kusurundan kaynaklanan gecikmelerin ödeme planını nasıl etkileyeceği ya da tarafların kusurlarında, kusurun ödeme ve gecikme faizlerini ne şekilde etkileyeceği hususlarına yer verilmemiştir.

Nitekim 2006 yılında protokolü yapılan Gördes Barajı‘ndan İZSU’ya ilk su 2011 yılında verilebilmiş, verilen su miktarı yıllık beklentiden (59.000.000 m³) çok daha az miktarda (11.720.757 m³) gerçekleşmiş, 2012’de barajın tabanından su sızdırdığının anlaşılması üzerine 2013’de yapılan beton enjeksiyon işlemi sonuç vermeyince 2015’de barajdaki su boşaltılmış ve 20.800.000 lira ek maliyetle barajın zemini kaplanmış, 2016 yılında yeniden su tutulmaya başlanmış ve 2017-2018 döneminde hiç su verilememiştir. 2019-2024 döneminde de sürekli olarak beklenen su miktarından daha az su verilebilmiştir.

Bu durumda her iki tarafın da; yani DSİ ve İZSU‘nun büyük kamu zararlarına neden olan suçları bir olmakla birlikte; DSİ, sanki barajı bitirip taahhüt ettiği suyu vermiş gibi 2010 yılını başlangıç kabul ederek İZSU‘dan ödemelerin yapılmasını talep etmiş, ödemelerin zamanında yapılmayışı gerekçesiyle gecikme faizi tahakkuk ettirmiştir.

Risklerin dikkate alınmadığı bir süreçte belirsizliğin altına atılan imzalar…

1989 tarihli bilimsel makalede yapılacak barajda su tutulmasının şüpheli olduğu ortaya konulduğu ve bu teknik sorun yapılan tüm müdahalelere rağmen çözülemediği; ayrıca, 2011-2020 döneminde barajdan her yıl öngörülen miktardan az su verildiği halde, üstüne üstlük 2015-2018 döneminde tek bir damla suyun verilmediği böylesi bir süreçte DSİ tarafından yapılan iletim ve isale hatlarına ilişkin teslim protokolü, barajdan su gelip gelmediğine bakılmaksızın İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in hizmet dönemine isabet eden 26 Temmuz 2020 tarihinde, İZSU Genel Müdürü Aysel Özkan ile DSİ 2. Bölge Müdürü Birol Çınar tarafından imzalanmış ve böylelikle İzmir’e getirilemeyen Gördes suyunu iletmek ve arıtmak için yapılan tesisler İZSU‘ya devredilmiştir.

Böylelikle 250 milyon liraya mal olan barajdan sağlanan içme suyu DSİ tarafından yapılan iletim ve isale hattı İZSU‘nun kullanımına verilmiş; ancak, İzmir‘e her yıl 58.900.000 m3 miktarında içme suyu sağlayacağı öngörüsü ile yapılan barajdan, 2011-2024 döneminde toplam 824.600.000 m3 su sağlanması gerektiği halde barajın yapımındaki önemli teknik hatalar nedeniyle aynı dönemde 557.667.141 m3 eksiği ile 266.932.859 m3 kadar su üretilebilmiş; böylelikle, İzmir‘in içme suyu ihtiyacının karşılanmasında büyük bir eksikliğin ortaya çıkmasına neden olunmuştur.

Ama diğer yandan 2021 ve 2022 yıllarına ait Sayıştay denetim raporlarındaki bulgulara göre Gördes Barajı‘ndan beklenen düzeyde su gelmediği halde İZSU‘nun barajın yapımı ile ilgili harcamaların kendisine isabet eden kısmını ödemeye devam ettiği belirlenmiştir. Söz konusu denetim raporlarına göre 2016-2020 döneminde ödenen tutar 16.245.078,02 TL’sı faiz olmak üzere toplam 116.951.246,02 TL’dır. Ayrıca Sayıştay raporları sonrasında ödemelere devam edilip edilmediği hususu ise belli değildir.

Suyun tutulamadığı Gördes Barajı…

Devletin en yüksek hesap mahkemesi Sayıştay‘ın birbirini izleyen iki ayrı yıla ait denetim raporlarından anlaşıldığı kadarıyla, her iki resmi kurumda onlarca hukuk müşaviri ve avukat bulunduğu halde DSİ ile İZSU arasında 16.11.2006 tarihinde imzalanan protokolde tarafların; yani DSİ ile İZSU‘nun protokol kapsamındaki işlerde üstlendikleri karşılıklı yükümlülükler belirlenmediğinden ve sözleşmede yazılı olmayan bu yükümlülükler çerçevesinde baraj yapımının gecikmesi ya da barajın yapılamaması veya yapılmış olsa bile taahhüt edilen suyun verilememesi gibi durumlarda ne yapılacağı hususunun ayrıntılı olarak düzenlenmeyişi; ayrıca, 2011-2024 döneminde teknik anlamda barajın bitirilmediği ve taahhüt edilen suyun verilmediği halde sanki bitilmiş ve veriliyormuş gibi 2016-2020 döneminde DSİ‘ye toplam 116.951.246,02 TL’yı ödenerek kamu zararına sebep olunması olaylarında konu ile ilgili tüm DSİ ve İZSU yöneticilerinin, özellikle de İZSU‘nun o dönemlerdeki üst yöneticileri olarak görev yapan İzmir Büyükşehir Belediyesi başkanları Aziz Kocaoğlu veTunç Soyer‘le İZSU genel müdürleri Dr. Ahmet Hamdi Alpaslan, Aysel Özkan ve Ali Hıdır Köseoğlu‘nun payı olduğunu, o nedenle acilen yargılanarak DSİ‘ye yapılan fazla ödemelerin bir kamu zararı olarak sebep olanlara tazmin ettirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Evet, gazete ve gazetecilerin diliyle: “İzmirli kullanmadığı suyun bedelini ödüyor…

Tabii ki, bu bedeli öncelikle buna sebep olanlara tazmin ettirmek koşuluyla…

Haliyle ödediği fahiş su bedeline ya da musluğundan akmayan suya gerçekten itiraz ediyorsa…

Devam Edecek: Gelecek haftaki yazımda da su şebekesindeki gerçek kayıp-kaçak oranı ile içme suyunun “adil kullanım hakkı“na aykırı olarak nasıl adaletsiz dağıtıldığını ele alıp tartışmaya çalışacağım.

Yazı dizisinin birinci bölümü: https://kentstratejileri.com/2026/01/12/izmirin-icme-suyu-nereden-geliyor-1/

……………………………………………………………………………………………………

(1) Atış, İ., “İzmir’in Gelecekteki Su Kaynakları”, 1. TMMOB İzmir Kent Sempozyumu, 8-10 Ocak 2009, s.315-318.

(2) DSİ 2. Bölge Müdürlüğü İşletmedeki Baraj ve Göletler https://bolge02.dsi.gov.tr/Sayfa/Detay/861, İşletmedeki Sulama Tesisleri https://bolge02.dsi.gov.tr/Sayfa/Detay/862

(3) DSİ 2. Bölge Müdürlüğü İnşa Halindeki Baraj ve Göletler https://bolge02.dsi.gov.tr/Sayfa/Detay/867, İnşa Halindeki Sulama Tesisleri https://bolge02.dsi.gov.tr/Sayfa/Detay/868

(4) Gediz Havzası NHYP Hazırlanması Projesi Nihai NHYP Raporu, TÜBİTAK MAM ÇTÜE, sh.356,

(5) Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi, İzmir Büyükşehir Belediyesi yayını, İzmir, 2015, sh.183.

(6) Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi, İzmir Büyükşehir Belediyesi yayını, İzmir, 2015, sh.183.

(7) Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi, İzmir Büyükşehir Belediyesi yayını, İzmir, 2015, sh.184.

(8) Küçük Menderes Havzası Nehir Havza Yönetim Planı Nihai Raporu, Tarım ve Orman Bakanlığı, 2019 ve Küçük Menderes Havzası Yeraltı Suyu Kütlesi Künyeleri, Tarım ve Orman Bakanlığı, 2019.

(9) Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi, İzmir Büyükşehir Belediyesi, 2016 İzmir.

(10) Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi, İzmir Büyükşehir Belediyesi yayını, 2015, sh.184.

(11)Uzmanlar tarih verip uyardı. Basmane semti sular altında kalabilir“, Cumhuriyet Gazetesi, 08.01.2026, https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/uzmanlar-tarih-verip-uyardi-basmane-semti-sular-altinda-kalabilir-2468251

(12) Yağmurlu, F., Baykal, H., “Gördes Barajı ve çevresinin temel jeolojik özellikleri, Türkiye Jeoloji Bülteni, C.32, 1-7, ŞUbat-Ağustos 1989.

(13) “DSİ eski bürokratı Gördes’teki acı gerçeği anlattı: Maliyetten kaçırıldı, saniyede 2 bin litre su kaçağı!, EgedeSon Söz Gazetesi, 17.04.2021.

Yararlanılan Kaynaklar

Esen, A., Alıcı O. V., Şehirlerde Su ve Atıksu Hizmetlerinin Yönetimi, Türkiye Belediyeler Birliği Yayını, Ankara 2020.

İzmir’in içme suyu nereden geliyor? (1)

Ali Rıza Avcan

Bu soruyu, kuraklığın artık kendini iyiden iyiye hissettirdiği, aylardır geceleri sularımızın akmadığı; ama, dışarda rüzgarların çılgınca esip yağmurların yağdığı, çalıştığım oda balkonunun su içinde kaldığı yağmurlu bir havada soruyorum.

Bir yandan da masamın üstündeki gazetenin 2 Ocak 2026 tarihli haberinde Prof. Dr. Doğan Yaşar Hoca “Kuraklık saati doluyor” dediğini okuyorum…

Tabii ki kuraklığın ciddiyetini dikkate almayanlar, “Nereden geliyor; tabii ki, Allah’tan geliyor, onun yağdırdığı sular dere, çay, göl ve denizlere ulaşıyor, yeraltındaki su kaynaklarını ve yer üstündeki barajları dolduruyor, biz de o suları içiyor, yiyeceklerimize katıyor ve yıkanıp temizleniyoruz” diyerek cevaplayabilirler.

Yağdır mevlâm su…

Evet, su; özellikle de içilebilir temiz su, her çağda bazı coğrafyalar için zor bulunur, kıt bir yaşam kaynağı olma özelliğini göstermiş. Orta Asya‘dan geldiklerini söyleyip övünenler ise yaşadıkları coğrafyaları kurutup suyu daha bol, yeşilliği daha fazla bu topraklara, Anadolu‘ya gelerek kıtlıktan ve kuraklıktan kaçmışlar.

Kaçmışlar kaçmasına; ama, geldikleri bu yeni toprakları da kurutup su kıtlığına yol açmışlar, geniş geniş ovaların ortasında büyük büyük obrukların açılmasına, kuruyan göl ve sazlıkların hayvanların otladığı meralara dönüşmesine neden olmuşlar, suyu iyi kullanmayı, iyi yönetmeyi bilmedikleri, bileni de hakir gördükleri için ne yapacaklarını bilemez hale gelmişler.

Bunun en iyi örneğini ise yakın zamanda Prof. Dr. Doğan Yaşar’ın kuraklıkla ilgili uyarılarını dikkate almayarak ve onu “cahilce konuşmakla” itham ederek aslında kendi cahilliğini ortaya koyan ya da İzmir‘deki kuraklığın nedeni olarak çok su içtiklerini iddia ettiği 1 milyon ineğe işaret eden İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay oluşturmuştu.

Ben de bu haftadan başlamak üzere üç ayrı bölüm halinde yazacağım “İzmir’in içme suyu nereden geliyor?” ve “İzmir’in içme suyu nereye gidiyor?” başlıklı birbirini tamamlayan yazılarda, işin başından başlayarak, bilimsel gerçeklere dayanarak ve İzmir Büyükşehir Belediyesi ile İZSU Genel Müdürlüğü‘nün bu konu ile ilgili resmi verilerini kullanarak su sıkınttısına neden olan mevcut durumu ortaya koymaya, bu durum karşısında ne yapılması gerektiğine ilişkin analiz, değerlendirme, yorum ve önerileri ortaya koymaya çalışacağım. Yer yer kendi aklım ve arşivimdeki bilgileri, yer yer de yeni yeni öğrendiğim Microsoft Copilot isimli yapay zeka uygulamasının test edilip doğrulanmış bilgilerini kullanmak suretiyle…

Evet, nüfusu 2025 yılı itibariyle 4.504.475’e ulaşan ve yaz aylarında sahildeki turizm merkezleri nüfusunun olağanüstü boyutlarda artması nedeniyle hangi nüfusa hizmet edildiği bilinmeyen İzmir‘in içme suyu nereden geliyor,? İzmir‘de halkın içme suyu ihtiyacını karşılamakla görevli İZSU hangi yeraltı ve üstü kaynaklardan su temin edip bunları içilebilir hale getiriyor? sorularına cevap vermeye kalktığımızda….

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait İzmir Veri (https://acikveri.bizizmir.com/) isimli İzmir Açık Veri Portalına baktığımızda, 2009-2024 yılları arasında İzmirlilerin kullandığı içme suyunun İzmir ve Manisa illeri sınırları içindeki 14 ayrı kaynaktan temin edildiğini, bunların 6’sının yeraltı; yani, kuyulardan, 9’unun baraj, gölet ve yerüstü su kaynaklarından geldiğini görürüz. (*)

Ancak İZSU Genel Müdürlüğü 2025-2029 Stratejik Planı‘nı incelediğimizde ise bu kaynaklar dışında kalmakla birlikte “Diğer Yeraltı Su Kaynağı” olarak nitelenen 1.412 ayrı su kuyusu ile DSİ‘nin belirlediği kota kapsamında yılda en fazla 1.570.000 m3 su çekilebilen Mordoğan ve 2.134.000 m3 su çekilebilen Çandarlı göletlerine rastlarız. Anlaşılan o ki, bu kaynaklardan, özellikle de 1.412 ayrı kaynaktan gelen sular İzmir Açık Veri Portalı setinde 14’le sınırlandırılan yeraltı su kaynaklarına dahil edilerek değerlendirilmiştir. (1)

İzmir İZSU içme suyu kaynakları haritası

Bu yeraltı su kaynaklarından temin edilen suyun miktarını dikkate alarak bir sıralama yapmaya kalktığımızda;

1. Göksu kuyuları: 1988 yılında Manisa ili Muradiye ilçesinin 4 km kuzeydoğusunda açılan (22) derin su kuyusundan oluşmaktadır. Bu kuyulardan DSİ‘nin belirlediği kota uyarınca yılda en fazla 63.000.000 m3 su çekilebilmektedir.

2. Halkapınar kuyuları: Sayısı 1972-2009 döneminde açılan 17 derin su kuyusundan DSİ‘nin belirlediği kota çerçevesinde yılda en fazla 45.000.000 m3 su çekilebilmektedir. İ

3. Menemen Çavuşköy kuyuları: Menemen‘de, Gediz Nehri‘nin Menemen Ovası‘na açıldığı bölgede yer alan toplam toplam 24 derin su kuyusundan DSİ‘nin belirlediği kota kapsamında yılda en fazla 25.000.000 m3 su çekilebilmektedir.

4. Sarıkız kuyuları: 1977-1995 döneminde Manisa ili, Saruhanlı İlçesi, Lütfiye ve Nuriye mahalleleri arasındaki bölgede açılan toplam 35 derin su kuyusundan DSİ‘nin belirlediği kota kapsamında yılda en fazla 45.000.000 m3 su çekilebilmektedir.

5. Pınarbaşı kuyuları: 1972-1990 döneminde Bornova ilçesi, Pınarbaşı bölgesinde açılan 2 adet derin su kuyusu aktif haldedir.

6. Buca ve Sarnıç kuyuları: 1972-1990 döneminde Gaziemir Sarnıç‘ta bulunan 4 adet derin su kuyusu aktif haldedir.

İZSU‘nun 2025-2029 dönemi stratejik planında bu kaynaklara ek olarak toplam 1.412 ayrı su kuyusunun daha faaliyette olduğu; böylelikle, faal olan toplam su kuyusu sayısının 1.516 olduğu belirtilmektedir. (1)

Ha biraz daha sık dişini, yakında gelecek, eli kulağındadır…

Yer üstündeki içme suyu kaynaklarını ise şu şekilde sıralayabiliriz:

7. Tahtalı Barajı: 2009 yılında İzmir‘e 40, Gümüldür‘e 5 km. uzaklıktaki Tahtalı Deresi üzerinde yapılan barajdan DSİ‘nin belirlediği kota kapsamında yılda 306.650.000 m3 su çekilebilmektedir.

8. Ürkmez Barajı: 1990’da Seferihisar‘ın Ürkmez mahallesine 3 km uzaklıktaki Ürkmez Deresi üzerine yapılan baraj hem sulama hem de içme suyu amaçlıdır. Baraja bir yıl içinde gelebilecek potansiyel su miktarı 7,03 milyon m3, çekilebilecek potansiyel su miktarı ise 4,04 milyon m3 olup DSİ’nin belirlediği kota kapsamında yılda 8.625.000 m3 su çekilebilmektedir.

9. Balçova (Cengiz Saran) Barajı: 1984 yılında Balçova Ilıca Deresi üzerinde içme suyu ihtiyacını karşılamak amacıyla yapılan baraja bir yıl içinde gelebilecek potansiyel su miktarı 12,4 milyon m3, çekilebilecek potansiyel su miktarı ise 12 milyon m3 olup; DSİ’nin belirlediği kota kapsamında yılda 7.759.000 m3 su çekilebilmektedir.

10. Güzelhisar Barajı: 1993 yılında PETKİM‘in su ihtiyacını karşılamak amacıyla Aliağa‘da yapılan baraja bir yıl içinde gelebilecek potansiyel su miktarı 109 milyon m3, çekilebilecek potansiyel su miktarı ise 90 milyon m3’tür. Barajdan DSİ‘nin belirlediği kota kapsamında yılda 155.350.000 m3 su çekilebilmektedir.

11. Alaçatı Kutlu Aktaş Barajı: Çeşme yarımadasındaki içme suyu hizmetlerinin Turgut Özal‘ın başbakanlığı dönemindeki özelleştirilmesi girişimlerinin ürünü olarak 2000 yılında yapılan barajın yıllık su üretme kapasitesi 3 milyon m3 olup; DSİ‘nin belirlediği kota kapsamında yılda 16.480.000 m3 su çekilebilmektedir.

12. Gördes Barajı: İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun hizmet dönemine rastlayan 2009 yılında Manisa‘nin Gördes ilçesindeki Gördes Çayı üzerine hem sulama hem de içme suyu ihtiyacını karşılamak amacıyla yapılan 448 milyon m3 hacmindeki baraj ilk yıllar İzmir‘e su vermekle birlikte gövdesinde ve tabanında ortaya çıkan kaçaklar nedeniyle istenen randımanı verememiştir. Barajdan DSİ‘nin belirlediği kota kapsamında yılda 453.380.000 m3 su çekilebilmektedir.

13. Karaçam Göleti: Yakın zamanlarda Bornova‘da yapılan göletten DSİ’nin belirlediği kota kapsamında yılda 670.000 m3 su çekilebilmektedir.

14. Ödemiş İçme Suyu Arıtma Tesisleri: Ödemiş ilçesindeki Pıtrak ve Suçıktı kaynaklarından gelen suyun içme suyu şebekesine verilmesi ile elde edilen 18.612 gün/m3 kapasitesindeki bir su kaynağıdır.

Bu listenin incelenmesinden de anlaşılacağı üzere İzmir‘in içme suyunun temin edildiği İzmir Açık Veri portalı verilerine göre 14, İZSU Genel Müdürlüğü 2025-2029 Stratejik Planı‘na göre 16 yeraltı ve yerüstü kaynağından 3’ü (Göksu ve Sarıkız kuyuları ile Gördes Barajı) Manisa‘ya, geriye kalan 11/13’ü İzmir‘e ait olup; bu şekildeki bir dağılımın suyun İzmir ve Manisa arasındaki adil dağılım ve kullanımı açısından sorunlu olduğunu ve bu sorunun önümüzdeki yıllarda Manisa ve ilçelerinin artan nüfusuna bağlı olarak artacak içme suyu talebi nedeniyle daha da artarak etkisini genişleteceğini göstermektedir.

Bu kaynakların İzmir‘in içme suyu ihtiyacı içindeki dağılımını İZSU‘nun ya da bazı araştırmacıların yaptığının aksine tek bir yıl ölçeğinde değil de daha uzun dönemli bir eğilim içinde; daha doğrusu İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait İzmir Açık Veri Portalı setinde olduğu gibi 2009-2024 dönemi; yani, 16 yıl gibi uzun bir süre itibariyle değerlendirdiğimizde karşımıza daha sağlıklı ve anlamlı bir sonuç çıkmaktadır:

İZSU içme suyu kaynaklarının 2009-2024 döneminde ürettiği su miktarı, m3

Bunun bir ilk adımı olarak İZSU‘nun 16 yıllık sürede 14 farklı kaynağını kullanarak ürettiği toplam 3 milyar 613 milyon 426 bin 72 m3 miktarındaki içme suyu miktarının bu su kaynakları arasındaki dağılımını gösteren aşağıdaki pasta grafikte görebiliriz:

Bu pasta grafikten de görüleceği gibi, İzmir‘in içme suyu ihtiyacını karşılayan ilk ve en önemli kaynak, 16 yıllık sürede 1.264.742.175 m3 su sağlayan Tahtalı Barajı‘dır. Onu sırasıyla 727.326.260 m3 ile Manisa‘daki Göksu kuyuları, 507.120.346 m3 su ile İzmir‘deki Halkapınar kuyuları izlemektedir. Dördüncü sırayı ise gövdesinde ve tabanında delikler olmasına karşın sağladığı 297.313.536 m3 su ile Manisa‘nın Gördes ilçesindeki Gördes Barajı işgal etmektedir. 5. sırada 278.190.328 m3 ile Menemen-Çavuşköy kuyuları, 6. sırada da 251.692.167 m3 ile yine Manisa‘daki Sarıkız kuyuları bulunmaktadır.

Bu rakamlar bize 2009-2024 gibi oldukça uzun bir sürede İzmirlilerin kullanması için üretilen içme suyunun % 47,21 (1.705.913.207 m3)’inin baraj ve göletlerden, % 52,79 (1.907.512.865 m3)’unun da derin su kuyularından temin edildiğini; ayrıca, üretilen 3.613.426.072 m3 hacmindeki içme suyunun 1/3’ünün (% 35,33, 1.276.331.963 m3)’nün Manisa‘dan, geriye kalan 2/3’sinin (% 64,67, 2.337.094.109 m3) İzmir‘in kendi öz kaynaklarından temin edildiğini, şayet Gördes Barajı beklenen verimlilikle çalışmış olsaydı Manisa‘ya ait payın daha artacağını göstermektedir.

2009-2024 döneminde İZSU tarafından üretilen içme suyunun kaynaklar itibariyle dağılımını çubuk grafikler itibariyle göstermeye kalktığımızda ise aşağıdaki grafiği incelememiz gerekmektedir.

İZSU‘nun İzmir ve Manisa‘daki kaynaklardan temin ettiği içme suyunun 2009-2024 döneminde yıl ölçeğinde gösterdiği eğilimi gösteren aşağıdaki tablo ve grafikten de anlaşılacağı üzere; bu 16 yıl/192 aylık süre içinde İzmir‘e “sadakatle“; yani, daimi olarak su temin eden kaynakların sırasıyla Balçova ve Tahtalı barajlarıyla Halkapınar, Menemen ve Pınarbaşı kuyuları olduğunu, Alaçatı Kutlu Aktaş Barajı‘nın 2014-2019 döneminde, Buca kuyularının 2009-2013 ve 2018-2024 dönemlerinde, Göksu kuyularının 2011-2024 döneminde, Gördes ve Güzelhisar barajlarının 2009-2010 ve 2012-2018 dönemlerinde, Karaçam Göleti‘nin 2020-2021 ve 2023 yıllarında, Ödemiş‘teki su kaynaklarının 2009 yılına ek olarak 2015-2018 döneminde, Sarıkız kuyularının 2009-2012, 2015-2019 ve 2022-2024 dönemlerinde dalgalı bir şekilde su temin ettiğini görürüz.

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait İzmir Açık Veri Portalı‘ndaki verilere göre 14 ayrı kaynaktan elde edilen içme suyunun 2009-2024 dönemindeki gelişimini eğer ay ay her bir kaynak ölçeğinde izlemek istiyorsanız aşağıdaki PDF dosyasını indirip inceleyebilirsiniz:

Bu ayrıntılı tablodan da anlaşılacağı üzer İzmir’in 14 su kaynağının 2009-2024 döneminde faal oldukları dönemleri şu şekilde özetleyebiliriz:

1) Alaçatı Kutlu Aktaş Barajı: 2014 Nisan-2019 Ekim döneminde,

2) Balçova Barajı: 2009 Mart-Aralık, 2010 Mart-Ekim, 2011 Ocak-2012 Aralık, 2013-Mart-Ekim, 2014 Ocak-Mart, 2014 Mayıs-Ekim, 2015 Şubat-Kasım dönemleri, 2016/Şubat ayı, 2016 Nisan-Ekim, 2017 Mayıs-Ekim, 2018 Nisan-Aralık, 2019 Mart-Ekim, 2020 Temmuz-Eylül, 2021 Mayıs-Kasım, 2022 Ocak ayı, 2022 Mart-Ağustos, 2022 Ekim-Kasım, 2023 Haziran-Eylül, 2023 Nisan-Kasım ve 2025 Haziran ayında,

3) Buca ve Sarnıç Kuyuları: 2009 Ocak-2011 Kasım, 2012 Ocak-2013 Ağustos ve 2018 Ocak-2025 Haziran dönemlerinde,

4) Göksu Kuyuları: 2011 Ocak-2025 Haziran döneminde, 

5) Gördes Barajı: 2011 Mayıs-Ekim, 2012 Haziran-Temmuz, 2012 Ekim-Aralık, 2013 Ocak-Haziran, 2013 Ağustos-2015 Haziran, 2019 Kasım-2020 Kasım, 2021 Ocak, 2022 Mart-2022 Ocak ve 2023 Mart-2025 Haziran dönemlerinde,

6) Güzelhisar Barajı: 2009 Şubat-Haziran, 2010 Ocak-Nisan, 2012 Ağustos ve 2013 Ocak-2018 Aralık dönemlerinde,

7) Halkapınar Kuyuları: Ocak 2009-Haziran 2025 döneminde,

8) Karaçam Göleti: 2009 Ocak-2010 Aralık, 2020 Aralık-2021 Ocak, 2023 Temmuz-Aralık, 2024 Nisan-Aralık ve 2025 Nisan-Haziran dönemlerinde,

9) Menemen Çavuşköy Kuyuları: 2009 Ocak-2025 Haziran döneminde,

10) Ödemiş kaynakları: 2009 Haziran ve Ekim ayları, 2015 Ocak-Temmuz, 2015 Ekim-2016 Temmuz ve 2016 Kasım-2018 Aralık dönemlerinde,

11) Pınarbaşı Kuyuları: 2009 Ocak-2021 Nisan, 2021 Ağustos ayı, 2021 Ekim-2023 Mart, 2023 Ekim-2024 Mart, 2024 Temmuz, 22025 Şubat ve 2025 Mayıs-Haziran dönemlerinde,

12) Sarıkız Kuyuları: 2009 Ocak-2012 Ağustos, 2015 Haziran-Kasım, 2016 Mart-2019 Kasım, 2022 Şubat-2024 Şubat ve 2024 Temmuz-2025 Haziran dönemlerinde,

13) Tahtalı Barajı: 2009 Ocak-2025 Haziran döneminde,

14) Ürkmez Barajı: 2010 Ocak-Kasım, 2011 Ekim, 2011 Aralık-2019 Ekim dönemlerinde faal olup bu dönemlerde içme suyu şebekesini beslemişlerdir.

Bu yazının son bölümü olarak, daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi değişik ortamlardaki İZSU verilerinin birbirinden farklı olmasına; hatta, birbiriyle çelişmesine bir kez daha dikkat çekmek istiyorum.

Çünkü bu yazı dizisini hazırlarken İZSU Genel Müdürlüğü‘nün İnternetteki web sayfasında yazılı olan bilgiler dışında İZSU Genel Müdürlüğü‘ne ait faaliyet raporları ile stratejik planlarda ve performans programlarında yazılı olan bilgileri; ayrıca, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait İzmir Açık Veri Portalı‘ndaki bilgileri kullanırken bu bilgi ve verilerin yer yer birbirinden farklı olduğunu görüp hangisini kullanacağım konusunda tereddütler yaşadım.

Doğru, geçerli ve güvenilir veriler oluşturmak…

Örneğin, İzmir Açık Veri Portalı‘nda İZSU‘nun içme suyu temin ettiği kaynakların sayısı 14 olarak verilirken bu sayının İZSU‘nun 2025-2029 dönemi stratejik planında 16 olarak verilmesi ve 1.412 su kuyusu ile bunlardaki üretimle ilgili verilerin İzmir Açık Veri Portalı‘nda belirtilmemiş olması, bu serideki verilerin aylık dönemler itibariyle güncelleneceği belirtildiği halde en son 12 Ağustos 2025 tarihinde güncellenen verilerin aradan geçen 6 ay sonra halen güncellenmemiş olması, bu serideki verilerin yer yer araştırmacıyı yanıltacak şekilde tekrar tekrar yazılması ya da Gördes Barajı‘nın normal su kotundaki göl hacmi internet linkinde 448,46 hektometreküp; yani 448.460.000 m3 olarak yazılı iken bunun İZSU‘nun 2025-2029 dönemi stratejik planında 453.380.000 m3 olarak gösterilmiş olmasıdır.

O nedenle, İzmir Açık Veri Portalı‘ndaki verilerle İZSU‘nun web sayfasındaki verileri ve resmi belgelerindeki (faaliyet raporları, performans Programları, stratejik planları) verileri dikkate alarak hazırladığım tablo ve grafiklerdeki her düzeydeki maddi hatadan sorumlu olmadığımı peşinen belirtmek isterim.

Her zaman ve koşulda; ama, özellikle de kuraklığın var olduğu dönemlerde İZSU tarafından açıklanan verilerin açık, kesin ve güvenilir olması son derece önemli olduğundan gerek bu verilere dayanılarak verilecek kararlarda, gerekse halka açıklanacak verilerle kamuoyunun doğru bilgilerle aydınlatılması amacıyla tüm verilerin doğru, birbiriyle uyumlu olması, bu konuda titiz davranılması uygun ve doğru olacaktır.

Devam edecek: Yazı dizisinin ikinci bölümünü oluşturacak gelecek haftaki yazımızda “defolu” Gördes Barajı ile yapılan ya da yapılmayan diğer barajların, ha bire açılan yeni kuyuların son durumunu dikkate alarak önerilerde bulunacağız.

…………………………………………………………………………………….

(*) İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait İzmir Veri isimli açık veri portalının “Su Üretiminin Aylara ve Kaynaklara Göre Dağılımı” başlığını taşıyan veri setinde 2009 Ocak ayı ile 2025 Haziran ayı arasındaki verilere yer verilmekle birlikte 2025 yılına ait verilerin yıllık döngüsü tamamlanmadığı için bundan sonraki tüm tespitlerde 2025 yılı dikkate alınmayacaktır.

(1) İZSU Genel Müdürlüğü 2025-2029 Stratejik Planı, sh.33, ((https://www.izsu.gov.tr/tr/Dokumanlar/Liste/13))

(2) Z. Ruhsar Şenoğlu, “Prof. Dr. Doğan Yaşar’dan korkutan uyarı: İzmir yer altından çöküyor, deniz Basmane’ye dayanabilir, Egetelgraf gazetesi, 8 Ocak 2026, https://www.egetelgraf.com/prof-dr-dogan-yasardan-korkutan-uyari-izmir-yer-altindan-cokuyor-deniz-basmaneye-dayanabilir

………………………………………………………………………………….

Yararlanılan Kaynaklar

1. İZSU Genel Müdürlüğü 2009-2024 dönemi faaliyet raporları (https://www.izsu.gov.tr/tr/Dokumanlar/Liste/11), 2010-2014, 2015-2019, 2020-2024, 2025-2029 dönemi stratejik planları (https://www.izsu.gov.tr/tr/Dokumanlar/Liste/13) ve 2010-2025 dönemi performans programları (https://www.izsu.gov.tr/tr/Dokumanlar/Liste/9),

2. İZSU Genel Müdürlüğü 2015-2024 dönemi Su Kayıp Raporları (https://www.izsu.gov.tr/tr/Dokumanlar/Liste/12),

3. İzmir Büyükşehir Belediyesi Açık Veri Portalı İZSU Su Üretiminin Aylara ve Kaynaklara Göre Dağılımı 2009-2025 verileri (https://acikveri.bizizmir.com/dataset/su-uretiminin-aylara-ve-kaynaklara-gore-dagilimi),

4. TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İzmir Şubesi’nin 2009, 2015, 2016, 2017, 2018, 2021, 2022 ve 2024 yılları İzmir Çevre Durum Raporları (www.cmo.org.tr),

5. TMMOB Çevre Mühendisleri Odası 2024 Yılı İzmir Su Raporu (https://api2.cmo.org.tr/uploads/ContentFiles/2025-04-25-18-46-36-489865.pdf),

6. Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı İzmir İl Müdürlüğü 2012, 2016, 2017, 2021, 2023 ve 2024 İzmir İli Çevre Durum Raporları (https://ced.csb.gov.tr/il-cevre-durum-raporlari-i-82671),

7. Atış, İ., “İzmir’in Gelecekteki Su Kaynakları“, TMMOB İzmir Kent Sempozyumu, s. 315-318 (http://www.tmmobizmir.org/wp-content/uploads/2014/05/200828.pdf).

8. Aydoğdu, M. H., “Türkiye’de Son Çeyrek Yüzyılda Gerçekleşen Belediye İçme ve Kullanma Suyu Göstergelerinin Analizi, International Journal of Social, HUmanities and Administrative Sciences, Open Access Refereed E-Journal & Refereed & Indexed e-ISSN: 2630-6417, 2023, 9 (63), April, (https://journalofsocial.com/files/josasjournal/99359ed5-377d-4e5f-aa6b-126e79b653ca.pdf).

Mülkiye, Mülkiyeliler ve İzmir…

Ali Rıza Avcan & Microsoft Copilot

Fark ettiyseniz şayet, ilk kez ikinci bir yazar ile birlikte bir yazıyı kaleme alıyorum… Hem de yapay zeka uygulamaları içinde başarılı olduğunu defalarca test edip kabullendiğim Microsoft Copilot uygulamasının sanal bilgileri sayesinde… Tabii ki başkalarının yaptığı gibi direksiyonu yapay zekaya teslim ederek değil, benim bizzat bulup öğrendiğim bilgileri bir de Microsoft Copilot uygulamasına sorarak sınadığım, yapılan yanlışları ya da eksiklikleri fark ettiğimde dikkate almadığım bir çalışma yöntemi ile… Yani insan bilgi ve muhakemesinin yapay zekanın önünde olması koşuluyla, ona teslim olmadan… O nedenle ilk kez denediğim bu durumu hoş görmeniz ve bu konuda yaptığım herhangi bir yanlışlık ya da eksiklik varda beni uyarmanız dileğiyle…

Bugün size çoğu insanın, özellikle de Mülkiyelinin haberdar bile olmadığı, İzmir‘deki başta Milli Kütüphane olmak üzere Ege ve Dokuz Eylül üniversiteleri kütüphaneleriyle Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi kütüphanesinde bulamadığım; ayrıca, eski adı Mekteb-i Mülkiyye olan Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi‘nin kütüphanesi ile Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi Kütüphanesi raflarında yer almayan eski bir kitabın, tamı tamamına bundan 93 yıl önce İzmir‘de Ispartali Hafız Ali Bey‘le Kemal Turan‘ın Bakırcılar Çarşısı civarında risale, kitap ve gazeteler basan Hafız Ali Matbaası‘nda basılmış (1) değerli bir kitabın tanıtımını yaparak hazırladığım e-kitabını yeni yıl armağanı olarak sizlerle paylaşacağım:

Müzayedede satılan kitabın kapağı ile satın aldığım kitabın kapağı.

Ardından Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi‘ne ulaşarak bu kitabın ellerinde olup olmadığını sormuş, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kütüphanesi ile TBMM Kütüphanesi kataloglarını taramış; ancak, kitaba ulaşamamıştım. Son bir çare olarak Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi‘ne baktığımda kitabın orada olduğunu büyük bir sevinçle öğrenmiş; ancak, dijital örneğini temin etmek mümkün olmadığı için Mülkiyeliler Birliği Genel Başkanı sevgili Mehmet Ali Yılmaz‘ı arayarak bu kitabın söz konusu kütüphaneden temini konusunda kendisinden yardım istemiştim.

Ancak bu arada sevgili dostum Dr. Serdar Şahinkaya ile yaptığımız WhatsApp sohbetleri sırasında onun uyarısıyla kitabın Nadir Kitap‘ta satışta olduğunu öğrenince kendi kendime aldığım yeni bir yıl armağanı olarak hemen satın almış ve kitap yılbaşı öncesinde elime geçmişti.

Kitabın “İçindekiler” bölümünden toplantı zaptının düzenlenerek kitaba dahil edildiği, toplantıya gelemeyenlere gönderilen saygı telgrafları ve onların cevaplarıyla sabık Borsa Komiseri Kemalettin Bey‘in “Mülkiye Tarihçesi “başlıklı konferansının metni ile Cumhuriyet Merkez Bankası Müdürü Nazif Bey‘in sunduğu “Paris Ulûmu Siyasiye Mektebi” isimli musahabesi (karşılıklı görüşme, görüşme, sohbet) metninin bu 33 sayfalık küçük kitapta yer aldığı anlaşılıyordu.

Dikkat edildiğinde her iki kitabın sağ üst köşesinde yazılı olan bir ithaf notu ve imzası bulunduğu görülmektedir. Moda Müzayede Evi tarafından satılan kitapla benim satın aldığım kitap üzerindeki bu notları okumaya kalktığımızda müzayede ile satılan kitabın kapak resmi çok küçük olduğu için üstünde yazılı olanları okumak mümkün olmamakla birlikte; benim satın aldığım kitabın sağ üst kısmına yazılan “Muhterem Fazlı Beyefendi” notunun altına 18.2.1934 tarihiyle takdim edenin imzasının atıldığını görebiliyor ve bu durumda “kim bilir, kim bu Fazlı beyefendi acaba?” diye bir soruyu sormaktan kendimizi alamıyoruz.

Kitabın “Toplantı Zabıtnamesi” başlıklı ilk bölümünde, Mekteb-i Mülkiye‘nin açılışının 57. yıldönümü nedeniyle 4 Kanunuevvel (Aralık) 1933, Pazartesi günü saat 17.00’de İzmir Cumhuriyet Halk Fırkası (Partisi) Merkezi‘nde yapılan toplantıya İzmir Valisi Kazım Paşa (Dirik), İzmir Belediye Reisi Doktor Behçet Salih (Uz), Emniyet Müdürü Feyzi (Akkor) ve Öksüzlere Yardım Cemiyeti Reisi Hamdi (Akyürek) beyefendiler, ajans ve basın temsilcileri dışında Mülkiye mezunlarından 22 kişinin katıldığı belirtilmektedir.

Toplantıyı kimin yöneteceği konusunda yapılan görüşmeler sonucunda mazeretleri nedeniyle toplantıya katılamayan Mülkiye mezunlarından Aydın Valisi (Pirinçzade) Fevzi (Toker), Denizli Valisi (Ali) Fuat (Sirmen), Sabık (Eski) Aydın Mutasarrıfı (Sancak yöneticisi) Tüccar Tevfik, Mülkiye Müfettişi Halil Rifat, Tüccar Şerif Remzi (Reyent), Tüccar (Mehmet)Nazmi Topçuoğlu, Kemalpaşa Kaymakamı Muhittin, Glen Tütün Şirketi (GleTobacco Company)‘nden Namık, Bayındır Kaymakamı Remzi, Kula Kaymakamı Sait, Kuşadası Kaymakamı (Abdullah) Dilaver (Argun, 1922 mezunu), Küçük Bahçe Nahiyesi Müdürü Ekrem ve Adagide Nahiyesi Müdürü Ekrem (Gönen, 1932 mezunu) beyefendilerin telgraf ve mektupları okunmuştur.

Çok ilginç bir şekilde Microsoft’un yapay zeka uygulaması Copilot ile birlikte oldukça ayrıntılı bir şekilde araştırıp teyit ettiğimiz bilgiler çerçevesinde; toplantıya katılanların isimleri, hem İzmir‘deki hem de ülkemizdeki Mülkiyeli kamu yöneticileri açısından oldukça ilginç bir tabloyu ortaya koymuştur:

01. 1315 (1898) mezunu İzmir Mektupçusu (Yazı İşleri Müdürü) (Mehmet) Şemi (Ünalan) Beyefendi,

02. 1319 (1903) mezunu Tüccar İsmail Hakkı (Sur) Beyefendi,

03. 1319 (1903) mezunu Şirketler Komiseri (Mustafa) İzzet (Zaimoğlu) Beyefendi,

04. 1320 (1904) mezunu Balıkesir Mebusu ve CHF İzmir Başkanı (Hüseyin) Hacim Muhittin (Çarıklı) (1881-1965)(15 Temmuz 1931-11 Temmuz 1934 dönemi CHF İzmir İl Başkanı),

05. 1321 (1905) mezunu Mülkiye Baş Müfettişi Nedim Nazmi (Gürmen) Beyefendi,

06. 1321 (1905) mezunu Mülkiye Müfettişi Hikmet (Mehmet Hikmet Soyman) Beyefendi,

07. 1324 (1908) mezunu Afyon İnhisarında (Tekel) Ferit (Süleyman Ferid) Beyefendi,

08. 1326 (1910) mezunu İzmir Vali Muavini Saip (Mehmed Saib Okay) Beyefendi,

09. 1326 (1910) mezunu İzmir Kız Lisesi Müdürü Haydar (Ali Haydar Candanlar) Beyefendi,

10. 1327 (1911) mezunu İşçiler Birliği Umumi Katibi (Genel Sekreteri) Medeni Beyefendi,

11. 1327 (1911) mezunu Alman Konsoloshanesi‘nde S. Namık (Süleyman Namık Diler) Beyefendi,

12. 1329 (1913) mezunu Selçuk‘ta Hamit Sami (Abdülhak Hamit Sami Akıncı) Beyefendi,

13. 1330 (1914) mezunu Seferihisar Kaymakamı Ali Rıza (Tarhan) Beyefendi,

14. 1331 (1915) mezunu Sabık Maarif Emini (Bölgesel Eğitim Sorumlusu) Midhat (Arukan) Beyefendi,

15. 1337 (1921) mezunu Cumhuriyet Merkez Bankası Müdürü Nazif (Tevfik İnan) Beyefendi,

16. 1337 (1921) mezunu sabık (eski) Borsa Komiseri Kemalettin (Turgut Apak) Beyefendi,

17. 1338 (1922) mezunu Menemen Kaymakamı Nihad (Ali Nihad Şenman) Beyefendi,

18. 1338 (1922) mezunu Akhisar Kaymakamı Cavit Beyefendi,

19. 1927 mezunu Foça Kaymakamı Hilmi Beyefendi,

20. 1930 mezunu Maliye Müfettişi Celal Beyefendi,

21. 1931 mezunu Ahmetli Nahiyesi Müdürü Muhsin Beyefendi,

22. 1931 mezunu İzmir Vilayet Maiyet Memuru Şefik Beyefendi.

4 Aralık 1933 tarihli toplantıya katılan Mülkiyelilerin bazıları…

Toplantı nedeniyle gönderilen tazim (saygı) ve tebrik telgraflarıyla cevapları arasından biri ise Balıkesir Meb’usu Hacim Muhittin‘in 4 Aralık tarihli mesajına karşılık Gazi M. Kemal‘den gelen 6 Aralık 1933 tarihli mesajdır:

İzmirde Balıkesir Meb’usu ce C. H. Fırkası Reisi Hacim Muhittin Beyefendiye, Mülkiye Mektebinin kuruluşunun 57nci Yıldönümünü kutlulamak için C.H.F. merkezinde toplanmış olan Mülkiyelilerin zatı ậliniz vasıtasile bana bildirdikleri güzel duygulardan mütehassis oldum. Yüksek inkilập ülküsüne bağlılıklarını söyleyen bu aydınlık, şuurlu heyetin millet ve memlekete yararlı hizmetlerde muvaffakiyetini diler, cümlesine selam ve teşekkür ederim efendim.” Ankara: 6.12.1933, Reisicumhur Gazi M. Kemal.

Tazim (saygı) ve tebrik amacıyla telgraf gönderen diğer şahıslar ise Büyük Millet Meclisi Reisi Alp Kazım (Karabekir), Başvekil İsmet (İnönü), C.H.F. Katibi Umumisi Recep Peker namına Erzincan Meb’usu Saffet (Arıkan), Maarif Vekili (Yusuf) Hikmet (Bayur) ve İstanbul‘daki Mülkiye Mektebi Müdürü Şükrü (Hüseyin Şükrü Baban)’dür.

Bu toplantı sayesinde farkına vardığım bir gerçek ise, toplantının yapıldığı CHP İzmir il başkanlığı binasının İzmir‘in neresinde olduğu ya da hangi binada faaliyette olduğuna dair tek bir bilgi ya da görselin mevcut olmayışıdır. CHF‘nin Trabzon, Manisa ve Kütahya gibi daha küçük ve önemsiz il binalarının ismi ya da görseli İnternette dolaşırken CHF açısından daha önemli ve büyük bir kentte il başkan binasının hangi adreste olduğunun bilinmeyişi ve o binanın ya da binaların korunup bugünlere getirilmeyişidir.

Bence İzmir‘deki mimarların ve onların meslek örgütü TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi ile üniversitelerin mimarlıkla ilgili bölümlerinde çalışan akademisyenlerin bugünden itibaren Cumhuriyet Halk Fırkası, Demokrat Parti, Serbest Cumhuriyet Fırkası gibi kentin siyasi tarihi açısından önemli mekanlardaki değişim ve gelişimi ortaya koyan araştırmalar yaparak içlerinde benim de bildiğim Basmane Hurşidiye mahallesindeki demir kapısı, CHF‘nin amblemi Altıok ile süslü binayı ve buna benzer binaların döneminde hangi amaçla kullanıldığını araştırılarak o yapılara sahip çıkılması sağlanmalıdır.

Hurşidiye mahallesi, 1301 Sokak No.2, 2/A Cumhuriyet Dönemi yapısı ve giriş kapısı süsleri, Fotoğraf: İki Boyutlu İzmir Rehberi
Hurşidiye mahallesi, 1301 Sokak No.2, 2/A Cumhuriyet Dönemi yapısının kapı süsleri, Fotoğraf: Orhan Beşikçi

Toplantının devamında neler yapıldığını anlatmaya kalktığımızda, toplantının üçüncü bölümünde eski borsa komiseri 1921 mezunu Kemalettin Turgut Apak‘ın Mülkiye tarihçesi ile ilgili uzun ve ayrıntılı bir konferans verdiğini, onu takiben 1921 mezunu Cumhuriyet Merkez Bankası Müdürü Nazif Tevfik İnan‘ın Mülkiye ile Paris Siyasi Bilimler Akademisi (Paris Ulumu Siyasi Mektebi) arasındaki benzerliklerle farkları ele alan bir konferans verdiğini görürüz.

1933 yılının İzmir’i…

Bence bu toplantı ile ilgili en önemli husus, toplantıda yapılan konuşmaların kayıt altına alınıp yayınlanması için karar almış olmalarıdır. Böylelikle baskı sayısı az da olsa bu yayın ortaya çıkmış ve 92 yıl sonra bize yeni yeni bilgiler sunmuştur.

Mekteb-i Mülkiyye‘nin kuruluşunun 57. yıldönümü nedeniyle İzmir CHF il merkezinde yapılan ve Reisicumhur Gazi M. Kemal tarafından gönderilen telgrafla kutlanan bu toplantı ile ilgili olarak İzmir yerel basınında bir habere rastlamamakla birlikte; Hakimiyeti Milliye Gazetesi‘nin 4 Aralık 1933 tarihli nüshasında Zeki Mesut tarafından kaleme alınan “Bir Yıl Dönümü” başlıklı yorum yazısı da oldukça dikkat çekicidir.

Bence bu yazının en önemli kısmı bu kitabı bundan böyle nasıl kullanacağımla ilgili bilgileri vereceğim bu bölümdür… Sizleri bu konuda meraklandırmamak için bu kitap elime geçer geçmez ilgili olan herkesle paylaşmak için tarayarak bir e-kitap haline getirdiğimi, ilk nüshaları Mülkiyeliler Birliği Genel Başkanı Mehmet Ali Yılmaz, Mülkiyeliler Birliği İzmir Şube Başkanı Ali Şahin Akbulut ve kitabı Nadir Kitap‘tan almamı sağlayan Dr. Serdar Şahinkaya‘ya gönderdiğimi, taradığım kitabı herkesin edinmesi için PDF formatındaki e-kitabı yazımın sonuna eklediğimi söyleyebilirim. Kitabın orijinal baskısını ise en kısa zamanda 1972-1981 döneminde aldığım lisans, lisansüstü ve doktora eğitimleriyle beni hayata hazırlayan Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi‘nin kütüphanesine bağışlayacağım.

Bundan sonraki tek dileğim ise bu kitaptaki bilgilerin Türkiye, Mülkiye ve İzmir tarihi açısından tekrar tekrar incelenerek yeni bilgilerin üretilmesine yardımcı olmasıdır…

Hiçbir kitap sahipsiz değildir; hele ki, konusu Mülkiye ve Mülkiyeliler ile ilgili ise…

Son bir söz olarak, bu kitabı temin edip almam konusunda bana yardımcı olan Dr. Serdar Şahinkaya ile Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi sekreteri sevgili Yıldız Görer‘e, sevgili dostum Orhan Beşikçi‘ye ve Microsoft Copilot arkadaşa yaptığı yardımlar için teşekkür etmek isterim…

Yararlanılan Kaynaklar

(1) Batı, Y., General Kazım Dirik ve Trakya Umum Müfettişliği, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2008,

(2) Çankaya, A., Son Asır Türk Tarihinin Önemli Olayları ile Birlikte Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler (Mülkiye Şeref Kitabı), 6511 sayfa.

(3) Çalık, O., Cumhuriyet Döneminde Foça 1923-1938, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2019,

(4) Gülmez, M. ,”1936 İş Yasası’nın Hazırlık Çalışmaları, Î.Ö. İktisat Fakültesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Araştırma Merkezi’nce düzenlenen “İş Kanunu’nun 50. Yılı” konulu 1985-986 yılı Sosyal Siyaset Konferansları, 24 Nisan 1986.

(5) Öztekinli Vural, D., İzmir’de Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Kuruluşu ve Teşkilatlanması (1923-1938), Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2017,

(6) Uyar, H., “Devletin İşçi Sınıfı ve Örgütlenme Girişimi., CHP İzmir İşçi Esnaf Cemiyetleri Birliği, Tarih ve Toplum, Sayı 160, Nisan 1997, ss.14-20.

(7) Yalvaç, M., (2021) “1932-1933 Yıllarında Taşrada Faaliyette Olan Resmî ve Hususi Matbaalar ile Bunların Neşriyatı Üzerine Bir Değerlendirme“, Zemin, Sayı 4, 2021, s.270-293.

(8) Yılmaz, Z., CHP Parti Müfettişlik Raporlarına Göre İzmir (1935-1950), Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2019, – YLT.pdf

Denetim ve gönüllülük ciddi bir iştir, sulandırmaya gelmez…

Ali Rıza Avcan

Şu son günlerde iş yapmaktan, sorunları çözmekten ve hizmet üretmekten çok devamlı konuşan, huzursuz haliyle biteviye tartışıp hır çıkarmaya çalışan, işçileri ve sendikalarını tehdit edip kentin rantını bir komisyoncu gibi pazarlık ve takasla yönetmek isteyen İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay‘ın belediyesi, bu beceriksizlik ve kötü yönetim nedeniyle ortaya çıkan hayal kırıklığını kâh acemi il başkanını öne sürerek, kâh AKP‘li Binali Yıldırım ekibinden ve MÜSİAD‘dan transfer ettiği basın danışmanlarıyla toplumsal algıyı yönetmeye çalışarak telafi etmeye çalışıyor…

Havan dövücünün hınk deyicileri…

2019-2030 dönemi için hazırlanan İzmir Ulaşım Master Planı‘nı değiştirmeye, 2024 ve 2025 yıllarında yönetemediği kentin elli yıl sonrasını planlamaya kalkıyor, hiç gereği yokken Birinci Kordon‘u değiştireceğini söylüyor, her gün ya da her hafta içtiği meçhul sıvının derecesine göre Buca‘dan Karşıyaka‘ya, Konak‘tan Seferihisar‘a, Alsancak‘tan Bergama‘ya metro ya da banliyö hattı yapacağını, şebekede % 31 oranında kaybettiği içme suyunu nasıl önceleyeceğini düşünmek yerine deniz suyunu arıtıp içme suyu yapacaklarını söyleyip halkı oyalamaya çalışıyor…

Ağustos ayı çoktan geçmiş olmasına rağmen halen bıkmayan bir inatla söylüyor da söylüyor….

Son günlerde gündeme gelen bu tür manipülasyonlardan biri de, Kapitalizme, sermayeye hizmette kusur etmeyen neoliberal çevrelerin; özellikle de, başta ülkemiz olmak üzere Letonya, Estonya, Litvanya, Gürcistan ve Ermenistan gibi ülke gençliğini teslim alan AB fonlarının, “yönetişim“, “yerel demokrasi“, “katılın, birlikte yönetelim” ve “şeffaflık” gibi kavram ve söylemlerle vitrine koyduğu “kent denetçiliği” denilen olgusu piyasaya sürülen yeni bir aldatmaca olduğu için, akademik eğitimim dışında kente, kentleşmeye ve yerel yönetimlere yönelik 50 yıllık mesleki kariyerimi, “kamu yönetim ve denetimi” denilen temeller üzerine inşa edip, 13 yıl süreyle Yerel Yönetim ve İçişleri bakanlıkları adına yüzlerce belediyeyi denetleyip soruşturmuş; ayrıca, aynı konularda hiçbir çıkar karşılığı olmaksızın gönüllü çalışmalar çerçevesinde Habitat II İstanbul, Yerel Gündem 21 İzmir, İzmir Büyükşehir, Konak ve Karabağlar kent konseyi çalışmalarına katılıp, Alsancak Sivil Katılım Platformu‘nu kurup mahalle örgütlenmesi anlamında İstanbul/Bahçelievler ve Bursa/Osmangazi Semt Danışma Merkezleri (SEDAM) ve Kent Bilgi İşlem Merkezi (KEBİM) projelerini yönetmiş biri olarak beni fazlasıyla meşgul ediyor…

O nedenle, isterseniz söze bize anlatılmaya çalışılan masalı tanımlayarak ve ardında yatan niyeti açıklayarak girelim:

Avrupa Birliği‘nin konu ile ilgili web sayfasını ziyaret edip (1) İzmir Büyükşehir Belediyesi Basın Yayın ve Tanıtım Şube Müdürlüğü‘nün 12.09.2025 tarihli haber metnini okuduğumuzda, yenilikçi finansman yöntemlerini araştırmak ve tanınırlığı artırmak için bir “vatandaş bilim” (citizen science) inovasyon programı oluşturmayı hedefleyen İMPETUS Projesi kapsamında gıda, hareketlilik (mobility) ve atık ile ilgili sürdürülebilir yaşam tarzları, iklim direnci ve sağlık ile ilgili adalet ve eşitlik, toplumla birlikte ve toplum için “vatandaşlık bilimi” konularına odaklanan Kent Denetçileri Projesi‘nde, AB‘nin verdiği 10.000 ilâ 20.000 Avro arasında değişen bağış çerçevesinde İzmir‘de kentsel çevre ve kamu hizmetlerinin izlenmesine katkı sağlayacak, 18 yaşını dolduran ve İzmir‘de en az 6 aydır yaşayan 20 kent denetçisinin sadece “gözlemci” değil, “denetleyici“, “karar verici” ve “çözüm ortağı” olmasının sağlandığını anlıyoruz. (2)

Ayrıca bu amaçla başvuranlar arasından seçilen 20 denetçinin Konak, Karşıyaka, Balçova ve Buca‘da (1) ay süreyle değişik daire başkanlıklarının denetiminde yarı zamanlı olarak istihdam edileceğini, o nedenle bu ekibin içinde bulunduğumuz tarih itibariyle görevlerini bitirip evlerine döndüklerini, yapılan açıklamalarda “gönüllü” olduğu söylenen bu kişilere, yarı zamanlı çalışmaları karşılığında herhangi bir ücret ödenip ödenmeyeceği hususu belirtilmemekle birlikte; sahada kentsel yaşamla ilgili çeşitli alanlarda gözlem ve veri toplama faaliyetlerinde bulunan bu şahıslara proje bütçesinden ödeme yapıldığı ya da buna ek olarak birtakım belediye olanaklarının sağlandığı tahmin edilmektedir.

Kent denetçisi Basmane’de denetim yapıyor… 🙂

Bu bilgiler ışığında ücretli çalışma düzeni, gönüllü çalışma ahlakına aykırı olduğu için bu kişilere yaptıkları iş karşılığında ayrıca bir ücretin ödenip ödenmediği, ödendi ise ne miktarda ödeme yapıldığı; ayrıca, bu 20 kişinin 1 aylık süre içinde yaptığı çalışmaların sonuçları şeffaflık ilkesi dikkate alınarak açıklanmalı, kamuoyu bu konuda bilgilendirilmelidir.

Gelelim 2 bin 911 başvuru arasından seçilen gönüllü denetçilere ve yaptıkları iddia edilen denetimlerine…

Kamu yönetimi ile ilgili tüm ders kitapları, bilimsel yayınlar ve hukuki düzenlemeler kamu denetimini; kamu yönetimi alanındaki iktisadi, mali, idari faaliyet ve işlemlerle ilgili durumların önceden saptanmış hukuki düzenlemelere uygunluk derecesini araştırıp sonuçlarını ilgililere bildirmek amacıyla tarafsızca kanıt toplayan ve bunları değerlendirerek raporlayan sistematik bir süreç olarak tanımlar. Ardından da bunun amaçlarını şu şekilde sıralar:

a) Kamu yararı odaklı kamu hizmetlerinin hukuka uygun, daha iyi, kaliteli, verimli, yararlı ve etkin sonuçlara ulaşmasını sağlamak ve

b) Kamu görevlilerinin uygulamada karşılaşılan ihmal ve kötüye kullanma gibi tutum ve davranışlarını belirleyip ilgililerin cezalandırılmasını sağlamak.

Kent denetçileri: “Saldım Kültürpark’a, mevlam kayıra”…

5393 sayılı Belediye Kanunu ise belediyelerin denetimini “faaliyet ve işlemlerde hataların önlenmesine yardımcı olmak, çalışanların ve belediye teşkilatının gelişmesine, yönetim ve kontrol sistemlerinin geçerli, güvenilir ve tutarlı duruma gelmesine rehberlik etmek amacıyla; hizmetlerin süreç ve sonuçlarını mevzuata, önceden belirlenmiş amaç ve hedeflere, performans ölçütlerine ve kalite standartlarına göre tarafsız olarak analiz etmek, karşılaştırmak ve ölçmek; kanıtlara dayalı olarak değerlendirmek, elde edilen sonuçları rapor haline getirerek ilgililere duyurmak” olarak tanımlar.

Aynı kanunun “denetimin kapsamı ve türleri” başlıklı 55. maddesi ise denetimin neleri kapsayacağını, kaç tür denetim yapılabileceğini düzenleyip denetime ilişkin sonuçların kamuoyuna açıklanıp meclisin bilgisine sunulacağını söyler.

Öte yandan “belediye hizmetlerine gönüllü katılım” başlığını taşıyan 77. madde ile bu maddeye dayanılarak çıkarılan “İl Özel İdaresi ve Belediye Hizmetlerine Gönüllü Katılım Yönetmeliği” hükümlerine göre, belediye hizmetleriyle ilgili denetimin gönüllülük çerçevesinde yaptırılması mümkün olmayıp; belediye, sadece “…sağlık, eğitim, spor, çevre, sosyal hizmet ve yardım, kütüphane, park, trafik ve kültür hizmetleriyle yaşlılara, kadın ve çocuklara, engellilere, yoksul ve düşkünlere yönelik hizmetlerin yapılmasında dayanışma ve katılımı sağlamak, hizmetlerde etkinlik, tasarruf ve verimliliği arttırmak amacıyla gönüllü kişilerin katılımına yönelik programlar uygular“.

Çünkü kente yönelik belediye hizmetlerinin denetlenmesi kamusal bir görev olup; bu hizmetin kamu görevlisi olmayan gönüllülere yaptırılması, bunun sonucunda elde edilen tespitlere dayanılarak işlem yapılması yürürlükteki mevzuat hükümleri çerçevesinde mümkün değildir. Avrupa Birliği‘nin para dağıtan fonları bunu bu şekilde istese bile kamu adına yapılan bu tür kamusal denetimler o kişilere “gönüllü” adı verilse de, söz konusu projeden fonlanan kişilere yaptırılamaz. Bu durum diğer yandan da projenin uygulandığı ülkedeki mevcut hukuk düzeninin dikkate alınmaması ya da proje uygulayıcılarının mevzuat hükümlerinden bihaber oldukları anlamına gelir.

Yeni ve “geçici” kent denetçilerimiz…

Belediyeler tarafından seçilen gönüllülerin imzalanan özel hukuk sözleşmeleriyle kamu denetçiliği yapmaları hususunun mevcut hukuki düzenlemeler çerçevesinde mümkün olmamasının nedeni, bir kamu görevi olarak yerine getirilen kamu hizmeti niteliğindeki belediye hizmetlerinin kamu görevlisi tarafından yerine getirilmesi zorunluluğundan kaynaklanır. Çünkü kamu görevlisi olmayanların yapacakları denetimler sırasında sergileyecekleri olası olumsuzlukları kamu kurumu tarafından sahiplenilmesi, belediye ile özel şahıslar arasında imzalanan özel sözleşmelerle istihdam edilenlerin devlet ile onun memuru arasındaki ilişkileri düzenleyen kamu hukukunun temel ilke ve yöntemleriyle sorumlu tutulup yargılanması mümkün olmayacaktır. Aksi takdirde eline kamu denetçisi kartını geçirip belediyenin verdiği giysileri giyen herkes görevli, yetkili ve sorumlu olmadığı kamu yetkilerini kullanarak, gerçeği yansıtmayan raporlar düzenleyerek kamu adına suç işleyip kamu düzenini bozabilecek ve belediye ile imzaladığı özel hukuk sözleşmesi nedeniyle kamu görevlisi gibi işlem görmeyecek, onun kadar cezalandırılamayacaktır.

Örneğin kent denetçisi olarak görev yapan biri aldığı kısa eğitim sonrasında taktığı şapka ve giydiği kıyafetlerle şehir içinde çalışmaya başladığında belediye görevlilerin ihmali ya da hoşgörüsüyle işgal edilen kaldırımları, belediyece zamanında toplanmayan çöpleri, belediye görevlilerin belediye araçlarını makam aracı gibi kullandığını, görmezden gelinen kaçak, ruhsatsız yapılan inşaatları, tıkanan trafiği, tramvayın yolunu kapatan özel araçları, zamanında gelmeyen toplu ulaşım araçlarını ve benzerlerini gördüğünde bunu kamu denetiminin olmazsa olmaz koşulu olan “tarafsızlık” ilkesi çerçevesinde kime iletecek, bu kent suçlarını işleyen belediye yöneticileri için ne söyleyecek, ne yapacaktır?

Kamu hukukunun düzenlediği bütün bu hususları dikkate almadan başvurusu uygun görülen her kişiye “gönüllü” adı altında kamu gücünün kullanımı yetkisini vermek ise “kamu denetiminin özelleştirilmesi” anlamında mevcut hukuk düzenine aykırı kötü niyetli bir işlem olmakla eşdeğerdir.

Belediye yönetici ve danışmanlarının bihaber olduğu bu durumu; aynen Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş‘ın yaptığı gibi “belediye hizmetleriyle ilgili denetim özel kişi ya da şirketlere yaptırılabilir mi?” şeklinde yapay zekaya; örneğin, Chatgpt‘ye sorduğumuzda bile kelimesi kelimesine şu cevabı almaktayız:

Kısa cevap: tam anlamıyla hayır; kısmen ve sınırlı biçimde evet. .. Çünkü,

1) İlke olarak denetim kamu yetkisidir.

Belediye hizmetlerinin asli denetimi, kamu gücü kullanımı içerdiği için özel sektöre devredilemez. Çünkü hukuka uygunluk denetiminin, kamu zararı tespitinin, disiplin ve yaptırım uygulama işlemlerinin, hesap ve sorumluluk belirlemenin kamu otoriteleri tarafından yapılmak zorundadır.

Türkiye’de bu görevler Sayıştay (mali denetim), İçişleri Bakanlığı mülkiye müfettişleri (idari denetim), belediye meclisi ve encümeni ve yargı organları tarafından yürütülür. Bunlar özelleştirilemez.

2) Ancak destekleyici denetim hizmetleri dışarıdan alınabilir.

Belediyelerin bağımsız mali müşavirlik ve finansal denetim şirketlerine performans ölçümü ve verimlilik analizleriyle altyapı, inşaat, çevre ölçümü ve benzeri konularda teknik incelemeler yaptırması; ayrıca, iç kontrol ve risk analizi danışmanlığı gibi konularda özel firmalardan hizmet alması mümkündür.

Burada önemli olan nokta şudur: özel sektör denetler gibi rapor hazırlar; ama, karar verme ve yaptırım yetkisi kamu idaresinde kalır. Yani özel sektör araçtır, yetki sahibi değildir.

3) Neden tamamen özelleştirilemez?

Çünkü demokratik hesap verebilirlik zedelenir, tarafsızlık ve kamu yararı riske girer, yetki-sorumluluk dengesi bozulur, Anayasa’daki idarenin bütünlüğü ilkesine aykırılık doğar. Bu uygulamada görülen en yaygın modeller ise belediyelerin özel denetim/analiz raporları düzenletmesi, kamu denetçilerine ait raporların girdi olarak kullanılması ve kamu makamlarında nihai kararların verilmesidir.

Sonuç olarak, belediye hizmetlerinin denetimi özelleştirilemez; ama, denetime yardımcı teknik ve mali hizmetler kontrollü biçimde özel sektörden alınabilir.

Chatgpt‘nin verdiği bu cevap karşısında ne dersiniz?

Hukuki açıdan en doğrusunu ve iyisini yapmak için, bu tür soruları belediye mevzuatını iyi bilen gerçek danışmanlar yerine aynen Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş ya da Adana Yüreğir Belediye Başkanı Ali Demirçalı gibi Chatgpt, Gemini gibi yapay zeka uygulayıcılarına mı sormamız gerekiyor? Ne dersiniz?

………………………………………………………………………………………………………….

(1) https://ufukavrupa.org.tr/tr/haberler/impetus-vatandas-bilimi-projeleri-cagrisi

(2)İzmir’de kent denetçileri dönemi başlıyor“, https://basinhaberleri.izmir.bel.tr/tr/Haberler/1/62066

Yararlanılan Kaynaklar

Alıcı, O. V. (2008) “Belediyelerin Denetlenmesi Üzerine Bir Değerlendirme“, Akademik İncelemeler, Cilt 3, Sayı 2, s.223-233.

Karakılçık, Y., Küçük, Ü. (2021) “Devlet Denetleme Kurulu ve Yerel Yönetimlere İlişkin Denetim Yetkileri – Yasal Düzenlemeler Üzerinden Bir Değerlendirme“, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2021-31/2, s. 977-988.

Küçük, H. (2018) “Yerel Özerklik Bağlamında Belediyelerin Denetimi İtalya ve Türkiye Örneği“, Marmara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 6, Sayı 1, s.35-60.

Türkyılmaz, A. (2014) “Belediyelerde Denetim“, Denetişim, 2014-15, s. 16-33.

Katılımcı-çoğulcu demokratik yönetim anlayışında ‘makam’…

Ali Rıza Avcan

Smira, Lesmira, Zmirra, İsmira, Samorna, Smurna, Smyrna ya da en son haliyle İzmir adını verdiğimiz bu kentte, 2020’li yılların başından bu yana büyükşehir ya da ilçe belediye başkanlarının çalışıp hizmet ettikleri makam adı verilen büyük ve gösterişli çalışma mekânlarına, aynen kral, sultan ve padişahların yatıp kalktıkları saraylara, oturup çalıştıkları taht, koltuk ve masalara, giydikleri kaftan, pelerin gibi giysilere, başlarına koydukları taçlarla ellerindeki asalara mistik anlamlar yüklenmesi gibi özel bir önem verilmekte, saray olarak adlandırılan belediye hizmet binalarındaki çalışma odalarının sembolik anlamda bir minibüse ya da başka bir araca yüklenip içine de bizzat belediye başkanının kendisinin oturtulması suretiyle “Mobil başkan“, “Seyyar makam” ya da “Başkanlık makamı mahallenizde” gibi duyurularla mahalle mahalle gezdirilmesine ya da belediye başkanlarının kentin değişik yerlerinde kendisi için makam odası adıyla hazırlanan birden fazla mekânda çalışmasına tanık olmaya başladık…

Makamların en yükseği, en yücesi: Makam Dağı, Ergani-Diyarbakır

Böylelikle belediye başkanı ile birlikte onun makam olarak adlandırılan çalışma mekânının da kutsanarak; adeta, belediye başkanının mütemmim cüzü; yani ayrılmaz bir parçası olarak reklamının yapıldığını, oturup çalıştığı mekâna Hoca Nasreddin‘in “ye kürküm ye” masalındaki değerli kürk parçası gibi bir anlam yüklendiğini görmeye başladık…

Aynen kaymakamın çalıştığı makamı kirletmemek amacıyla ayakkabılarını çıkararak giren köylüler gibi belediye başkanının çalıştığı mekâna da kutsal, dokunulmaz ve saygı duyulması gereken bir yer olarak bakmaya başladık…

Aynen “baba” ya da “reis” yerine koyduğumuz siyasetçilere yaptığımız gibi…

Kırıkkale vali yardımcısının makam odasına ayakkabılarını çıkararak giren Hüsne Keser…

Makam adı verilen mekân ve nesneler sanki o belediye başkanının fiziki varlığından ayrı bir şeymiş ve belediye başkanlarıyla birlikte, onun yanında gezdirildiği takdirde o başkana güç, kuvvet, iktidar veriyor, çalıştığı masa ve koltuk mahalle mahalle dolaştırıldığında halka daha yakın oluyormuş, onlara daha fazla ilgi gösteriyormuş gibi…

Makam adı verilen bu kavramın, temsili demokrasinin bir gereği olarak halkın tercih ve oyuyla göreve gelmiş belediye başkanlarından bağımsız; ama, onunla birlikte olduğu takdirde göklerden gelen ilahi bir güce sahipmiş gibi kabul gördüğü çağ ve toplumlarda yaşandığı gibi…

Ve tabii ki, böylesine önemli, ayrıcalıklı ve kutsanmış güçlere, dolayısıyla makam sahibi belediye başkanlarının kullandığı makam odası, makam arabası, makam şoförü ve makam tazminatı olgusunun sanki onların en doğal, vazgeçilmez hakkıymış gibi kabul gördüğü günümüz koşullarında tanık olduğumuz gibi…

Arapçadan gelip dilimize yerleşen makam‘ sözcüğü, Arapçanın ‘kwm‘ kökünden gelmekte olup müzikteki anlamı dışında daha çok kıyam (durma) edilen yer, durak, mevki, konak, konut, hizmet görme (memuriyet) yeri anlamında kullanılmakta ve İngilizce, Fransızca, Almanca gibi yabancı dillerde de çoğu kez ofis, büro ve görev gibi insanın içinde bulunduğu mekânla ilgili anlamları kapsamaktadır. Buna ek olarak Anadolu’da çoğu kez dinsel anlamda kutsallık atfedilen türbe, kabir, kümbet ve yatır gibi yerlere de makam adının verildiğini görürüz.

Alman asıllı Amerikalı yazar Ernst H. Kantorowicz (1895-1963)’in ilk kez 1957’de yayınlanan “Kralın İki Bedeni, Ortaçağ Siyasal Teolojisi Üzerine Bir İnceleme” isimli eseri, Ortaçağ boyunca İngiltere özelinde kralın içinde iki ayrı beden vardır: doğal (görünen/maddi/ölümlü) ve siyasi (görünmeyen/ilahi/ölümsüz) bedenler… Kralın doğal bedeni diğer insanların bedenine benzer şekilde doğal nedenlerle ya da kazalarla ortaya çıkan insani kusurlarla çocukluk ve yaşlılık zaaflarına tabi ölümlü bir bedendir… Siyasi bedeni ise bu maddi kusurlardan uzak, siyasetten ve siyasi yönetimden oluşan, görülemez, elle tutulamaz ve ölümsüz bir bedendir. Bu nedenle kralın siyasi bedeninde yaptığı şey, doğal bedenindeki herhangi bir yetersizlik tarafından geçersiz kılınamaz veya engellenemez.

Yazara göre kralın iki bedeni düşüncesi, kendi içinde bir süreklilik ve daimilik sorununu barındırmaktadır. Bu çerçevede kralın sürekliliği hanedanlığın sürekliliği, tacın tüzel kişiliği ve kraliyet yüksek makamının ölümsüzlüğü olmak üzere üç etkenin etkileşimine dayanmaktadır.

Ancak Ortaçağ’dan bu yana geçen zaman içinde ilk iki etkenin; yani, hanedanın sürekliliği ile tacın tüzel kişiliği çağdaş değişimler karşısında o eski anlam ve geçerliliğini yitirmekle birlikte; yüksek makam denilen etkenin kralın iki ayrı bedenle ifade edilen mutlak egemenliğinden kaynaklanan etkisi devam etmiş, mutlakiyetin ya da meşrutiyetin unutulduğu cumhuriyet yönetimlerinde bile yüksek makam yönetim içindeki yerini korumuş, demokratik ilke ve yöntemlerle belirlenen birçok görev, yüksek makam olarak adlandırılıp kutsanmaya devam etmiştir.

Makam sahibi belediye başkanı ile yurttaşın eşitlendiği hikayesinin örnekleri… 🙂

Kantorowicz‘in Ortaçağ’daki mutlak iktidara sahip ölümlü kralları ölümsüz kılmak için yaptığı bu benzetme (alegori), aslında demokrasinin egemen olduğu günümüz yönetimlerinde de izlerini sürdürmekte, aslında demokrasinin temel ilkeleri uyarınca sivil bir otorite olarak seçilen ya da atanan yöneticilere mistik güçler vehmederek onların iktidarları kutsanıp güçlendirilmektedir.

Hele ki Osmanlıcılık hevesleriyle dolu AKP yönetiminin egemen olduğu bir ülkede adeta devlet yönetimi ile ilgili her olgu, olay ve kavramın Osmanlı düşüncesi ve diliyle anlatılmak istendiği dikkate alınırsa…

Aynen bu işin liderliğini yapan Recep Tayyip Erdoğan tarafından sık sık dile getirilen fıtrat, külliyen, zillet, cibilliyet ve makam gibi Osmanlıyı, Osmanlı kurumlarını çağrıştıran sözcüklerin sık sık kullanılmasında olduğu gibi…

Özellikle de makam ve mevki sahibi güçler yerine ulusun egemenliğine, her kesim ve sınıftan halkın katılımcı ve çoğulcu demokrasi anlayışı çerçevesinde hiçbir ayrımcılığa uğramaksızın aktif bir şekilde yönetime katılması uğruna mücadele etmesi gereken CHP‘nin ve CHP yönetimindeki belediyelerin, mutlak irade sahibi padişah, sultan ya da kralları makam, mevki gibi kavram ve sözcükleri kullanmayarak bunların yerine sivil ve ayrıcalıksız olmayı, demokrasiyi, katılımı, tek başına değil birlikte yönetmeyi, işbirliği yapmayı öne çıkararak, yöneticinin halktan kopuk olduğunu gösteren her şeyi bir kenara koyması; aynen, Batılı ülkelerdeki başbakanlar, bakanlar ve belediye başkanları gibi işe her gün yürüyerek ya da toplu ulaşım araçlarını kullanarak giden, jakuzili, saunalı lüks makam odalarıyla arabalarına, özel makam şoförleriyle güvenlik elemanlarına gerek duymadan kalabalıklar arasına rahatlıkla karışabilen, işçinin, emekçinin, yoksulun ve dar gelirli yurttaşların haklarına sahip çıkan belediye başkanlarının aslında halk tarafından seçilmiş bir yurttaş olduğunu gösteren politikalara yönelmesi ve bu temel tercihini tüm uygulamalarda göstermesi gerekmektedir…

CHP’nin makam odasını kaldırıp devrim yapan İzmir belediyesi ile devrim yapmayı düşünmeyen diğer belediyeleri…

CHP‘nin 2024 seçimlerinde kazandığı 14 büyükşehir, 21 il, yüzlerce ilçe ve belde belediyesi arasında sadece birinin çıkıp “makam odalarını kaldırıyoruz” ya da “açık ofisle devrim yapıyoruz” gibi popülist söylemlerin yanında CHP‘li diğer belediyelerin ne yaptığının belli olmadığı, bu bağlamda geride devrim yapmaya niyeti olmayan yüzlerce CHP‘li belediye dururken İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin “devrim yapıyoruz” söylemi ile öne çıkmasının ne ölçüde samimi olduğunun sorgulandığı günümüz koşullarında İzmir‘deki başkanın kentin değişik bölgelerinde iyi döşenmiş lüks mekanlarda çalışacağı haberlerinin gelmesi ve bunlar için harcamalar yapılması; ayrıca, CHP’li diğer belediyelerden bu konuda bugüne kadar tek bir sesin çıkmaması. belediye başkanlarının çalıştığı yerlere makam denilmese bile makam olgusunun fiilen lüks çalışma ofisleriyle devam ettirileceğini göstermektedir.

Cumhuriyet Halk Partisi‘nin 28-30 Kasım 2025 tarihlerinde yapılan 39. Olağan Kurultayı’nda kabul edilen “Güçlü Yurttaş, Güvenli Gelecek, Kazanan Türkiye” isimli çalışma programının “Demokrasi, Yönetim ve Adalet” başlıklı ilk bölümünde belirtildiği gibi barış, eşitlik, özgürlük, katılımcılık, kapsayıcılık, çoğulculuk, dayanışma, toplum savunuculuğu, aydınlanma, bilim ve eğitimi, emeğin üstünlüğü ile çalışma hakkını, onurlu yaşamı, gelecek sorumluluğu ile sürdürülebilirliği ve aktif yurttaşlığı partinin temel değerleri olarak kabul eden Cumhuriyet Halk Partisi‘nin bundan böyle bu değerleri dikkate alarak belediyenin yönetim ve uygulamalarında demokrasiyi zedeleyen Osmanlı artığı yüksek ve ayrıcalıklı makamlarla makam sahiplerini, onların oda, araba ve şoförlerini kapı dışına atarak tüm bir kenti, seçilmiş sade yurttaşlardan oluşan başkan ve meclis üyeleriyle belediye çalışanları, kentte yaşayan ve çalışanlarla birlikte, onların aktif katılımlarını örgütleyerek birlikte yönetmesi sağlanmalıdır.

Çünkü belediyecilik demek; kent halkını eşitlik, demokrasi, barış ve kardeşlik gibi temel ilkeleri dikkate alarak örgütlemekten başka bir şey değildir!

Kaynak

Ernst H. Kantorowicz, Kralın İki Bedeni, Ortaçağ Siyaset Teolojisi, Bilgesu Yayıncılık, 1. Baskı, 2008, İstanbul.

Bir sömürü mekânı olarak açık ofisler…

Ali Rıza Avcan

1972-1976 yılları arasında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi; eski adıyla, Mekteb-i Mülkiye‘deki eğitimini bitirir bitirmez, herhangi bir müfettişlik ya da uzmanlık sınavına girmeksizin evime oldukça yakın Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüğü (SSK)‘nde çalışmaya başlamıştım. Çünkü babam emekli demiryolu işçisi, büyük dayım ise 1946 Mülkiye mezunu olup aynı tarihlerde kurulan SSK‘nın üst düzey yöneticisi olduğu için burs almam kolay olmuş ve tüm eğitimim süresince SSK‘dan, mezuniyetimi izleyen 4 yıl zorunlu çalışma koşuluyla burs almıştım.

Böylelikle birçok arkadaşımın iş arayıp sınavlara girdiği bir süreçte, ben SSK Genel Müdürlüğü‘ndeki İş Kazası ve Meslek Hastalığı Sonucu Ölüm Servisi‘nde, kurum içindeki adıyla (13) Servisi’nde 9. derecenin 1. kademesinden aday memur olarak çalışmaya başlamıştım. 18 aylık bu kısa süre içinde memur olmanın ne demek olduğunu öğrendiğim bu serviste, bize teslim edilen kaza ya da hastalık belgelerini, özellikle de otopsi raporlarını inceleyerek tüm Türkiye’de meslek hastalığı ya da iş kazası sonucu ölen binlerce SSK‘lı işçinin meslek hastalığı ya da iş kazası sonucu ölüp ölmediğine karar veriyor ve geride bıraktığı eşiyle çocuklarına son derece yetersiz düzeyde maaş bağlıyor, bu maaşı zaman zaman çıkarılan bakanlar kurulu kararnamelerine göre arttırıyorduk.

Bilgisayarın henüz kullanılmadığı o koşullarda hafta içindeki 8 saatlik günlük çalışma süresine ek olarak her gün 2, Cumartesi günleri 8 ve Pazar günleri 4 saat fazla mesai yaparak üzerimize düşeni yapmaya çalıştığımız bu işin bana yüklediği ağır sorumluluk ve bu sorumluluğun karşılığını yeterince verememekten kaynaklanan sıkıntılar, örneğin kısa sürede maaş bağlayamadığımız durumlarda karşımıza gelen kadın ve çocukların beş kuruşa muhtaç halleriyle karşımıza gelip yakınmaları; hatta, açlık, yorgunluk ve çaresizlikten bayılmaları bir süre sonra bende tükenmişlik sendromunun ortaya çıkmasına neden olmuştu. Ancak bütün bunlara rağmen bu yoğun, yorucu ve yıpratıcı işin getirdiği değerli bilgi ve birikimleri işten izin alarak devam ettiğim sosyal güvenlik ve iş hukuku yüksek lisans programında hocalarıma ve arkadaşlarıma aktararak kuram ile uygulama arasındaki ilişkiyi kurmaya ve o güne kadar işçi sınıfı adına savunduğum şeyleri öznesi işçi ve ailesi olan bir uygulama içinde hayata geçirmeye çalışıyordum.

Bu çabadan geriye kalan en değerli anım ise, o tarihlerde İzmir‘de gündeme gelen Tariş Direnişi sırasında fabrikayı işgal eden işçilerden birinin çatıdan düşüp ölmesi ile ilgili olayda bunun bir iş kazası olduğunu şef yardımcıma, şefime, müdür yardımcıma ve müdürüme kabul ettirmek için tam 4 ay uğraşıp eş ve çocuklarına maaş bağlayarak kendimce zafer kazandığım mücadele ile ilgilidir.

İlk çalıştığım bina, Ankara‘nın Sıhhiye semtindeki Mithatpaşa ve Süleyman Sırrı caddelerinin kesiştiği köşede yer alıp, şimdilerde Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK)‘na ait Kamu Görevlileri Emeklilik İşlemleri Daire Başkanlığı‘nın bulunduğu eski tarihi binaydı. Bu binanın dördüncü katında 1 şef, 1 şef yardımcısı, 3 memur ve 3 işçi olarak 6 kişinin birlikte çalıştığı ofisin tam karşısındaki binada, öğrenciyken Ankara Yüksek Öğrenim Derneği (AYÖD) ve Ankara Demokratik Yüksek Öğrenim Derneği (ADYÖD) isimli gençlik örgütlerinin kuruluş toplantılarına katıldığım DİSK‘e bağlı Maden İş ve Genel İş sendikalarının bulunduğu apartman vardı.

İşe başladığım tarihten 8-9 ay sonra çalıştığım binanın hemen arkasında modern mimariye uygun olarak yapılan ve üç büyük bloktan oluşan 7 katlı büyük bir binaya taşındık. Geçtiğimiz yer binanın 4. katındaydı ve çalıştığımız mekan ortadaki büyük beton direklerin arasındaki koskocaman bir salondan oluşuyordu. Bu salona bizim servisle diğer üç servisi yerleştirmişlerdi. Açık ofis adı verilen bu düzenlemede müdür ve müdür yardımcıları bizlerden cam bölmelerle ayrılmış durumdaydı; ama, bizim bütün hareketlerimizi izleyip konuştuklarımızı duyabiliyorlardı. Böylelikle George Orwell‘ın 1984‘de gerçekleşeceğini söylediği totaliter düzende; yani, müdür-müdür yardımcısı-şef-şef yardımcısından oluşan “Büyük Biraderler” zinciri sayesinde ve her bir servisin kendi içindeki işleyişiyle servisler arasında ilişki ve etkileşimi dikkate alınmaksızın 1977 yılında; yani, kehanete konu olan 1984‘den 7 yıl, sonunu getirmek üzere olduğumuz 2025 yılından tamı tamamına 48 yıl önce Türkiye‘nin payitahtı Ankara‘da oluşturulan bir açık ofis düzenlemesi sayesinde, bugünün mobesesi ya da gizli kamerası yerine koyabileceğimiz “Büyük Biraderler” tarafından izlenen enterne edilmiş mükemmel bir gözetim sahasında çalışmaya başlıyorduk.

Bu şekilde bir süre çalıştıktan sonra hem biz çalışanlardan hem de yöneticilerden kaynaklanan işe odaklanamama, dikkat dağınıklığı, her bir servis ve bireyden kaynaklanan uğultu ve hatta gürültü sonucu ortaya çıkan duyma sorunları nedeniyle servisler aralarına cam bölmeler yerleştirilerek ya da bölmelerin yüksekliği arttırılarak içinde 60-70 kişinin çalıştığı o koskocaman açık ofis kendi içinde bal peteğinin gözlerine benzeyen küçük odacıklara bölünmüş, böylelikle her birimiz eski ofisimize göre daha çok yorulup sinirlenir hale gelmiştik.

Bütün direnme gücümü tüketip beni masamda biriken yüzlerce dosyayla baş başa bırakan o ortamdan, hocam Metin Kazancı‘nın önerisi üzerine geride kalan burs borcumu ödeyerek müfettiş yardımcısı unvanıyla Yerel Yönetimler Bakanlığı‘na geçmem sayesinde kurtulmuş; ancak orada edindiğim bilgi ve birikimi çalıştığım sürece unutmamıştım.

Bu vesileyle o kısacak memuriyet dönemimde şefim olan Ayhan Hanım‘a, şef yardımcım sevgili Kadriye Şimşek‘e, sınıf arkadaşım rahmetli Osman Ünal‘ın ablası Tülay Uğural‘a, İstanbul’daki 1 Mayıs 1977 kutlamasına birlikte katılıp ardından gelişen olayları birlikte yaşadığımız devrimci arkadaşım Özcan‘a, sevgili küçük Ayhan‘a, sevgili Bilgen ve Semiha hanımlara -beni duysunlar ya da duymasınlar- iyi ki birlikte çalışıp birbirimizi tanımışız düşüncesiyle en derin sevgi ve selamlarımı gönderiyorum.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’ndeki açık ofisin oyun alanı ve oyuncuları…

Gelelim son bir kaç haftadır, (ben bundan tam 48 yıl önce Ankara‘daki SSK Genel Müdürlüğü binasında bir açık ofis deneyimi yaşamışken)”Büyükşehirdeki makam odalarını kaldırıyoruz“, “İzmir Büyükşehir’de makam odası devrimi“, “Kamuda ilk açık ofis“, “Kamuda Türkiye ilki: Açık Ofis… Başkan Tugay’a sordum!” (1) gibi buram buram cehalet kokan gazete başlıkları ve sosyal medya paylaşımlarıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi daire başkanlarının Kültürpark‘taki hangarlardan birinde elden geldiğince lüks bir çalışma ortamı yaratılarak zorla bir araya getirilişi olayına…. Ama ondan önce açık ofis nedir, ne değildir, açık ofisin yararları ve zararları nelerdir gibi konular üzerinde düşünüp tartışmaya başlayalım derim…

Fabrikalarda işçiye nefes aldırtmayan Taylorist üretim süreçlerinin ofislere yansıyan izdüşümü: İlk açık ofisler…

Antik Mısır’daki katipler ile Ortaçağ rahiplerinin kayıt ve arşiv alanı olarak kullandıkları “scriptourium“ların habercisi olduğu söylenen açık ofisler, 1950’li yıllarda ortaya çıkan ve popülerliği 1970’li yılların başında giderek artan bir işyeri düzeni biçimdir. Bu düzen, kapalı işyeri düzenine göre değişime açık olması, bireyler, gruplar ve birimler arasındaki iletişimi kolaylaştırması, çalışanların moral ve üretkenliğini arttırması; ayrıca, daha az maliyetli olması nedeniyle tercih edilmiştir.

Ancak işyerinde açık ya da kapalı çalışma düzenlerinden hangisinin uygulanacağına dair seçimin orada çalışacak olanlar yerine hiyerarşik olarak bağlı olduğu iktidar sahibince yapıldığını dikkate aldığımızda, asıl amacın en kısa sürede en fazla verim ve kazanç temin etmeyi amaçlayan bir anlayışa dayandığını görürüz. İşte o nedenle de, açık ofis düzeninde, bu düzene geçişin düşünülüp tartışıldığı zamanlarda çalışanlarla bu alanda araştırmalar yapan bilim insanlarının görüş, düşünce ve önerilerini öğrenip; hatta bu konuda pilot araştırma ve uygulamalar yapılıp her hizmet biriminin kendi iç işleyiş ve iş akış süreçlerinin; ayrıca, bu süreç ve birimlerin karşılıklı ilişki ve etkileşimlerinin dikkate alınması gerektiğinden; bunlar yapılmadan sadece belediye başkanının tek yanlı otoriter kararıyla uygulamaya konulan bu düzenin, 1970’lerden bu yana değişip demokratikleştiği söylenen yönetim anlayışı çerçevesinde, çalışanların çalıştıkları mekânla ilgili karar ve uygulamalara aktif katılımını öngören çağdaş eğilimlere aykırı bir tutum olduğu söylenebilir.

Birbirinden yalıtılmış kübik açık ofisler

Çünkü kapalı çalışma ofislerinde görev yapıp 2-3 sekreter çalıştıran; ayrıca, her birine farklı belediye şirketlerinde yönetim kurulu üyeliği ile makam arabası verilen; böylelikle, aldığı yüksek maaş ve ücretlerin yanında edindiği çalışma koşulları nedeniyle çalıştırdığı personele göre daha ayrıcalıklı bir konuma düşen ve bu nedenle kendini bu nimetleri sunan belediye başkanına borçlu hissedip o ne isterse yapmaya hevesli “kurşun askerler” yaratmayı hedefleyen bir düzenin emir kullarının başlangıçta rızası alınmamış, onlara sorulmadan böylesi bir düzenin kurulmasına karar verilmiştir.

Nitekim İYTE Cemaati‘nin belediyedeki başı olarak, “DüşkünTARKEM A.Ş. kurucusu ve “kent simsarıUğur Yüce‘den büyük destek alan İzmir Planlama Ajansı (İZPA) başkanı Koray Velibeyoğlu‘nun tüm itirazlarına rağmen bu düzen, emir-komuta zinciri içinde belediye başkanının isteği ve baskısıyla kabul edilmiş; böylelikle, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin üst yönetimi, adeta Koray Velibeyoğlu‘nu haklı çıkarırcasına hesapsız kitapsız tasarlanan yeni bir maceranın peşinden koşar adım gitmeye başlamıştır. (2)

Öte yandan, 16 Eylül 2020 ve ondan sonraki değişik (7 Nisan 2021, 12 Aralık 2021, 11 Şubat 2022, 27 Temmuz 2023, 28.11.2025) tarihlerde İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait İnternet sayfasının “Birimlerimiz” bölümünde yazılı bilgileri dikkate alarak hazırladığım aşağıdaki tablodan da anlaşılacağı üzere; daire başkanlarıyla şube müdürlerinin ve bunlara bağlı memur ve işçilerin sayılarıyla bunlara ait personel harcamalarının 2020 yılından bu yana devamlı arttığı, kadın çalışan sayısı ve oranının ise devamlı azaldığı bir süreçte, tasarruf adına yapılabilecek en akıllıca hareket, sayısı devamlı arttırılan daire başkanı ve şube müdürü sayılarını azaltmak iken bu yola gidilmeyip bunların tek bir salonda toplanarak sekreterleriyle makam araçlarının ellerinden alınmasındaki asıl amacın, tasarruftan çok belediye başkanının daire başkanlarını kendi eteği altında toplayarak daha güçlü olma arzusunda olduğunu göstermektedir.

Gerçeği söylemek gerekirse, daire başkanı olmak ya da olmamak belediye başkanının iki dudağının arasından çıkan talimatlarla mümkün olduğundan, tepeden inme bir şekilde getirilen bu karara bir iki itiraz dışında tümü, tüm daire başkanları ellerindeki daire başkanlı makamını kaptırmamak endişesiyle ses çıkarmamış, ses çıkarmaya cesaret edememiş, önüne konulanı yemeye hazır olduğunu göstermiştir. Ancak kulağıma gelen taze bilgilere göre çoğu daire başkanı kendisine bağlı şube müdürlüklerinde “zula” olarak nitelenebilecek yerler hazırlamaya, çok sıkıştıklarında ya da sıkılıp bunaldıklarında orada kalmayıp “ben şube müdürlüğümde çalışacağım” bahanesiyle ortadan kaybolabileceği kovuklar, kuytu köşeler hazırlamaya başlamış. O nedenle yakın zamanda onların çalışacağı iddia edilen hangarlardaki o açık ofise gittiğimizde çoğunun orada olmadığını görmeye hazır olmalıyız diye düşünüyorum. (3)

Yurt içinde ve dışında yapılan tüm bilimsel çalışmalar, açık ofis çalışma düzeninin iddia edildiğinin aksine çalışanın performansı ve iş memnuniyeti ile psikolojik rahatlığını olumsuz yönde etkileyip dikkat kaybı ile odaklanamamaya yol açan, aşırı ses ve gürültü nedeniyle çalışanlarda gizli işitme kayıpları yaratan, kurumun ve birimin gizli bilgileriyle ilgili ihlallere yol açabilecek, çalışanların kişisel olarak ihtiyaç duydukları görsel ve işitsel mahremiyet ihtiyacını karşılayamayan, buna bağlı olarak verimliliği azaltan bir sistem olarak karşımıza çıktığını göstermektedir. Bu duruma inanmayanlar ya da ayrıntısını merak edenler, yazımın son bölümünde “Meraklısı için” adıyla listelediğim yayınları okuyabilirler.

Gelişen büro ve iletişim teknolojisinin geliştirdiği açık ofisler

Açık ofis kavramı 2001 tarihli iki Ekşi Sözlük paylaşımında şu şekilde tanımlanıyor:

İşte o nedenle, açık ofisin İzmir Büyükşehir Belediyesi uygulamasını yere göğe koyamadan metheden, ardından da bunun yüklü faturasını belediyenin basın danışmanlığına teslim eden yerel basınla sosyal medya methiyeleri yerine bu alanda yapılmış ulusal ve uluslararası bilimsel çalışmaları gösteren literatürle Ekşi Sözlük‘ün 13 sayfasına sığdırılan paylaşımlara bakmak bile yeterli olacaktır…

Ayrıca belediyeler gibi yöneticilerin halkla iç içe geçmesi, sıkı ilişki ve bağlantılar kurması gereken kurumlarda, özellikle basın ve halkla ilişkiler, zabıta, imar, kültür ve sosyal ilişkiler gibi halkla birebir temas eden hizmet birimlerinde, onların daire başkanlarını kendi şube müdürlüklerinden yalıtıp belediye başkanına fiziki olarak yakın, o nedenle de onun her an kolaylıkla denetleyebileceği koğuş benzeri sessiz, sakin, nezih ve lüks ortamlara taşımak hizmetin kalitesini arttırmayı amaçlayan iyi yöneticilik pratiği olmak yerine işleri işin içinden çıkılmaz hale getiren bir iş bilmezin darbesi olarak kabul edilmelidir.

Çünkü daire başkanlarının, kendisine bağlı şube müdürlükleri eliyle yapılan işlerin tanımı, bu işlerin yapılma sürecini, bu süreç içindeki birbirini izleyen aşamaları, daireler ve şube müdürlükleri arasındaki ilişki ve etkileşimleri dikkate almadan, bu konularda araştırma ve analizler yapmadan ve sadece daire başkanlarıyla toplantılar yaparak tümünü adeta bir çuvala tıkıp “biz devrim niteliğinde bir iş yapıp açık ofis kurduk” demek aslında bu işi yapanın bu işten tek bir kelime bile olsun anlamadığını göstermektedir. Örneğin İtfaiye Dairesi Başkanını Tepecik‘teki tüm birimlerinden ya da Makine, İkmal Bakım ve Onarım Dairesi Başkanını emrindeki atölye ve depolardan alıp hangarların birindeki bir odaya tıkıştırmak, yapsa yapsa bu işin cahili olan belediye başkanlarının yapacağı ve o nedenle de en kısa sürede tekrar eski haline, belki de içinden çıkılmaz bir kaosa dönüşecek bir iş olacaktır.

Ayrıca Kapitalist sistem içinde işçilerin sömürü mekânı olarak bilinen atölye ve fabrikalardaki Taylorizm esaslı açık çalışma düzeninin, “modern“, “yenilikçi” gibi sıfatlarla emekçilerin çalıştığı hizmet bürolarına taşınması aslında emeğin daha fazla kontrol altına alınarak daha fazla sömürülmesi anlamına gelmektedir. Buna bir de iş süreçlerinin kamera ile izlendiği çağdaş izleme, gözetleme ve baskı mekanizmalarını eklediğimizde, bu çalışma şeklinin her geçen gün nasıl 1984 romanında anlatıldığı şekilde baskıcı ve otoriter bir düzene dönüştüğü görülebilir.

En kısa sürede en fazla kar anlayışıyla yola çıkan Taylorizmin geldiği nokta!

Aynen büyükbaş hayvan çiftliklerinde, hayvanlara geniş otlak ve meralarda dolaşıp otlama imkânı verilmeksizin bulunduğu yerde beslenip bulunduğu yerde sağılması, bunu yaparken de süt verimini arttırmak amacıyla müzik dinletilip su içtikleri arklara arıtılmış su verilmesinde olduğu gibi… Tıpkı açık ofis ortamında çalışmalarından daha fazla hizmet alınıp daha fazla artı değer elde edilmesi için ortamın daha fazla ısıtılıp havalandırılmasında, daha fazla aydınlatılıp dekoratif yeşil bitkilerle süslenmesinde, emekçinin kendini evinde gibi hissetmesi için özel bir çaba gösterilmesinde olduğu gibi…

……………………………………………………………………….

Meraklısı için makaleler…

1) Çağatay, K., Yıldırım, K., Arı, P., (2022) “Açık Ofislerin İç Düzeninin Çalışanların Memnuniyet Değerlendirmelerine Etkisi “, 5. International Social Sciences and Innovation Congress, 11-12.11.2022, s. 563-573

2) Evans, G. W., & Johnson, D. (2000). “Stress and open-office noise“. Journal of Applied Psychology, 85(5), 779–783. https://doi.org/10.1037/0021-9010.85.5.779

3) Gerçek, M. (2019) “Geleneksel ve Yenilikçi İşyeri (Ofis) Düzeni Türlerinin Çalışanlar Üzerindeki Etkileri, Karşılaştırmalı Bir Derleme Çalışması“, Erciyes Üniversitesi İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi Dergisi, Sayı 55, Ocak-Nisan 2020, s.91-116

4) Gerçek, M. (2022), “Çalışanların Gözünden Açık Ofis Deneyimi – Nitel Bir Araştırma“, Doğuş Üniversitesi Dergisi, 23 (1), 2022, s.149-163

5) Göçer, Ö., Karahan, E., Oygür İlhan, I. (2017)”Esnek Çalışma Mekânlarının Çalışan Memnuniyetine Etkisinin Akıllı Bir Ofis Binası Örneğinde İncelenmesi“, Megaron Dergisi 2018, Cilt 13/1, s.39-50

6) Hedge, A., “The open-plan office: A systematic investigation of employee reactions to their work environment”, Environment and Behavior, 1982 – journals.sagepub.com, September 1982.

7) Noraslı, M., Köse Doğan, R., (2020) “Çağdaş Ofis Tasarımı Bağlamında Bee Renderin Tasarım Ofisi”, Artium 8/1, s. 1-10.

8) Öztürk, P., Özcan, U., (2025) “Açık Plan Ofis Alanlarındaki Fiziksel Konforun Kullanıcı Verimliliği Üzerindeki Etkisi“, Gazi Üniversitesi Mimarlık Mühendislik Fakültesi Dergisi, 40:2, 2025, s. 847-861

9) Robert W. M., Kent F. Spreckelmeyer, “Evaluating Open and Conventional Office Design“, Volume 14, Issue 3, May 1982, https://doi.org/10.1177/0013916582143005

Meraklısı için bilimsel tezler…

1) Ağır, S. D., Açık Ofis Ortamlarının Gizli İşitme Kaybı Üzerine Etkisinin Değerlendirilmesi, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2021, İstanbul.

2) Avşaroğlu Dirim, A., Açık Ofislerde Fiziksel Çevre Faktörlerinin Kullanıcıların Algısal Performansı Üzerine Etkileri, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Temmuz 2010, Ankara.

3) Civelek, S., Açık Ofis Mekan Organizasyonu Oluşumunda Esnek ve Değişebilir Yaklaşımlar, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2021, Ankara.

4) Mestan, A., Açık Ofis İç Mekan Kullanıcıların Algısal Değerlendirmeleri Üzerindeki Etkisinin Belirlenmesi, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Nisan 2019, Ankara.

5) Sade, S., Açık Ofis Tasarımlarında Performatif Kişisel Mekan Örgütlenmesi, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2014.

6) Yılmaz, G., Açık Ofislerin İç Mekan Çevresel Faktörlerinin Kullanıcıların Algısal Değerlendirmeleri Üzerindeki Etkilerinin Tespit Edilmesi, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Haziran 2016, Ankara.

Kaynaklar

(1) Sercan Avcı, “Kamuda Türkiye ilki, açık ofis, başkan Tugay’a sordum“, Gerçek İzmir Gazetesi, 25.11.2025, https://www.gercekizmir.com/yazar/Kamuda-Turkiye-ilki-Acik-Ofis-Baskan-Tugay-a-sordum/827

(2) Alper Temiz, Tugay’ın açık ofis kararı yöneticileri karıştırdı, felaket olur, uygulanamaz“, Sonmühür Gazetesi, 21.11.2025, https://www.sonmuhur.com/tugayin-acik-ofis-karari-yoneticileri-karistirdi-felaket-olur-uygulanamaz

(3) Başkan Tugay: makam odalarını kaldırıyoruz“, İzmir Büyükşehir Belediyesi, 1 Kasım 2025, https://www.izmir.bel.tr/tr/Haberler/baskan-tugay-makam-odalarini-kaldiriyoruz/57209/156

Otopark hizmeti İZELMAN yerine belediye tarafından verilmelidir!

Ali Rıza Avcan

İzmir‘deki otopark sorununu ele aldığım yazı serisinin geçtiğimiz haftaki ilk bölümü beklediğimden fazla ilgi görüp çeşitli tartışmalara konu oldu.

Böylelikle motorlu araç sahibi olmayan çoğu insanın küçümseyip önemsemediği bir konunun aracını park edecek yer bulamayan ya da İZELMAN‘ın uyguladığı yüksek otopark ücretlerinden yakınan araç sahipleri açısından ne ölçüde önemli olduğunu bir kez daha anlamış olduk.

Bu arada Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) de ülkemizdeki ve İzmir‘deki yeni araç sayılarıyla ilgili verilerini açıkladı ve böylelikle 2025 yılı Eylül ayında İzmir‘de trafiğe çıkan araç sayısının Ekim ayında 10.685 araçlık artışla 2.071.425’e ulaştığını öğrendik.

Soru: Daha nereye kadar?, Fotoğraf: Andy Arthur

Evet, geçen haftadaki yazımda da belirttiğim gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi ile diğer 30 ilçe belediyesinin trafiğe çıkan 2.071.425 adet aracın tümüne otopark yeri sağlamak gibi bir yükümlülüğü olmamakla birlikte; bir yandan, araç sahibi 2.071.425 İzmirli ile araç sahibi olmayan 2.421.817 İzmirli arasında belediyelerce yapılan otoparkların harcamalarına katılma açısından adaletin sağlanması, diğer yandan da başta yollar ve kaldırımlar başta olmak üzere kamusal alanlara park eden araçlar nedeniyle araç trafiğini kolaylaştırmak ve yaya haklarını korumak amacıyla artan araç sayısı ile paralel bir şekilde kent merkezi dışında bu araçların park edebileceği uygun yerlerin bir an önce oluşturulup araç sahiplerinden uygun miktarlarda otopark ücreti alınması ya da toplu ulaşımın daha fazla kullanılması koşuluyla motorlu taşıt araçlarının kent merkezine girişlerinin kısıtlanması gerekiyor.

Kent içinde trafiğe çıkan motorlu araç sayısı ile mevcut otoparkların yetersizliği arasındaki dengesizliğe ilave olarak, son yıllarda ortaya çıkan diğer bir belâ; yani, kentin her yerine, her köşesine pervasızca park edip yıllarca orada park eden motorlu ve motorsuz binlerce karavanla neoliberal zihniyetin bu sorun olan “ulaşım” kavramıyla “kamusal” olanı tu kaka ederek bir kent sorunu olmaktan çıkarması ve bir yerden bir yere gitmeyi bireyin istek, arzu ve keyfine dönüştüren “hareketlilik” kavramını piyasaya sürmesi, bu kavramın gönüllü pazarlamacılığı üstlenen başta akademisyenler olmak üzere planlamacılar ve belediye bürokratları tarafından kabul görüp ulaşım planlarının baş köşesine yerleştirilmesi ve bu bağlamda kentte hareket eden her şeyin kutsaması ile birlikte sayısı denetimsiz bir şekilde artan elektrikli e-scooter ve bisikletlerle e-motorlar ulaşımı içinden çıkılmaz hale getirdiğinde belediyeler üzerindeki mevcut yükün daha da arttığını görürüz.

Belediyelerce mahalle aralarında büyük bir maharetle yaratılan cep şeklindeki otoparklara park edip günlerce, aylarca; hatta, yıllarca orada kalan motorlu taşıt araçlarından ve karavanlardan ücret alınmadığını biliyor musunuz?
Bölgedeki araç sahiplerinin kullanması amacıyla yakınındaki bir yeşil alanın kemirilmesi suretiyle yaratılan en az 10 araçlık bu otoparktan ücret alınmadığını biliyor musunuz?

Kentlerdeki otopark hizmetleriyle ilgili sorunları daha etkili bir şekilde çözmek ve kentlerin uygun yerlerinde yeterli düzeyde otopark yapılmasını sağlamak amacıyla motorlu taşıt aracının fabrika çıkışı ya da ithali sonrasındaki satışı sırasında, o taşıt aracının hangi kentte, hangi koşullar altında kullanılacağı hususu dikkate alınmadan yüksek vergiler almayı ve buna ek olarak kentteki yeni bina yapımlarında bina sahibine otopark yapma zorunluluğu getirilmesini, bu sağlanamadığı takdirde belediyelerce genel otoparkların yapılması amacıyla ayrı bir fonun oluşturulmasını ve bu fondaki paranın sadece otopark yapımına harcanmasını öngören ve günlük pratik içinde çoğu kez çalışmayan ya da çalıştırılmayan mevcut sistemden vazgeçerek, aracın hangi kentte hangi koşullarda kullanıldığını, bu bağlamda otopark ihtiyacının hangi kentlerde ortaya çıktığını dikkate alan daha güncel ve pratiğe daha yakın bir yaklaşımla kentte yaşayan ve çalışan her araç sahibinden her yıl motorlu araç vergisine benzer bir verginin belediyelerce alınmasını ve bu şekilde tahsil edilen verginin sadece otopark yapımına tahsis edilmesini, otopark yapımlarında o bölgede bulunan vergi mükelleflerinin dikkate alınmasını sağlayan bir sistemin oluşturulması sağlanabilir.

Tabii ki bunu sağlamak amacıyla öncelikle otopark hizmetinin bir kamu hizmeti olduğunu kabul ederek; hizmeti, ticareti ve kârı ön plana alan, özellikle de şehir içi yolların bir şeridinde yaratılan uyduruk otoparklarda görevlendirilen işçilerin maliyetini karşılamak amacıyla otopark ücretlerini devamlı arttıran, bazı hatırlı semt, meslek mensubu ve şahıslara ait ücretleri düşüren, bunu yaparken de yurttaşlar arasında ayrımcılık yapmaktan çekinmeyen belediye şirketleri yerine işi doğrudan doğruya belediyede boş boş oturup çalışmadığı söylenen kamu görevlilerine ve bu görevlilerin hiyerarşik olarak bağlı olduğu birimlere yaptırmak gerekmektedir.

İzmir’in orta yerinde, Kemeraltı’nın girişindeki bu binlerce aracın park ettiği katlı otoparkın belediyece ruhsat alınmadan yapıldığını ve halen ruhsatsız olduğunu biliyor musunuz?

Ayrıca bunu yaparken kentteki otopark mafyasını besleyen mevcuttaki yüzlerce kaçak otoparkı yok etmek, yerleşim alanları içindeki çocuk oyun alanlarıyla mahalle parklarının içine araçların park etmesi amacıyla cep şeklinde yapılan otoparklar kullanımlarını ücrete bağlamak, başka bir deyimle tüm otoparkları belediye denetimine almak da gerekmektedir.

Tabii ki, bunu yapabilecek bilgi, birikim, deneyim ve beceriye sahipseniz…

Tabii ki laf ebesi gibi bol bol konuşmaktan çok sessizce hizmet vermeye değer verip işinizi yapıyorsanız…

Tabii ki “kamu hizmeti“, “kamu yararı“, “kamu kaynağı” ve “kamu zararı” gibi toplumsal mücadelenin kavramlarını kabul edip şirketleri bu işten alabiliyorsanız…

Tabii ki, şirketler ve onların kârı yerine halkın; yani, kamunun menfaatlerini düşünüyorsanız…

İzmir: Artan araç sayısı, yetersiz otopark kapasitesi…

Ali Rıza Avcan

Bu haftaki yazımla gelecek haftalardaki yazılarımda İzmir‘de yaşadığımız otopark sorununu ele alarak; hem bu konu ile ilgili mevzuat hükümlerini, hem de bu konuda yaşananları dikkate alarak geliştirmeye çalıştığım çözüm önerilerini anlatmaya çalışacağım.

Bunu yapmadan önce de, konuyu düzenlemek amacıyla TBMM tarafından kabul edilen ya da bu yasalara göre çıkarılan yönetmelik hükümlerini, yazının ilerdeki bölümlerinde yer alacak hukuki değerlendirme ve tartışmalara temel yapmak üzere hatırlatacağım:

Toplu ulaşımın başarısız olduğu her yerde bireysel araç kullanımı artar ve otoparklar ağzına kadar dolar…

5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu‘nun 7. maddesinin (l) fıkrası hükmüne göre, “kapalı ve açık otoparklar yapmak, yaptırmak, işletmek, işlettirmek veya ruhsat vermek” büyükşehir belediyelerinin, yine aynı maddenin son fıkrası hükmüne göre, “bölge otoparkı, kapalı ve açık otoparklar yapmak, yaptırmak, işletmek, işlettirmek veya ruhsat vermek” büyükşehir kapsamındaki ilçe belediyelerinin görevidir.

5216 sayılı yasanın 26. maddesine göre büyükşehir belediyesi kendisine ait otoparkları işletebilir ya da bu yerlerin belediye veya bağlı kuruluşlarının % 50’sinden fazlasına ortak olduğu şirketler ile bu şirketlerin % 50’sinden fazlasına ortak olduğu şirketlere, 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu hükümlerine tabi olmaksızın belediye meclisince belirlenecek süre ve bedelle işletilmek üzere devredebilir. Ancak, belediye şirketlerince işletilen bu yerlerin üçüncü kişilere devredilmesi, 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu‘nun hükümlerine göre yapılacaktır.

Otopark hizmeti konusunu düzenleyen 5216 sayılı kanunun “belediyeler arası hizmet ilişkileri ve koordinasyon” başlıklı 27. maddesinin son paragrafında ise, “İmar mevzuatı uyarınca belediyelerin otoparkla ilgili olarak elde ettikleri gelirler beş yıllık imar programına göre hazırlanan kamulaştırma projesi karşılığında bölge otoparkı için gerekli arsa alımları ile inşasında kullanılır. Bu gelirler bu fıkrada belirtilen amaç dışında kullanılamaz” hükmü bulunmaktadır.

Her gün trafiğe çıkan yeni taşıt araçlarının artması…

Otopark hizmeti konusunun ele alındığı diğer bir kanun ise 3194 sayılı İmar Kanunu‘dur. Kanunun 37. maddesine göre; imar planlarının düzenlenmesi sırasında planlanan yerleşimin koşulları ile gelecekteki ihtiyaçları göz önünde tutularak gerekli otopark yerleri ayrılır. Otopark ihtiyacı bulunan bina ve tesislere gerekli otopark yeri ayrılmadıkça yapı izni, otopark yapılmadıkça da kullanma izni verilmez. Kullanma izni alındıktan sonra otopark yeri, plana ve yönetmelik hükümlerine aykırı olarak başka maksatlara ayrılamaz. Bu fıkra hükmüne aykırı hareket edildiği takdirde, ilgili idarece yapılacak tebligat üzerine en geç üç ay içerisinde bu aykırılık giderilir. Mülk sahibi tebligata rağmen müddeti içerisinde gerekli düzeltmeyi yapmaz ise, belediye encümeni veya il idare kurulu kararı ile bu hizmet ilgili idarece yapılır ve masrafı mal sahibinden tahsil edilir.

Aynı kanunun 44. maddesinin III. bendinde ise otopark yapılması gereken bina ve tesisler ile diğer hususlar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikte tespit edilir hükmü bulunduğu için bu hükme uyularak düzenlenen Otopark Yönetmeliği, 15 Eylül 2018 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Söz konusu yönetmelik, büyükşehir belediyeleriyle nüfusu 10.000 ve daha fazla olan yerleşmelerde; ayrıca, nüfusu 10.000’den az olmakla birlikte imar planı onaylanmış yerleşme ve alanlarla imar planı bulunmamakla birlikte bu yönetmeliğin uygulanacağına karar alınan bütün yerleşmelerde, yönetmeliğin yürürlüğe girdiği 15 Eylül 2018 tarihinden sonra yapı ruhsatı düzenlenmesi ve binalarda araçların yol açtığı parklanma ve trafik sorunlarının çözümü amacıyla otopark yapılmasını gerektiren bina ve tesislerde otopark ihtiyacının miktar, ölçü ve diğer koşullarıyla ilkelerini belirlenmiştir.

17 maddeden oluşan ve kabul edildiği tarihten bu yana geçen 7 yıl içinde 12 kez değiştirilen 2018 tarihli Otopark Yönetmeliği‘ni daha ayrıntılı incelediğimiz takdirde;

5216 ve 3194 sayılı kanunlarda yazılı olduğu şekilde, ihtiyacı karşılamak üzere imar planlarında gösterilen otopark alanlarını verimli ve etkin bir şekilde işletme anlayışından neredeyse vazgeçildiğini, kentlerde sayıları her geçen gün artan taşıt araçlarına yer bulmak kaygısıyla her iki kanuna aykırı bazı düzenlemelerin yapıldığını görürüz.

Bırakayım mı, bırakmayayım mı?

Örneğin yönetmeliğin “yol üstü (yol boyu) araç park yeri” tanımı imar planlarında kamu yolu olarak belirlenmiş cadde ve sokakların bir şeridinin yatay ve düşey işaretlemeler yapmak suretiyle otopark olarak kullanılabileceğini ifade etmekte ya da insanların esenlik ihtiyacını karşılamak amacıyla oluşturulan yapıların çevresindeki bahçeleri kemiren ortak otopark uygulamalarına yol açılmakta; böylelikle, kamunun genel kullanımına açık yol ve alanların 5216 ve 3194 sayılı kanunlara aykırı olarak özel araç sahiplerine tahsis edilmesini sağlamaktadır.

Aslında söz konusu yönetmeliğin yedi yıl gibi kısa bir süre içinde 12 kez değiştirilmesi bile yapılan düzenlemelerin artan taşıt aracı ve otopark ihtiyacı nedeniyle nasıl esnetilip tahrip edildiğini göstermektedir.

Tabii ki bu esnetmeye imar planlarının yapılmasında ya da değiştirilmesinde veya belediyelerce yürütülen fiili uygulamasında göz yumup izin veren; başka bir deyimle, mevcut mevzuata aykırılıkları dahil ettiğimizde karşımıza gerçekten kangrene dönüşmüş bir sorun çıkmaktadır.

Bu duruma örnek olarak, halen oturmakta olduğum 10 yaşındaki yeni binanın 1 metre kazılsa suyun çıktığı bataklık bir arazide yapılması nedeniyle yağmurlu havalarda su içinde kalan zemin altı otoparklara hiç bir taşıt aracının girememesini ya da 10 daireli binanın müteahhidi olduğunu daha sonradan öğrendiğim Mehmet Cengiz‘in amca oğlu Ahmet Cengiz‘in bu bina için yüksek miktardaki otopark ücretini ödememek amacıyla zemin seviyesinin altındaki otoparklara taşıt aracının girebilmesi için projesinde gösterilen duvarı örmeyişini en yakından deneyimlemiş biri olarak gösterebilirim. (1)

Yağmurla birlikte su içinde kalan yeraltı otoparkları…

Gelelim İzmir‘deki otopark ihtiyacının nereden kaynaklandığı ve nasıl karşılandığı ya da karşılanamadığı; daha doğrusu bu konudaki yetersizlik konusuna…

Tabii ki otoparka ihtiyaç duyanlar bu kentte yaşayan ya da çalışan insanların milyonlarca lira vererek satın aldığı ya kiraladığı, o nedenle de onlar için çok değerli olan motorlu taşıt araçlarıdır… Aynen bir zamanlar ata binerek seyahat edenlerin atlarını hanlara, kervansaraylara teslim ettikleri gibi arzu nesnesi araçlarını güvenilir kişi ve yerlere; hatta, ne yaptıklarını bile bile çaresizlik içinde otopark mafyasının yönettiği otoparklara bırakırlar… Tabii ki, evlerinin, işlerinin önündeki buldukları sahipsiz bedava yerlere, kamuya ait alanlara park etmeyi fazlasıyla sevip bu tür yerlerin çoğalmasını şiddetle arzularlar… Milyonlarca liraya kıyıp aldıkları lüks arabalarını oralarda tek başına bırakıp arkalarına bile bakmadan gidebilirler…

O araçları üreten, onlara akaryakıt satan ya da malzemesini sağlayan ulusal ve uluslararası sermaye ise o araçların nerelere nasıl park edeceğini düşünmeden siyasi iktidara yaptığı baskılarla belediyeleri otopark yapmaya zorlar… Belediyeler ise araç sahibi olmayanların haklarını dikkate almaksızın araç sahipleri için otoparklar yapmaya, onları memnun etmeye çalışır… Hem de bu işin maliyeti, her geçen gün artan trafik sıkışıklığı ve bu araçların atmosfere saldığı zehirli gazları dikkate almadan… Hem de “sıfır karbon” ya da “sürdürülebilirlik” laflarını gevelemeden…

İzmir, nüfusu ve buna bağlı olarak yollarında dolaşan taşıt aracı sayısı her geçen gün devamlı artan bir kenttir… Hem ülkenin diğer bölge ve illerine göre daha gelişmiş, hem de bu kentteki tüketim ekonomisi hesapsız kitapsız bir düzeye yükseldiği için bu kentteki kişi başına düşen araç sayısı, ülke ortalamalarına göre daha fazladır… Bu durumu da en iyi şekilde 2018-2025 döneminde ülkemizdeki ve İzmir’deki araç sayısı ile kişi başına düşen araç sayılarının gelişimini gösteren aşağıdaki mukayeseli tablodan görmek mümkündür…

Yukarıdaki tablodan da görüleceği gibi, 2018 yılında 1 milyon 394 olan motorlu araç sayısı aradan geçen 7 yıl içinde % 47,83, otomobil sayısı % 39,18 oranında, genel olarak her yıl ortalama % 6,84 oranında artarak 2 milyonu geçmiş durumdadır.

Hem de anlı şanlı profesörlerin, şehircilik hocalarının suya yazılar yazarak hazırladığı “İzmir Modeli“, “Vizyon 2050” ve “Vizyon 2074” gibi afilli plan ve programlardaki motorlu taşıt sayılarıyla ilgili öngörüleri çiğneyip geçerek…

Üstüne üstlük kent bütününde yer alan 30 ilçede havayı kirleten araç sayısı böylesine olağanüstü bir artış gösterirken İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin; daha doğrusu belediyenin yetki verdiği İZELMAN‘ın şirketinin, 2024 yılı ADNKS verilerine göre diğer 19 ilçede yaşayıp çalışan1.481.997 kişiyi; yani, İzmir nüfusunun% 32,99’unu sanki İzmirli değillermiş, İzmir Büyükşehir Belediyesi sanki onların ödediği vergilerden pay almıyormuş gibi sadece 11 metropol ilçede görev yapmakta, ilçe belediyeleriyle işbirliği içinde bir çalışma yürütmemekte ve işlettiği otopark sayı ve kapasitesinde bu artışı karşılayacak ciddi bir yatırım yapmadığını dikkate aldığımızda kentteki otopark sorununun içinden çıkılmaz bir kaosa dönüşeceğini söyleyebiliriz.

Aynen yıllardır katı atık toplama ve arıtma konusunda çözüm bulunmayıp tek bir yatırım yapılmayışı nedeniyle bugün hep birlikte yaşadığımız içinden çıkılmaz durum gibi!

İzmir Büyükşehir Belediyesi sınırları içinde faaliyette bulunan 30 ilçe belediyesiyle ilgili otopark hizmeti verilerinin bilinmeyişinin yanında, İzmir Büyükşehir Belediyesi ya da İZELMAN tarafından işletilen otoparklarla ilgili verilerin geçmiş yıllarda yayınlanmayışı nedeniyle 2019 tarihli İzmir Ulaşım Ana Planı 2030 ile İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait 28 Kasım 2022 tarihli İzmir Veri Seti rakamlarını; ayrıca, halen İZELMAN‘a ait web sayfasında yer alan rakamları dikkate alarak hazırladığım aşağıdaki tablodan da anlaşılacağı üzere İzmir Büyükşehir Belediyesi ve İZELMAN, hizmet verdikleri 11 metropol ilçede son yıllarda ciddi bir otopark yatırımı yapmamış, sayıları her geçen gün taşıt araçlarının yarın öbür gün nereye park edeceklerini kendine dert edinmemiştir.

Görüldüğü gibi bir yanda toplam sayısı 2.065.740’a ulaşıp her geçen yıl hızla artan motorlu araç sayısı, diğer yanda da bu araçların ancak 14.797’sine; yani, % 0,72’sine otopark hizmeti sunabilen ve bununla övünüp sudan sebeplerle tarifeleri indirip yükselten bir büyükşehir belediyesi ve onun kangren haline gelmiş otopark hizmeti… Diğer yandan da gerek metropol alan içinde yer alan 11, gerekse bu alan dışında yer alan 19; toplam olarak 30 ilçe belediyesinin otopark hizmeti konusunda kendi başına ya da büyükşehir belediyesi ile birlikte ne yaptığından haberdar olmadığımız, belki de kendilerinin de ilgilenmediği bir bilinmezlik… Karşımıza çıkan bu kötü manzaradan da anlaşılacağı üzere, ismi ister İzmir Büyükşehir olsun, ister İZELMAN olsun 12.012 kilometrekarelik büyük bir alanda hizmet vermekle yükümlü olan bir büyükşehir belediyesi ile 30 ilçe belediyesi bu hizmeti yeterince vermiyor ve gelecekte de vereceğe pek benzemiyor…

Bu durumda tabii ki mevcut otopark kapasitesinin, trafiğe kayıtlı motorlu taşıt aracı kadar olması gerektiğini söyleyip adeta her motorlu taşıt aracına bir otopark yeri ayrılmasını istemiyoruz. Ama kent içi ve dışında bugün itibariyle 2 milyonu aşan taşıt aracı için daha fazla otopark yapılması gerektiğini, otopark yapımı için inşaat sahiplerinden toplanan paraların başka işlere harcanmayıp bu işe harcanması gerektiğini; ayrıca, en iyi çözümlerden birinin kent içindeki trafiği hafifletmek olduğunu bilmekle birlikte -ne hikmetse- her tür otoparkın, özellikle de katlı otoparkların kent içinde yoğunlaştığını görüyoruz.

Devam edecek…

(1) https://www.izgazete.net/luks-araclar-sular-altinda-kaldi-kapali-otoparki-su-basti

UPİ 2030, İzmir Ulaşım Ana Planı, İzmir, 2019.

Kamu zararı ve belediye şirketleri…

Ali Rıza Avcan

Son günlerde gündemimize giren İzmir belediyeleri ilgili 2024 yılı Sayıştay denetim raporları, İzmir yerel basınının alışık olduğumuz tavrını; daha doğrusu, belediyeleri ve belediye başkanlarını kollayan tutumunu bir anda değiştirdi ve her bir gazete, her bir sosyal medya hesabı bu yolsuzluk, usulsüzlük ve hırsızlıklardan sanki daha önceden haberdar değillermiş, bu konuları bilmeyip ilk kez duyuyorlarmış gibi manşetler atarak raporlarda yazılı olanları büyük bir iştahla yazıp çizip anlatmaya başladı.

Besleme basının yerel iktidardan yana tutumunda ara verilen teneffüs zamanı: Sayıştay denetim raporlarının yayınlandığı Kasım ayı…

Oysa ben ve benim gibi bu konulara ilgi duyan gazeteci, uzman, meslek örgütü yöneticisi ve sosyal medya yazarının bir kısmı, şimdi yayınlanan raporlarda yazılı olanları, belediyeye ve başkanına yakın çevrelerce aforoz edilip kara listeye alınmayı göze alarak; hatta sabık belediye başkanı Tunç Soyer‘in “sürüm sürüm süründüreceğim” diyerek tehdit ettiği gerçek gazeteciler tarafından yıllardır dile getirip anlatılmaya, belediye ve şirket yöneticilerini uyararak doğrusunu dile getirmeye çalışıyordu…

Oysa bu tür yolsuzluk, usulsüzlük ve hırsızlıklarda, menfaatleri uğruna konuyu gündeme taşımayan, bu konularda gerekli uyarıları yapmayan yerel ve ulusal basının da payı vardı… Bu tür konuları zamanında dile getirmiş olsalardı, belki de bu yolsuzluk, usulsüzlük ve hırsızlıkların bir kısmı yapılmaz, yapılamazdı…

Çünkü yasama, yargı ve yürütmenin yanındaki 4. güç olarak tanımlanan basın, genel yönetimle yerel yönetim üzerindeki güç ve etkisini kullanarak hukuk devleti olmanın gereklerini yerine getirebilirdi…

Yerel ve ulusal basının bu tür konuları, belediyelerden reklam, ücret ya da yardım adıyla aldıkları mali kaynakları dikkate alarak zamanında yayınlamaması, olayları bilerek ve isteyerek görmezlikten gelmesi; aynen benim 2015 yılında gündeme getirip mahkemeye taşıdığım İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin çalınan tabloları ile ilgili olayda yaşadığım gibi konunun Sayıştay‘a intikal edip yazılan denetim raporunda yer alması üzerine gazetelerin ilk sayfalarına yerleştirilen sürmanşet haberlerle ikiyüzlü bir tutumun ortaya çıkmasına neden oluyordu…

Sayıştay denetim raporları yayınlanana kadar görevde tutulan şirket yöneticileri…

Sayıştay denetim raporları ile ilgili bu haberlerde, anlatılan yolsuzluk ve usulsüzlüklerin bir kısmı 2024 yılının ilk üç ayına ait olmakla birlikte; 9 aylık büyük bir kısmının şimdi iktidarda olan yeni belediye başkanlarına ait olduğu unutulmakta, bütün suç eski belediye başkanlarıyla onların ekiplerine yüklenmekte; hatta, bazı gazete ve gazeteciler hızını alamayışı nedeniyle Sayıştay‘a parmak sallayıp adeta her belediye yöneticisinin yanında bir Sayıştaymüfettişi” konulduğunu iddia ettiği görülmektedir.

Ama İZBETON soruşturma ve davasından hemen sonra hepimizin yeni yolsuzluk haberleri beklediği İZTARIM ve İZDOĞA gibi şirketlerin 2024 yılı Sayıştay denetim raporlarının açıklanması ile eş zamanlı olarak yapılan gözaltı ve tutuklamalar ile şirket yöneticilerinin Cemil Tugay tarafından anında görevden alınması arasındaki ilginç tesadüfü araştıran, Sayıştay denetçilerinin “bu konularda savcılığa gitmezseniz ben de rapora yazar ya da savcılığa giderim” şeklinde ortalığa atılan rivayetin bu durumda kimin işine yaradığını sorup soruşturan ya da şirketlerin başındaki yöneticileri 1 Nisan 2024 tarihinden bu yana değiştirmeyip de Sayıştay raporlarının ortaya çıkışı ile birlikte değiştiren belediye başkanı Cemil Tugay‘ın neden böyle yaptığını ortaya koyan ya da İZTARIM ve İZDOĞA konusunda İzmir Büyükşehir Belediyesi Teftiş Kurulu Başkanlığı‘nca yazılıp savcılığa iletilen denetim raporlarını merak eden tek bir gazete ya da gazeteciye rastlamadım.

Kapitalizmin ve özelleştirmenin mabedi: Belediye şirketleri…

Ta ki, bu konuları daha önce ele alıp onlarca yazı yazan sevgili dostum, gerçek gazeteci sevgili Serdar Öztürk‘ün 8 Kasım 2025 tarihinde yayınlanan “İzmir Büyükşehir’in dipsiz kuyusu: İZTARIM” başlıklı yazısına kadar… (1)

Ancak Serdar Öztürk‘ün bu yazısının bu sorunu şimdi ele alan tek yazı olmadığını, Öztürk‘ün 2023, 2024 ve 2025 yıllarında kaleme aldığı 6 ayrı yazısı daha olduğunu; bu çerçevede, 2024 yılına ait İZTARIM Sayıştay denetim raporunun bu yazılarda dile getirilen Bayındır Süt Fabrikası‘nın yapımı gibi bazı konuları ele almakla birlikte İZTARIM tarafından üretilen tarım ürünlerine verilen “İzmirli” markasının başına gelenler, Alsancak‘taki İtalya sokağında açıldığı söylenmekle birlikte gerçekte açılmayan lüks restoran, ABD‘ndeki marketlerin raflarına yerleştirilen mallar, Silivri kaynaklı kişi ve şirketlere verilen usulsüz ihaleler ve depolanan Karakılçık buğdayının başına gelenler gibi daha da önemli bazı konuları es geçtiğini, bu konuları gündeme getirmediğini belirtmem gerekiyor.

O nedenle, İZTARIM‘la ilgili söz konusu Sayıştay denetim raporunun, Serdar Öztürk‘ün kullandığı deyimle “turpun büyüğü” ile ilgilenmediğini, yakalayıp ele aldığı konuların İZTARIM‘la ilgili iddiaların sadece bir kısmı ile ilgili olduğunu, belki de uydurulan “savcılığa gidin, gitmezseniz ben gider ya da yazarım” rivayetini doğrulayan; böylelikle, Cemil Tugay‘ın bu operasyondaki rol ve tavrını gizleyen senaryodaki Sayıştay denetçisi tarafından rapora alınmadığını söyleyebiliriz… Hele ki Tunç Soyer‘in belediye başkanı olduğu 2022’de belediyeyi denetledikten sonra belediyenin genel sekreteri olmak için çalışan ya da başka bir rivayete göre Tunç Soyer tarafından genel sekreter yapılmak istenen, denetimi sırasında İZBETON‘nun tartışmalı ihale dosyasını inceleyen Sayıştay denetçisi Cengiz Caba‘yı unutmadığımız dikkate alınırsa…

Suç potansiyeli olanların şirket yöneticisi yapılması…

Gelelim bugünkü yazımızın konusunu oluşturan “kamu zararı” kavramının belediye şirketleri açısından anlamıyla uygulamadaki şekline…

5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu‘nun 71. maddesine göre kamu zararı; kamu görevlilerinin kasıt, kusur veya ihmallerinden kaynaklanan mevzuata aykırı karar, işlem veya eylemleri sonucunda kamu kaynağında artışa engel veya eksilmeye neden olunmasıdır.

Bu madde hükmüne göre kamu zararının belirlenmesinde; iş, mal veya hizmet karşılığı olarak belirlenen tutardan fazla ödeme yapılması, mal alınmadan, iş veya hizmet yaptırılmadan ödeme yapılması, transfer niteliğindeki giderlerde, fazla veya yersiz ödemede bulunulması, iş, mal veya hizmetin rayiç bedelinden daha yüksek fiyatla alınması veya yaptırılması, idare gelirlerinin tarh, tahakkuk veya tahsil işlemlerinin mevzuata uygun bir şekilde yapılmaması, mevzuatında öngörülmediği halde ödeme yapılması esas alınır.

Kontrol, denetim, inceleme, kesin hükme bağlama veya yargılama sonucunda belirlenen kamu zararı, zararın oluştuğu tarihten itibaren ilgili mevzuatına göre hesaplanacak faiziyle birlikte ilgililerden tahsil edilir.

Alınmamış para, mal ve değerleri alınmış; sağlanmamış hizmetler sağlanmış; yapılmamış inşaat, onarım ve üretimi yapılmış veya bitmiş gibi gösteren gerçek dışı belge düzenlemek suretiyle kamu kaynağında bir artışa engel veya bir eksilmeye neden olanlar ile bu gibi kanıtlayıcı belgeleri bilerek düzenlemiş, imzalamış veya onaylamış bulunanlar hakkında Türk Ceza Kanunu veya diğer kanunların bu fiillere ilişkin hükümleri uygulanır.

Ayrıca, bu fiilleri işleyenlere her türlü aylık, ödenek, zam, tazminat dahil yapılan bir aylık net ödemelerin iki katı tutarına kadar para cezası verilir.

Kamu zararının, bu zarara neden olan kamu görevlisinden veya diğer gerçek ve tüzel kişilerden tahsiline ilişkin usûl ve esaslar, Maliye Bakanlığı‘nın teklifi üzerine Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılıp 16 Ekim 2006 tarih, 26324 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Kamu Zararlarının Tahsiline İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelikle düzenlenir.

Hem belediye hem de şirket yöneticisi olup şirketlerin sağladığı kolaylıklardan yararlanıp kolayına suç işleyenler…

Kamu zararı kavramı söz konusu kanun ve yönetmelikle ayrıntılı olarak düzenlenmekle birlikte; burada sözü edilen kamu zararının ortaya çıkması için zarara uğrayan kurumun genel yönetim kapsamındaki kamu kurumu (Uluslararası sınıflandırmalara göre belirlenmiş olan, merkezî yönetim kapsamındaki kamu idareleri, sosyal güvenlik kurumları ve mahallî idareler) olması, zarara uğratanın da kamu görevlisi olması gerekir. Bu anlamda bir kamu kurumu bir kamu görevlisi tarafından zarara uğratılmadığı sürece kamu zararından söz edilmesi mümkün değildir. Bu anlamda bir şirketin bir şirket görevlisi tarafından zarara uğratılması durumunda ortaya çıkan zarar, kamu zararı olmayıp şirket zararı olarak kabul edildiği için bunun kamu zararı olarak nitelenmesi mümkün değildir.

Bilindiği üzere kamu hukukunun bir kavramı olarak kabul gören kamu zararına neden olmak yine kamu hukuku içinde özel cezalandırma hükümlerine tabi olup kamu görevlilerine kamu zararına neden oldukları için verilen cezalar, Türk Ticaret Kanunu kapsamında kurulup faaliyet gösteren şirketlerde zarara neden olanlara verilen ceza ya da uygulamalara göre daha az, daha hafiftir. Çünkü kar ya da zarar etmek bir şirket için beklenen, olası bir şey olmakla birlikte kamu zararı kamu kuruluşları için beklenmeyen, istenmeyen; o nedenle de, bedeli ağır cezalarla ödetilen bir kamu suçudur.

O nedenle gerek İZBETON davasında, gerekse önümüzdeki günlerde mahkemeye intikal edeceği anlaşılan İZTARIM ve İZDOĞA soruşturmalarında sözü edilen kamu zararı kavramının pek de önemli ve etkili olmayacağını ifade etmek isterim. Çünkü kapitalizmin temel kurallarına göre her şirket kar ya da zarar etmek üzere kurulur ve bu durum şirketlerin “fıtratında“; yani işin doğasında, gereğinde olan ve önceden bilinip kabullenilen bir sonuçtur.

Bu çerçevede benim bugün üzerinde durmak isteğim konu ise, belediye meclislerinin belirlediği sermaye ile kurulan ve her sermaye artışında yeni bir meclis kararına gerek duyan belediye şirketlerinde meclis kararıyla belediye kasasından çıkan kamu kaynağının şirkete aktarılması durumunda anında kamu kaynağı olmaktan çıkarak şirket sermayesine dönüşmesi; böylelikle, belediye hizmetlerinin özelleştirilmesini sağlayan her şirketin kuruluşunda ya da sermaye artışında belediyeye ait kamu kaynaklarının zarar edeceği önceden bilinen ve bu nedenle zararın normal karşılandığı şirketlere transfer edilerek çarçur edilmesi, kamu kaynağının bilerek ve isteyerek; daha doğrusu kasten, önceden planlayıp, bilerek ve isteyerek kamu zararına dönüşmesi ile ilgilidir.

Ama ne hikmetse CHP, Cumhuriyet Dönemi‘nin kazanımları olarak nitelediği yüzlerce Sümerbank, Etibank ve çimento fabrikasının TMSF eliyle özelleştirilmesine karşı çıkmakla birlikte; ülke nüfusunun % 93,3’ünün yaşadığı belediye sınırları içindeki belediyelere ait mal ve hizmetlerin belediye şirketleri eliyle özelleştirilmesini teşvik etmekte; böylelikle, belediyelerin elindeki kamu kaynaklarının hızla şirketler eliyle kamu kaynağı olmaktan çıkmasını ve bu şirketlerde ortaya çıkan zararların da “kamu zararı” olarak kabul edilmemesini özendirmektedir.

Şirket malzemelerini alıp gidenler ve o malzemelerin peşine düşmeyenler…

O nedenle İZBETON, İZDOĞA ve İZTARIM gibi şirketlerdeki kamu zararları ve İZTARIM‘da gördüğümüz gibi içlerinde akıllı telefonların, notebook bilgisayarların, tabletlerin, telsiz telefonların ve yazıcıların bulunduğu (alındıkları tarihteki fiyatlara göre) 152.757 liralık elektronik eşyayı rahatlıkla alıp götürerek yaptıkları danışıklı döğüş niteliğindeki hırsızlıklar, muhtemeldir ki, konuyu ele alan mahkemeler tarafından kamu zararı olmak yerine şirket zararı olarak niteleneceği için adı geçen birçok şirket yetkilisi beraat edecek ve eskiden olduğu gibi “sürdürülebilir yolsuzluğun” aklanmış siyasileri ve bürokratları olarak aramızda dolaşmaya başlayacaktır. (2)

İşte o anlamda, bir kez daha ifade edelim ki Kapitalizmin kutsal mabedi şirketlerin, kendilerine tanınan ayrıcalıklar nedeniyle adı ne olursa olsun kendilerine “devrimci“, “solcu“, “halkçı“, “sosyal demokrat” diyen CHP kadroları, şirketler hukukunun kendilerini koruyup kolladığını bilerek ve “Yaşasın Kapitalizm, Yaşasın Şirketler!” diyerek Kapitalizmin yeni ufkunda doğru yol almaya başlayacaktır.

Ufak; ama önemli bir hatırlatma: Bunca Sayıştay denetim raporu ve savcılıkça uygulanan gözaltı ve tutuklamalar arasında hiç kimsenin aklına gelmeyen bir konu: İZBETON, İZTARIM ve İZDOĞA‘nın bu tür yolsuzluklar yapmaması, şirket zararlarına neden olmaması amacıyla bu yıllarda bu şirketleri yeminli mali müşavir olarak kimler ya da hangi kurumlar denetliyor ve hangi raporları veriyordu acaba? Bence yerel basının bu konuyu da merak edip araştırması gerekiyor…

(1) https://a3haber.com/2025/11/08/izmir-buyuksehirin-dipsiz-kuyusu-iztarim/

(2) İZTARIM Eğitim Kurumları Danışmanlık Tarımsal Üretim Gıda Marketçilik Satış Pazarlama Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi 22024 Yılı Sayıştay Denetim Raporu, https://www.sayistay.gov.tr/reports/download/18Qr1ymgjk-iztarim-egitim-kurumlari-danismanlik-tarimsal-uretim-gida-marketcilik-satis-paza

Yararlanılan kaynaklar

Aksoy, M., Kızılkaya, E., Kamu Zararı ve Sorumluluk, Türkiye Belediyeler Birliği yayını, 2. Baskı, Ekim 2021, Ankara, https://www.tbb.gov.tr/sites/default/files/online/kitaplar/kamu_zarari_ve_sorumluluk_2_baski/index.html

Karadurak, İ., Genç, G., Kamu Zararı ve Kamu Personelinin Mali Sorumluluğu, Tarım ve Orman Bakanlığı Yayını,

Küçük, H., “Türkiye’de Belediye Şirketlerinin Denetimi Üzerine Bir Değerlendirme“, Journal of International Management, Educational and Economics Perspectives 3(1) (2015) 39–52, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/368440