Cemil Tugay’a “Soyer planı” hazırlamak…

Ali Rıza Avcan

Uzunca bir süredir Karabağlar ve Konak belediyeleriyle İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait 2025-2029 dönemi stratejik planlarını ve bu planların ilk uygulama dilimi olan 2025 yılı performans programlarını inceleyerek bu belgelerin hazırlık süreciyle tasarımında yapılan isabetsiz tercihlerle yanlışlık ve eksiklikleri; ayrıca, aralarındaki farklılık ve benzerlikleri belirlemeye, belediyelerin anayasası anlamına gelen bu belgelerin geçmiş dönemdeki eski plan ve programlardan farklı ya da benzer yanlarını ortaya koymaya çalışıyorum. Böylelikle bu tür plan ve programların nasıl olması ya da olmaması gerektiğini, “tersten öğrenme yöntemi” ile öğrenip anlamaya çalışıyorum.

Bugün size coğrafi anlamda İzmir ilinden, “İzmir metropolü” olarak tanımlanan 12 ilçe (Balçova, Bayraklı, Bornova, Buca, Çiğli, Gaziemir, Güzelbahçe, Karabağlar, Karşıyaka, Konak, Menemen ve Narlıdere) ile geriye kalan 18 ilçeden sorumlu İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2025-2029 dönemine ait yeni stratejik planıyla 2025 yılı performans programı kapsamında, 2025 yılında ulaşılmak istenen amaç ve hedeflerle gerçekleştirilmek istenen faaliyetlerden, bunların içinde bulunduğumuz koşullar itibariyle mümkün olup olmadığından söz edeceğim.

Çorbaya eline ne geçerse atan, her telden çalan aşçı…

Ancak bunu yapmadan önce, şunu belirtmeliyim ki; seçim sonrası hazırlanıp belediye meclislerince kabul edilen tüm plan ve programları, belediye başkanlarının seçim beyannamelerinde ne yazıp, halka ne vaat ettiklerini dikkate alarak değerlendirmemiz gerekiyor. Seçim döneminde belediye başkan adayı olarak radyo, televizyon, gazete ve sosyal medyada neler söylediklerine ya da yaptıkları görüşmelerle miting alanlarında neyi dile getirdiklerine, halka hangi konularda söz verdiklerine bakmamız gerekiyor.

Tabii ki, seçim döneminde vaat edilen bütün bu hususların, göreve gelir gelmez öğrenilen doğru ve yeni bilgiler ışığında yeniden gözden geçirilip güncellenmesi koşuluyla…

Bu anlamda seçim sonrasında hazırlanan her plan ve programın, seçimi kazanan belediye başkanının kendi idealleriyle halka söz verdiği söz ve vaatleri kapsaması gerekiyor. O nedenle de, belediye başkanının değiştiği her belediyede, planlanıp programa bağlanacak her türlü faaliyetin eskisinden farklı olması, belediyeye yeni bir yol çizmesi beklenir. Aksi takdirde, bugünkü yazımızda da göstermeye çalışacağımız gibi, başarılı bulunmadığı için tercih edilmeyen eski başkanların yolundan gidilmesi gibi garip bir durumla karşı karşıya kalınır.

Ayrıca, daha önceki yazımlarımda defalarca belirttiğim gibi, hazırlanacak plan ve programlarda bütün bilim ve disiplinlerin; özellikle de, kentin geçmişiyle bugününü ve geleceğini mekânsal düzeyde tasarlayıp programlamanın yanında, tarih ve coğrafyasıyla ekonomisini, kültürel, sosyal ve siyasi yapısını ele alıp inceleyen ekonomi, tarih, coğrafya, nüfusbilim, sosyoloji, ekoloji ve siyaset bilimi; özellikle de hemşeri/seçmen davranışları gibi temel bilgi kaynaklarıyla ve bunlar üzerinden geliştirilecek taktik ve stratejilerle ele alınıp incelenmesi, başka bir anlatımla plan ve programların tüm bilim ve disiplin temsilcilerinin dahil olduğu bir ekip eliyle ve disiplinler arası bir anlayışla, kenti mekânsal düzeyde tasarlayan imar planlarıyla mali, sosyal ve siyasi açından tasarlayan stratejik planların birbirleriyle ilişkilendirilmesi suretiyle bir bütün halinde hazırlanması gerekiyor.

O nedenle de, Vizyon 2074 Çerçeve Belgesi gibi bir kentin uzun erimdeki geleceğine dair plan ve programların oluşmasında, sadece 1950’li yıllardan sonra gelişen ve son yıllarda etkisi ve yeterliliği sıklıkla tartışılan mekânsal planlama odaklı şehir ve bölge planlama disiplininden yararlanılmaması gerektiğini, bu disiplini temsil eden bölge ve şehir plancıları dışındaki diğer bilim ve disiplin temsilcilerinden de yararlanılması ve planlamanın onlarla birlikte yapılması, buna ilişkin çalışmaların disiplinlerarası bir anlayışla gerçekleştirilmesi gerektiğini söylemek isterim.

Margaret Thatcher, Ronald Reagan, Turgut Özal, Tayyip Erdoğan ve diğerleri…

Bu bağlamda 2006 yılından bu yana değişik belediyelerin stratejik planlarının hazırlamasında danışmanlıklar yapıp eğitimler veren ya da hazırlanan planları “tersten okuyup öğrenmek” amacıyla hazırlanmış plan ve programları inceleyip analiz eden bir planlama uzmanı olarak sizlere geçmişte kalan bir anımı anlatmak isterim:

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2006-2017 dönemi ilk stratejik planını okuyup fazlasıyla beğenen biri olarak, sanırım ilk yıllardaki acemiliğin verdiği cesaretle katıldığım her eğitim çalışmasında o plan belgesini elimle havaya kaldırarak hazırlanacak belgelerin o plana benzetilmesi önerisinde bulunuyordum. Ancak daha sonra herkese önerdiğim bu planı, plan dönemine isabet eden yıllık performans programları, faaliyet raporları, bütçe ve kesin hesaplarla mukayeseli olarak inceleyip analiz ettiğimde ve bu analiz çalışmasını diğer belediyeleri de katarak bugüne kadar sürdürdüğümde, herkese önerdiğim o planın aslında içi boş kof bir plan olduğunu, planın her yıl hazırlanan yıllık performans programlarıyla delik deşik edildiğini, performans programlarını hazırlayanların kendi başarılarını yüksek göstermek amacıyla her yıl faaliyetlerin sayısıyla performans göstergelerinde bilinçli değişiklikler yapmak suretiyle manipülatif davrandıklarını; yani, sahtekarlık yaptıklarını keşfettiğimde; hem stratejik plan ve programlara verdiğim önem azalmış, hem de bu konuda daha dikkatli olunması gerektiğini öğrenmiştim.

Ayrıca önce Maliye Bakanlığı, daha sonra Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı tarafından hazırlanan rehberlerle stratejik planı hazırlama işi fazlasıyla sulandırılıp hazırlanan planlar plan olmaktan çıktığında, belediye bürokratlarının yaptığı manipülasyonlar meşrulaştırıldığında ve belediyeler uygulanmayan planların çöplüğüne döndüğünde stratejik planların gözümdeki ciddiyet ve önemi azalmış, bu işin yapılmış olmak için yapılan bir işe dönüştüğünü anlamıştım.

İşte o nedenle, bu mukayeseyi ilk kez yaptığım tarihten bu yana her belediyede, özellikle de İzmir Büyükşehir Belediyesi gibi büyük belediyelerde hazırlanan her yeni planı şüpheyle karşılayıp, hem kendisinden öncekilerle, hem de kendi dönemi içinde uygulanan performans programı, faaliyet raporu, bütçe ve kesin hesap gibi belgelerle mukayese ederek o planın ve uygulamasının kalitesini, daha doğrusu kalitesizliğini anlamaya çalışırım.

Öte yandan 1980’li yıllarda İngiltere başbakanı Margaret Thatcher ve ABD başkanı Ronald Reagan ile başlayan kapitalizmin neoliberal dönemi ve bu dönemin uygulama disiplinine dayanan bütüncül planlama anlayışı yerine koyduğu stratejik planlamanın alternatifi olarak bir şeyler yapılabileceğini düşünmeye başladım. O nedenle, önümüze konulan stratejik planlama şablonunu, hazırlık ve uygulama süreçlerinin esnek bırakılıp ciddi hiçbir denetime tutulmaması nedeniyle, bir belediyeyi çevresiyle ilişki ve etkileşim içindeki bir organizma gibi düşünerek ve plan uygulamasını titizlikle izleyip takip ederek esnetebileceğimi; böylelikle, stratejik planlamayı 1960 Anayasası‘nın getirdiği Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) merkezli uygulama disiplinine sahip bütüncül planlama anlayışıyla buluşturabileceğimi, bir şekilde ona benzetebileceğimi, bu konuda bana tanınan uygulama alanı dar olmakla birlikte bir ölçüde kaleyi içerden fethedebileceğimi keşfettim.

Çünkü yine bir şablon olarak Avrupa Birliği (AB)‘nden alınıp getirilen kent konseyleri ya da kalkınma ajansları modelleri uygulanmaya başladıkları tarihten bu yana o ilk geldikleri halden çıkıp ülkemiz koşullarına uyup garip bir hal almamışlar mıydı? İşte onların bu topraklarda değişip dönüşmesi gibi stratejik planlama anlayış ve uygulaması da, yapılan plan ve programların uygulanmadan çöpe atılmasını önlemek amacıyla pekala da bu coğrafyanın koşullarına göre değiştirilip dönüştürülebilir, bize ait bir uygulama haline getirilebilirdi.

Yeter ki bu konuya siyasi açından bakan plancının ideolojik bir tercihi olsun! Tabii ki bu arada bunun ayırdında olmayıp, Avrupa‘da, ABD‘nde ne görürse, ne duyarsa onu alıp getiren ya da önüne konulan her şablonu hevesle uygulayan kötü plancıların, YÖK komutasındaki akademisyen unvanlı üniversite öğretmenlerinin varlığına rağmen…

Gelelim İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2025-2029 dönemi ile ilgili yeni stratejik planı ile bunun ayrılmaz parçası olarak düzenlenen 2025 yılı performans programı hakkındaki tespit ve değerlendirmelerime….

Her şeyden önce şunu belirtmeliyim ki, yasal ve pratik olarak eş zamanlı olarak aynı ekip tarafından hazırlanması, o nedenle de birbiriyle çelişmemesi gereken birbirine bağlı bu iki belgenin bu kez daha önceki planlardan farklı olarak İzmir Planlama Ajansı (İZPA) ve İzmir Büyükşehir Belediyesi olarak iki ayrı ekip tarafından hazırlandığı ve belediye ekibinin İzmir Planlama Ajansı (İZPA)‘nın hazırladığı stratejik planı performans programı eliyle değiştirdiği anlaşılmaktadır.

Çünkü İzmir Planlama Ajansı (İZPA) tarafından beş yıllık bir süre için 5 amaç, 12 hedef, 116 faaliyet ve 158 performans göstergesi üzerinden, aslında somutlamadan belirtilmesi mümkün faaliyet ve projelerin somut bir şekilde belirtilmesi suretiyle hazırlanan planın ilk uygulama yılı ile ilgili 2025 Performans Programı’nda büyük ölçüde değiştirilerek; hatta planda yer alması nedeniyle 2025 yılı başlatılacak olan ya da planın kabulü beklenilmeksizin 2024 yılı içinde başlatılan bazı faaliyetlere 2025 yılında yer verilmeyip plan uygulamasına performans programı ile çok fazla sayıda performans göstergesinin eklendiği, bu çerçevede içerikleri büyük ölçüde değiştirilen faaliyet ve projelerin sayısının 116’dan 111’e indirildiği, bunların başarısını ölçecek olan performans göstergesi sayısının ise % 54 oranındaki olağanüstü bir artışla 158’den 244’e çıkarıldığı görülmektedir. Bu ise, soruna 2025 yılı performans programı gözüyle baktığımızda, aslında kendisine altlık olması gereken 2025-2029 dönemi stratejik planının zayıflığını göstermekte olup bu yetersizliğin performans programı eliyle çare bulunmak istendiğini göstermektedir.

Bu arada tabii ki plandaki bozuk, kötü “tercüme Türkçesi“ni düzeltip daha önceki planlardaki düzeye getirmek suretiyle planın diline de çare bulduğunu ya da Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı‘nın 25 Temmuz 2022 tarih, E-14399437-622.02-4169256 sayılı genelgesinde belediye zabıtasının hiçbir şekilde trafik denetimi yapamayacağı belirtilmiş olmasına karşın; hem stratejik planda hem de performans programında, mevcut yasal düzenlemelere aykırı olarak “trafik denetimi yapılan araç sayısı” şeklindeki bir performans göstergesine yer verildiğini söyleyebilirim…

Anlaşılan o ki, stratejik planı, plan uygulaması hakkında pek fazla bilgi ve deneyim sahibi olmayan İzmir Planlama Ajansı ekibi, 2025 yılı performans programını da belediye ekibi hazırlamış; böylelikle, belediye ekibi hem 2006 yılından bu yana edindiği zengin deneyimler çerçevesinde karşısına çıkan bu zayıf ve yetersiz stratejik planı düzeltmek, hem de Tunç Soyer döneminde başlatılan birçok proje ve uygulamayı devam ettirmek niyetiyle Aziz Kocaoğlu ve Tunç Soyer dönemlerindeki plan ve programlara çok benzeyen, yeni iktidar sahiplerinin “ezber bozmak” niyetiyle yapmak istedikleri yeni ve farklı bir stratejik plandan çok farklı bir belgeyle karşımıza çıkmış durumda… (1)

Hem de İZPA başkanı Koray Velibeyoğlu‘nun, kendisine geçmişteki havza planlarında olduğu gibi yeni yeni iş alanları çıkaracağı için şahsen çok önem verdiğini tahmin ettiğim; ancak, hangi yıllar hangi düzeyde gerçekleştirilip hangi yıl bitirileceğine dair herhangi bir bilgi vermeksizin plana yerleştirdiği Cemil Tugay‘ın seçim projelerinden “İzmir Otogarı yenileme faaliyetleri“, “ulaşım master planı“, Ahmed Adnan Saygun Senfoni Orkestrası faaliyetleri” ve “Karavan parkları” ile eski planlarda da olmasına rağmen yıllardır bir türlü hayata geçirilemeyen “İzmir ili gürültü eylem planlarının oluşturulması faaliyetleri“; ayrıca, çalışmaları stratejik planın kabulünü beklemeksizin 2024 yılında başlatılıp halen sürdürülen “Vizyon 2074 Çerçeve Belgesi” gibi öncelik verilen faaliyetlere 2025 yılı performans programında yer verilmeyerek…

Üstüne üstlük Cemil Tugay‘ın seçim projeleri arasında yer almasına rağmen stratejik planda yer almayan başta “Karşıyaka Zübeyde Hanım Stadı Yapım Faaliyeti” olmak üzere birçok faaliyetin 2025 yılı performans programına eklenmesi gibi plan dışında bırakılmış birçok işin performans programına dahil edilmesi suretiyle planın daha ilk yılında delik deşik edilmesi suretiyle…

Böylelikle Tunç Soyer zamanında büyük umutlarla kurulan İzmir Planlama Ajansı (İZPA) hazırladığı stratejik planla başka telden, belediye ekibi eliyle hazırlandığı anlaşılan performans programının ise ayrı bir telden çaldığına tanık olmuş oluyor ve böylelikle, bir ders niyetine “planlamada bütünlük” ilkesinin çiğnenmesi suretiyle konunun nerelere geleceğini somut bir şekilde görüyoruz…

Şapkadan Tunç Soyer’i çıkarmak…

Belediyedeki ekibin hazırladığı 2025 yılı performans programına baktığımızda ise planın adeta Aziz Kocaoğlu ya da Tunç Soyer döneminde hazırlanan plan ve programlara benzediğini, Cemil Tugay dönemine benzemesi için İzmir Planlama Ajansı (İZPA)‘nın yaptıklarının performans programı ile yok edildiğini görürüz. Böylelikle bir kez daha, daha doğrusu bir zamanlar belediye yapılanmasından ayrı bir şekilde oluşturulan İzmir Akdeniz Akademisi ile belediye bürokrasisi arasındaki çatışmaya ve bu çatışma sonucunda İzmir Akdeniz Akademisi‘nin pasifize edilip ehlileştirilmesine benzer bir şekilde belediyeden bağımsız bir şekilde yapılanıp çalışmaya başlayan İzmir Planlama Ajansı (İZPA) ile yine aynı belediye bürokrasisi arasındaki benzeri bir çatışmaya tanık oluyoruz. İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin yeni başkanı bu iki ayrı iktidar odağı arasındaki çatışmadan kaynaklanan böylesi bir benzerliğin farkında mıdır ya da bundan haberdar mıdır, bilmiyorum; ama, durum bütün somut kanıtlarıyla bu vaziyette…

Buna ilişkin bulguları ise şu şekilde sıralayabiliriz:

📌 Benim 2022 ve 2023 yılı performans programlarında görüp büyük bir merakla üyesi olduğum İzmir Tarım Grubu‘ndaki tüm ziraat mühendisi arkadaşlarıma; hatta, Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi dekanıyla hocalarına sorduğum ve sonuçta Çeşme Belediyesi‘nde çalışan bir yöneticinin kurduğu kooperatifin elinde bulunup genetiği bilim dünyasınca henüz araştırılmadığı için yerli ve saf ırk olup olmadığı belli olmayan; hatta “Çeşme koyunu” ırkının melezi olduğu tahmin edilen “Kaçeli koyunu” isimli küçükbaş hayvanların, bu hayvanların sahibi kooperatifin menfaatleri doğrultusunda yetiştirilip dağıtılmasını hedefleyen ve bu amaçla 2022, 2023, 2024 yıllarının devamı olarak 2025 yılı performans programına konulan “Kaçeli koyun ırkının korunması ve çoğaltılması faaliyetleri” başlıklı projenin devam ettirilmesi,

📌 İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay, 29 Kasım 2024 tarihinde Ege Sanayici ve İş İnsanları Derneği (ESİAD) tarafından düzenlenen 3. Yatırım Zirvesi‘nin açış konuşmasında güneş enerjisi santrallerinin maliyetleriyle ilgili kaygılarını dile getirmiş olmasına karşın; gerek stratejik planda, gerekse performans programında güneş enerjisi, biyogaz tesisleri gibi yenilenebilir enerji tesisleri için yapılacak ön etütlerle ilgili faaliyet ve performans göstergelerine yer verilmesi,

📌 İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay‘ın seçim öncesinde kamuoyu ile paylaştığı 49 projesi arasında Akdeniz ülkeleri ya da kentleriyle ilgili bir proje ya da düşüncesi olmamakla birlikte; stratejik planla performans programında yer verilen ve daha çok Aziz Kocaoğlu ile Tunç Soyer dönemlerini hatırlatan “Akdeniz Kentler Ağı faaliyetleri” kapsamında “Akdeniz ülkeleriyle gerçekleştirilen uluslararası işbirliği” şeklinde bir performans göstergesinin kabul edilmesi,

📌 Aziz Kocaoğlu ve Tunç Soyer dönemlerinin o ünlü “Süt Kuzusu Projesi“nin adının değiştirilerek “Süt Kuzusu faaliyetleri” adı altında devam ettirilmesi,

📌 Tunç Soyer‘in son aylarında faaliyete giren İzmir Kültür Fonu‘nun gerçekleştirdiği fikir ve uygulama yarışmalarına ilişkin bir performans göstergesinin 2025 yılı performans programına konulması,

📌Yine Tunç Soyer zamanında kurulan Sinema Ofisi eliyle sinema ve televizyon filmlerinin desteklenip yayınlanmasına ilişkin faaliyetlerle performans göstergelerinin her iki belgeye de eklenmiş olması,

📌 Tunç Soyer zamanında “İztaşıt” olarak adlandırılıp halkın yoğun şikayetlerine konu olan ilçelere ulaşımı sağlayan özel ulaşım araçlarının belediye ulaşım sistemine entegrasyonunu sağlama işinin “Toplu ulaşım sisteminin geliştirilmesi faaliyetleri” adıyla devam ettirilmesi,

📌İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay, seçim öncesinden bu yana tarımsal hizmetlerden ve işletmecilikten çok kırsal alan ve hizmetlerle bu hizmetlerin planlanmasından söz edip sırf bu amaçla Tarımsal Hizmetler Dairesi‘ni kaldırıp yerine ayrı bir Kırsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı kurarak başına kendisinin eski Karşıyaka ekibinden gelen bir şehir ve plancısını koymuş olmasına rağmen; 2025 yılı performans programına, stratejik planda yer almayan “Tarımsal hizmetler faaliyetlerinin yürütülmesi” bölümünün eklenmesi.

Evet, şu an “kamuda işlerin sürekliliği esastır. Cemil Tugay ne yapsaydı, kendisinden önceki Tunç Soyer projelerini devam ettirmese miydi?” diyerek dile getirdiğiniz itirazları duyar gibiyim…

Dediğiniz gibi “kamudaki işlerin sürekliliği esastır“; ama göreve geldiğinden bu yana İZTARIM ya da İZDOĞA‘ya ait birçok Tunç Soyer projesini durduran, bu projelerle ilgili kamu görevlisini işinden çıkaran ya da başka başka isimlerle devam ettirmeye çalışan yeni bir belediye başkanının da kendisiyle ilgili bu tür plan ve programlara, o proje dile getirildiğinde kendisini hatırlayacağımız şekilde damgasını vurması, “Evet, bu bir Cemil Tugay projesidir ve bakın işte şimdi de uygulamasına başlanmış” dememiz gerekir. Çünkü ikinci bir stratejik plan, Cemil Tugay‘ın belediye başkanı koltuğunu işgal ettiği 2025-2029 döneminde bir kez daha hazırlanmayacak ve mevcut planla programa mührünü vurmadığı sürece kendisine tanınan bir şansı da böylelikle kaybetmiş olacak…

Bu arada, tabii ki Aziz Kocaoğlu, Tunç Soyer ve Cemil Tugay dönemlerinde, başkanlar değişse bile sürekli bir şekilde başkanların çevresinde yer alıp danışman sıfatıyla çalışanlar sayesinde bu tür benzerliklere, bu tür birbirini tekrarlayan konulara rastlanmasının beklenen bir şey olduğunu, hatta bazen her bir belediye başkanına aynı düşünce ya da projelerin başka başka isimler altında kabul ettirilmesinin mümkün olduğunu bilip unutmadan… Her dönemde tekrar eden bütün bu benzerliklerin bu tür düşünce, proje ve belgelerin altına imza atanların aynı kişilerden oluşması nedeniyle ortaya çıkıp tekrarlanacağını bilerek… Bütün belediye başkanlarını, birbirlerinden çok farklı olsalar bile -ister istemez- aynı potada birleştirmeye çalışan; ama, bu arada bugüne kadar stratejik planla performans programlarının uygulamasında yer almadıkları için hazırladıkları planın ne hale geleceğinden habersiz kişiler ve onların acemi ekipleri sayesinde…

Şu sıralarda İzmir‘de, özellikle de şehir ve bölge plancıları arasında “simit modeli” ya da “gevrek modeli” adıyla anılan; ama, özü itibariyle bu topraklara yabancı, kapitalizmin yeni bir oyuncağı bayağı bir revaçta… Ortalıkta , özellikle de önce Karşıyaka‘da, sonra Karabağlar‘da, şimdi de İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nde herkes simit ya da gevrek modelinin taraftarı, fanatiği olmuş durumda ya da öyle olmuş gibi davranıyor… Şimdi de bu model moda!

Ankara‘dan İzmir‘e transfer olan, daha sonra İstanbul‘a geçip İzmir adaylığını yoklayan ve sonuçta İstanbul‘daki eski göreviyle İstanbul Planlama Ajansı (İPA) koltuğu ile idare den şehir ve bölge plancısı Dr. Buğra Gökçe bile İstanbul Büyükşehir Belediyesi 2025-2029 stratejik planı ile 2050 yılını hedefleyen İstanbul Vizyon 2050 Strateji Belgesi‘nde “simit modeli“nden söz etmese bile, 7 Kasım 2024 tarihinde Florya kampüsünde Dünya Donut (Simit) Günü nedeniyle özel sektör, akademi ve STK temsilcileriyle buluşmayı ihmal etmeyip bizlere Kate Rawworth‘un adı aslında “Donut Ekonomisi” hakkında bilgiler veriyor. (2)

Sanırım yakında ben de bu önerilerden fazlasıyla etkilenerek buram buram İzmir kokan “Boyoz-yumurta modeli” adını verdiğim farklı bir modelle karşınıza çıkabilirim… Ya da İzmir‘in tarihi geçmişiyle kültürel zenginliğine sahip çıkmak adına “Kuluri modeli” ismini tercih edebilirim…

İdeolojik ve siyasi anlamda Batı hayranlığının, orada piyasaya ne çıkarsa hemen tercüme edip almak yarı aydın dediğimiz insanların yüzyıllardır devam eden geleneksel tavrı… Oysa Ülker markalı ürünlerin sahibi ve Anadolu Grubu‘nun patronu Murat Ülker bile, kendi kişisel blog sayfasında yazdığı yazı ile bu modelin kaşifi İngiliz Kate Rawort‘un söylediklerini Karl Marks‘ın düşünceleri ile mukayese ederek onu ütopist buluyor… (3) Anlayacağınız, bizim ülkenin mütedeyyin kapitalistleri, patronları bile bu İngiliz’in ne yaptığını gayet iyi biliyorlar; ama, bu konularda bilgisiz olan belediye başkanlarının gözünü boyama hevesinde olan, onu etkileyip yeni yeni strateji belgeleri ya da planlar hazırlamak isteyen, böylelikle dünyalığını oluşturmak hevesindeki Batı hayranı yarı aydınlarımız bu modeli hemen sahipleniyor, onun “donut economics” şeklindeki adını büyük bir heves ve iş bilirlikle “gevrek ekonomisi” ya da “İzmir gevrek modeli“ne dönüştürerek, işe yarasın ya da yaramasın her yere sokmaya, eklemeye çalışıyor. Bu bağlamda tabii ki, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2025-2029 dönemi stratejik planı da kendisine düşen payı alıyor ve plan uygulamasını hiçbir şekilde etkilemeyecek şekilde 17 sayfalık bir plan ekine sahip oluyor. Aynen Karabağlar Belediyesi‘nin 2025-2029 dönemi stratejik planında olduğu gibi….

2012 yılında İngiliz iktisatçı Kate Raworth tarafından, vahşi kapitalizmin toplumsal yaşamda ve doğada yarattığı tahribatların pansumanın yapmak amacıyla “Donut Economics” adıyla ortaya atılıp Türkçeye “Simit Ekonomisi” olarak çevrilen bu modelin, 2019 yılında Kate Raworth‘un, eski sömürgeciliğin ve Avrupa emperyalizmin merkezi Amsterdam‘daki belediye ile yaptığı işbirliği çerçevesinde, modeli küçülterek kent hizmetlerine yansıtmayı hedefleyen bütüncül çalışmaların sonuçları henüz ortada yokken; hatta, Hollanda‘daki bazı sivil toplum örgütleri ve siyasi partiler bu durumu yavaş yavaş eleştirmeye başlamışken böylesi bir çalışmanın İzmir‘de, bu önerinin ülkemizin ve İzmir‘in içinde bulunduğu koşullar itibariyle uygulanıp uygulanamayacağına ilişkin herhangi bir araştırma yapılmaksızın, bunu mümkün kılacak unsurların ölçülüp değerlendirilmesine ilişkin herhangi bir ölçümleme sistemi oluşturulmaksızın ya da modelle ilgili herhangi bir pilot çalışma yapılmaksızın ve bütün bunlar İzmir kamuoyu ile tartışılmaksızın “ben başkanı ikna ettim, oldu” cin fikriyle 17 sayfalık bir eki stratejik plana ekleyerek bir çırpıda hayata geçirilmeye çalışılması, modelin mucidi Kate Raworth‘u bile hayrete düşürüp şaşırtacak bir gayretkeşlik olarak değerlendirilmelidir.

Böylelikle bu tür işlerin başkanlık sisteminin egemen olduğu antidemokratik yerel yönetimlerde istendiği takdirde ne kadar kolay olduğu; ancak, her zaman için etkili olan belediye içindeki alternatif iktidar odakları marifetiyle önce “Karşıyaka Gevrek Modeli“, daha sonra “İzmir Gevrek Modeli” olarak adlandırılan ithal bir hayalle şekillendirilen ve dumanı halen üstünde tüten yepyeni bir stratejik planın, delik deşik edilmiş başka bir plana nasıl dönüşebileceğinin, sizi nasıl boşa düşürebileceğinin somut bir örneği olarak ortaya çıkmaktadır.

Aynen Aziz Kocaoğlu döneminde uygulama aşaması düşünülmeden ve adeta suya yazı yazarak önce Çeşme Yarımadası, daha sonra Küçük Menderes ve Gediz-Bakırçay havzalarıyla ilgili strateji belgelerinin sonuçsuz kalışında olduğu gibi… Yeter ki, biz masa başında ya da bize verilen lüks mekanlarda kendi arkadaş ve öğrencilerimizle bol bol çalıştaylar, paneller, atölye çalışmaları yapalım, kendi aramızda havanda sular dövelim, bu konulardan bihaber belediye başkanının gözünü boyayalım , gerisi “Allah kerim”… Hem de “artık ondan sonra ne yapılır, ne yapılmaz beni alakadar etmez” tavrıyla…

Bu durumda; yani hikayenin ve yazının bittiği şu aşamada bize de, “oradan alıp buraya koyalım, takas yapıp günü kurtaralım” diyen kent simsarlarının ruhuyla hareket eden bir belediye başkanı ile bilimsel çalışmayı ticarete dönüştüren bu tür akademisyenler sayesinde hazırlanan plan ve programların aslında hiçbir işe yaramayacağını, bu bozuk düzen içinde suyun her zaman olduğu gibi yine kendi yatağında akmaya devam edeceğini, bu kadrolarla planlı programlı hiçbir işin yapılamayacağını, her şeyin tesadüflere; daha doğrusu, hayatın normal seyrine kaldığını söylemekten başka bir şey kalmıyor…

Bu yazıyı, bilimselliği kendi egosunun tatmini için gösteriye dönüştüren tüm yarı aydınlara adıyorum… 😊

(1) İzmir’in stratejik planında yeni nesil belediyecilik var, https://www.izmir.bel.tr/tr/Haberler/izmirin-stratejik-planinda-yeni-nesil-belediyecilik-var/50602/156

(2) https://x.com/gokcebugra/status/1854505719422206199

(3) Murat Ülker, “Post-Korona Ekonomisi: Simit! Dougnut Economics”, https://muratulker.com/y/post-korona-ekonomisi-simit-doughnut-economics/

“İzmir’deki açlık sonlandırılacak” mı?

Ali Rıza Avcan

Yıl 2010, aylardan Eylül…

CNBC-e Business dergisinin 2009 yılından başlayarak yapmaya başladığı “Türkiye’nin En Yaşanabilir Şehirleri – 81 İlin Yaşam Kalitesi Araştırması“nın ikincisinin yayınladığı tarih…

Dergi, 81 ilin yaşam kalitesini, sahip oldukları nüfus, eğitim düzeyi, kişi başına düşen elektrik tüketimi, havayolu ile taşınan yolcu sayısı, istihdam, iş gücüne katılma ve işsizlik oranları, kişi başına düşen kamu yatırımı miktarı ve otomobil sayıları, konut sayısı, mevduat miktarı, ortalama kira bedeli, rekabet endeksi, ödenen vergi miktarları, deprem riski olasılığı, suç oranı, alışveriş merkezi ve beş yıldızlı otel sayısı, boşanma hızı, hava kalitesi, orman miktarı, sporcu sayısı, trafik, kültür-sanat, kütüphane, müze, opera ve bale, sinema, tiyatro, özel-resmi hastane ve doktor sayılarını yaşam kalitesinin göstergesi olarak belirleyip 81 il arasında bu değerlere bir sıralama yapıyor. Bu sıralamanın en başında yer alan iller yaşam kalitesi yüksek, alt sıralarında yer alan iller de yaşam kalitesi düşük iller olarak duyuruluyor.

Bu bağlamda İzmir’in, 2010 yılı koşulları içinde 81 il itibariyle genel olarak 9., eğitim düzeyi itibariyle 7., sağlık koşulları itibariyle 11., kent hayatı itibariyle 38., kültür ve sanat itibariyle 46. ve ekonomi itibariyle 3. sırada yer aldığı duyuruluyor. 

Ancak, İzmir’in güvenlik açısından 81 il arasında 81. sırada; yani en sonda yer aldığı belirtiliyor. Güvenlik açısından sorunlu olduğunu bildiğimiz Doğu ve Güneydoğu illeri bile İzmir’in önünde, güvenli iller olarak gözüküyor. Örneğin Mardin 6., Diyarbakır 35., Van 12. sırada yer alıyor.

Kısacası derginin bu iddiası, İzmir açısından kötü, oldukça kötü bir durumu, hiç de hak etmediği bir konuma yerleştirildiğini ortaya koyuyor. 81 il arasında en güvenliksiz kent olarak belirlenen İzmir bir anda kimsenin gelmek istemeyeceği bir kente dönüşüyor… Özellikle de iç ve dış turizm açısından…

Bunun üzerine bir yandan dergi yönetiminden bu sıralamaya esas olan göstergelerin analizini istiyor, diğer yandan da İzmir Valiliği ile İzmir Büyükşehir Belediyesi’ni ve İzmir Ticaret Odası’nı bilgilendirip bir şeyler yapmalarını istiyorum.

O zamanlar İzmir Valisi olan Cahit Kıraç’ın yaptığı itiraz üzerine; bu yanlışlığın, İzmir Valiliği’nin araştırma kapsamında hem polis hem de jandarmadaki güvenlik verilerini dergiye göndermiş olmasına karşın, diğer valiliklerin jandarma ile ilgili verileri bildirmemiş olmasından kaynaklandığını öğreniyor ve derginin 2010 yılı Ekim sayısının “Editör” sayfasında bu yanlışlığın açıklanmaya çalışıldığını görüyoruz…

Kimse de çıkıp CNBC-e Business dergisinden bu yanlış araştırmanın olası sonuçlarının hesabını İzmir adına sormuyor, soramıyor… 

İzmir Büyükşehir Belediyesi 2020-2024 Stratejik Amaçları_Sayfa_1

Aradan geçen dokuz yıl sonrasında da İzmir bu kez hiç de hak etmediği bir şekilde açlık sorununun yaşandığı bir kent olarak cümle aleme takdim ediliyor….

Hem de İzmir’deki açlığı ortadan kaldıracağını iddia eden yeni belediye başkanının stratejik planlama ekibini oluşturan danışman ve uzmanlar tarafından…

Olayın ayrıntısı şu şekilde özetleyebilirim:

Bilindiği üzere, her belediyede yeni seçilen belediye başkanının göreve başlama tarihini izleyen altı ay içinde, 2020-2024 döneminde, hangi öncelikler çerçevesinde neler yapacaklarını gösteren stratejik planları hazırlayarak belediye meclislerinin onayına sunması gerekiyor…

Üstüne üstlük belediye meclisince kabul edilen bu planları eskiden Kalkınma Bakanlığı’na göndermeleri işlemin sonuçlanması açısından yeterli olduğu halde; şimdi, yeni hukuki düzenlemelere göre doğrudan doğruya Cumhurbaşkanlığı’na göndermeleri gerekiyor. Çünkü Cumhurbaşkanlığı makamı, bundan böyle belediyeleri stratejik planlar üzerinden izleyip değerlendireceğini açık açık belirtiyor.

Bizde; yani İzmir’de, belediye başkanları seçim sonrasında uzun bir tebrik ve karşı tebrik süreci yaşadıkları; ayrıca, bir kördüğüme dönüşen İstanbul seçimlerini merakla izleyip destekledikleri için ancak şimdilerde plan yapmanın gerekli olduğunu fark edip ekiplerini stratejik plan hazırlığına yöneltmeye başladılar.

Şimdi o nedenle hemen her belediye stratejik planını hazırlayabilmek için toplantılar düzenliyor, anketler yapıyor, ilgili ilgisiz herkese fikrini, projesini soruyor. 

İşte tam da bu süreç içinde, iki hafta önce İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2020-2024 dönemindeki stratejik amaçlarını taslak şeklinde ortaya koyan iki sayfalık bir metin elime geçti. Bu belgenin kaynağı güvenilir olduğu için belgenin geçerliliğini sorgulamaya kalkmadım.

Belgeyi ilk incelediğimde taslağa yazılı olan stratejik amaçların Birleşmiş Milletler tarafından benimsenen 17 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi dikkate alınarak belirlendiğini, bu 17 hedeften uygun görülenlerin İzmir’e uyarlanmak istendiğini gördüm. Ancak, bu konuyla ilgili herkesin bildiği bu uluslararası belgenin kötü bir Türkçe ile çevrildiği, metin içinde “iyi iş” ya da “tüketimin ve üretimin sürekliliği” gibi ne anlama geldiği bilinmeyen tanımlamaların kullanıldığını, yasal anlamda belediyelerin görevleri arasında bulunmayan enerji üretimi ile ilgili amaçlara yer verildiğini ya da “… fakirliğin İzmir’deki her türlü şekli son bulacak” gibi kapitalist sistem içinde gerçekleşmesi mümkün olmayacak ütopik amaçların yazılı olduğunu gördüm.

İzmir Büyükşehir Belediyesi 2020-2024 Stratejik Amaçları” başlığıyla yazılan bu metinde yer alan bir ifade ise tüm aklım, bilgim, deneyimim, birikimlerim ve duygularımla karşı çıktığım, şiddetle protesto ettiğim, kabullenemediğim ve asla kabul etmeyeceğim toplumsal bir olgudan söz ediyordu.

Söz konusu metnin, “İzmir’de Refahın Adil Bölüşümünün Sağlanması” başlıklı üçüncü bölümünün 2. maddesinde açık bir şekilde; “Açlığa Son: İzmir’deki açlık sonlandırılacak, gıda güvenliği sağlanacak, beslenme iyileştirilecek ve sürdürülebilir tarım desteklenecek” denmekteydi.

Bunun üzerine İzmir Büyükşehir Belediyesi düzeyinde yaptığım kişisel araştırmalarda, bu metnin İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yeni başkanı Tunç Soyer’in yakın çevresi tarafından hazırlandığını, belediye çalışanları tarafından pek de kabul görmediğini anladım.

Ama bu arada  devamlı kendi kendime sormadan edemedim: İzmir’de sosyo-ekonomik boyutta bir açlık olgusunun mevcudiyetini iddia edip, kendince yeni belediye başkanına bunu sonlandırma görevi veren bilim insanı, uzman, danışman, teknokrat, plancı, belediye yöneticisi; her kimse, kimdi? Yaşadığımız ülkenin koşullarını ve İzmir’i iyi biliyor muydu? İzmir’deki açlık sorununu bilimsel verilerle kanıtlayabiliyor muydu? Yoksa bir “sömürge aydını” zihniyetiyle Birleşmiş Milletler’in Uganda, Nijer, Nijerya gibi gerçekten açlık sorunuyla karşı karşıya olan ülkeler için gündeme getirdiği açlığı İzmir’e layık gören kimdi ve İzmir’e bu kötülüğü niye yapıyordu?

Ardından bu iki sayfalık metnin, üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan 03 Temmuz 2019 tarihinde İzmir Valiliği’yle 30 ilçe kaymakamlığına, 30 ilçe belediyesine ve meslek örgütlerine; toplam olarak 127 kuruma gönderilerek görüş sorulduğuna, söz konusu yazıyı elimde tutmak suretiyle tanık oldum.

Bu durumu, 18 Temmuz 2019 tarihinde İsmet İnönü Kültür Merkezi’nde yapılan ve İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer tarafından yönetilen “Tarım ve Sağlıklı Gıdaya Erişim” toplantısına gidip bizzat Tunç Soyer’e sormak istedim. Ancak söz konusu toplantının amacından sapıp, katılımcıların koltuklarının altında getirdikleri projeleri takdim etme eylemine dönüşmesi nedeniyle bu soruyu orada sorma fırsatını yakalayamadım. Ama bu toplantıda hiç kimsenin İzmir’deki açlık sorunundan söz etmediğine de tanık oldum.

Toplantıyı izleyen gün, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin stratejik plan hazırlığı kapsamında ilçe belediyeleriyle yaptığı toplantıya katıldığımda söz konusu belgenin 3. taslağının hazırladığını görmekle birlikte aynı ifadenin bu 3. taslakta da aynen yer aldığını fark ettim. Bunun üzerine, hiçbir üst yöneticinin bulunmadığı bu toplantıda bu konuyla ilgili itirazımı tüm samimiyetim ve öfkemle dile getirdim.

Şimdi ise yaşadığım ülkeye ve kente büyük haksızlık yapan bu ifadenin o metinden çıkarılmasını umutla bekliyorum.

Çünkü ülkemde ve kentimde, kent yoksuluğun var olduğunu ve her geçen gün yoğunlaştığını, gelir dağılımının son derece adaletsiz olduğunu, her sınıf, küme, grup ve kimlikteki insanın yaşama tutunmak anlamında büyük zorluklar içinde olduğunu bilmekle birlikte; ülkemde ve İzmir’de Birleşmiş Milletler’in kastettiği anlamda, Afrika ülkeleri boyutunda bir açlığın mevcut olmadığını biliyorum ve böylesine bir yalanı cahilce dile getirenleri şiddetle kınıyorum…

Ayrıca bu gerçek dışı ifadenin hem gerçeklik hem de siyasi liderlik açısından büyük bir gaf olduğuna inanıyorum…

Yarın öbür gün vali, CHP’nin ya da diğer partilerin milletvekilleri, temsilcileri, stratejik planları izleyip değerlendirecek olan “Saray çevresi” çıkıp da “İzmir’de açlığın var olduğunu söylüyorsunuz. Nerede bu açlık?” diye sorsalar ya da bu ifadeyi siyasi anlamda istismar etmeye kalksalar ne denilecek, ne cevap verilecektir?

Oysa son üç stratejik planını her yerde, her stratejik yönetim ve planı eğitiminde örnek gösterdiğim İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2020-2024 dönemindeki stratejik amaçlarının böylesine gerçek olmayan iddialara değil; bilimsel anlamda kanıtlanan, görülen, hissedilen ve yaşanan gerçek tespitler üzerine oturtması gerekir.

Anlaşılan o ki, bilmeyen ya da konusunda uzman olmayan “çokluk” arasında, mevcut bilgisiyle iyi bilen “biricik” olmak, bazı yöneticilerimizin gönlünü okşayan cazip bir durum olmaya başlamış…

İzmir Büyükşehir Belediyesi 2020-2024 Stratejik Amaçları_Sayfa_2Şu andaki tek dileğim ve umudum; stratejik plan gibi bir kent ve onun insanları açısından böylesine önemli bir belgenin yüreği ve fiziksel varlığı ile bu topraklarda yaşayan, buraları keşfeden değil; gerçekten bilen, kendi insanına “sömürge aydını” gözüyle bakmayan, uluslararası şablonları işin ayırdında olmadan yaşadığı topraklara uyarlamayan, burada yaşamaktan memnun, onurlu, bilgili, deneyimli, birikimli ve sorgulayan, analitik düşünebilen insanlar tarafından yapılmasıdır…

Yoksa, çok şey mi istiyorum?

Bir Belediye Başkanının Gözünden Yönettiği Kent – 1

Ege Bölgesi Sanayi Odası’nın düzenlediği üç günlük Polonya gezisine katılan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun 29 Eylül 2016 tarihinde Ege’deSonSöz isimli internet gazetesinde yayınlanan “Kocaoğlu’ndan ‘Varşova’ mesajları: Kültürpark, dönüşüm ve çehre!” başlıklı röportajında yer alan değerlendirmelerle ilgili aklımıza ilk gelenleri şu şekilde özetleyebiliriz:

Varşova ziyareti kapsamında gerçekleştirilen şehir turunda kentin yapısını özel olarak inceleyen Aziz Kocaoğlu, kentin çehresinin İzmir’e örnek olması konusunda vatandaşlara çağrı yaptı. Kocaoğlu, “Varşova ziyaretinde kentin bina cephelerindeki modeli İzmir’de uygulamak istiyoruz. Bina cephelerinde hiç tabela kirliliği, balkon çıkmaları, farklı panjurlar, görüntü kirliliği yok… Şehir çok düzenli görünüyor. Kentte ilk hissettiğimiz şey dinginlik… Biz bu modeli Kordon’da proje olarak yaptık. Daire sahiplerine binaların boyanmasını biz yapalım, panjurların aynı renk olmasını tekelden çıkmasını siz yapın dedik. Her apartmanı topladık. Daha bir adım yok ama kentin belli yerlerinde bina cephelerinin boyanması gibi bir kıpırtı var. Apartman sakinleri evlerin içine yaptıkları masrafın birazını dışarıya yaparsa, evlerine biraz da dışarıdan bakarsa ve düzeltmeye çalışırsa İzmir çok şey kazanır” şeklinde konuştu.

maxresdefault

Evet, bir kentin geleceği konusunda o kentin belediye başkanının gördüğü, düşünüp hayal ettiği ve ne söylediği birinci dereceden önemli olmakla birlikte bunun üç günlük bir Polonya yolculuğu sonucunda sağlıklı, doğru bir şekilde ortaya çıkmasını beklemek de mümkün değildir. Çünkü kentlerin bugününe ve geleceğine ilişkin bu tür değerlendirme ve projeksiyonlar, üç günlük gezilerle değil; o kentin anayasası niteliğindeki stratejik planların hazırlık aşamasında örnek alınacak yurtiçi ve dışındaki benzer kentlerin karşılaştırmalı bir şekilde araştırılıp analiz edilmesi; ayrıca o kentlerdeki gelişmelerin sürekli olarak izlenerek yapılmalıdır.

Belediyelerin yapacakları öncelikli hizmetleri tasarlayan stratejik planlarda, kentin içinde bulunduğu mevcut durum hem iç hem de dış koşullar dikkate alınarak değerlendirildikten sonra belirlenen bir vizyon ve misyon çerçevesinde ortaya konulur. Bu anlamda İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2015-2019 dönemi için hazırladığı ve uygulamakta olduğu stratejik plandaki vizyonu, eski bir Doğu Avrupa ülkesi ya da kenti üzerinden değil, Akdeniz uygarlıkları üzerinden;

Uygarlıkların mirasını geleceğe taşıyan, Akdeniz’in zenginliklerini kentlisine ve dünyaya sunan, hizmet felsefesiyle akıllarda iz bırakan gözde belediye olmak

şeklinde belirlenmiştir.

Nitekim İzmir kent vizyonunun, bu şekilde Akdeniz’i ve Akdeniz kentlerini kendine örnek/odak alınarak belirlenmesini sağlayan temel dinamiğin nedeni de, uzun bir süredir belediye başkanının danışmanlığını yapan, ülkemizin önde gelen bölge ve kent planlamacılarından biri olan Prof. Dr. İlhan Tekeli’nin önerileri ve yönlendirmeleridir. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bir kuruluşu olan İzmir Akdeniz Akademisi’nin 2009 yılında Prof. Dr. İlhan Tekeli’nin önderliğinde kurulmuş olması da bunun en somut örneğidir. Sayın Tekeli, uzun bir süredir İzmir’in Akdeniz uygarlığı içinde hak ettiği yeri alması için çabalamakta, bu konuda Akdeniz Uygarlığı üzerinden yeni bir vizyon açmaya çalışmaktadır.

alsancak-kibris-sehitleri-caddesi-izmir-bando-sol-balkon-konseri-1-mayis-2016_9310622-41060_1280x720Ama bir bakıyoruz ki, belediye başkanımız üç gün için Polonya’ya gitmiş ve oradaki görüntülerden ‘izlenim’ düzeyinde etkilenmesi nedeniyle bize Doğu Avrupa ovalarından, steplerinden yeni bir örnek, yeni bir vizyon getirmiş…

Şimdi ne yapacağız, belediye meclisi kararı ile kesinleşip uygulaması zorunlu olan Akdeniz odaklı stratejik planı değiştirip yönümüzü Doğu Avrupa’ya mı çevireceğiz, yoksa bu konuyu iki, üç gün sonra unutacak mıyız?

Oysa bir kentin Polonya’da olduğu gibi dingin, sakin, sessiz olmasının içinde bulunduğu bölgeye, ülkeye ve siyasi, sosyal coğrafyaya göre değiştiğini hepimiz biliyoruz. Sıcakkanlı, heyecanlı insanların yaşadığı Akdeniz’in kıyısındaki bir kentte bunu gerçekleştirmek, yoğun iç ve dış göçlerle insan coğrafyası devamlı değişen, Türk-Kürt ve İzmirliler-Mülteciler gibi gibi derin fay hatlarıyla yoğun bir kentsel gerilime sahip bu kentte sakin, sessiz ve dingin olmak ne ölçüde mümkündür? Şayet bunu gerçekleştirmek mümkün ise, benim sayın belediye başkanına önerim, bunu öncelikle belediye binasının hemen yakınındaki tarihi Kemeraltı Çarşısı’nda hayata geçirmesi, bunun için girişimde bulunmasıdır. Görelim bakalım böylelikle sessiz, sakin ve dingin bir Kemeraltı nasıl mümkün oluyormuş, olabiliyormuş… Tabii sevgili arkadaşımız Emel Kayın’ın “Doğu Pazar ve çarşılarındaki kargaşa, kalabalık ve kaos o coğrafyaların temel özelliğidir” itirazını da unutmadan…

Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun röportajda ele aldığı ikinci konu ise kentteki tabela kirliliği ile ilgili… Başkan bu konuda aynen şunları söylüyor:

Toplumun genel yaşam biçimiyle kentlerde tabela kirliliği vardır. Biz de ortada kalıyoruz. Biz Kordon’daki tabelalara düzen vermeye başladık. Bir sürü telefon geldi. Daha yapmadan dejenere etmeye başlıyoruz. Bizde belli konularda kural mutlaka kıyısından köşesinden tırtıklanmış gibi görünüyor. Mutlaka burayı görenlerin kentin çehresine imrenmeleri kadar doğal bir şey yok. Türkiye’de de bunlar olacak. Sadece disiplinle, belediyenin ortamı germesiyle bu işlerin olmasının sürdürülebilirliği mümkün değil. Vatandaşların yardımcı olması gerekir.

733ceb6d3df9fd00795993b7cc0be683

Bu söylenenleri değerlendirmeden önce İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin elinde bu konuyu ele alan 3194 sayılı İmar Kanununun dışında 6 ayrı yönetmelik olduğunu hatırlatmakta yarar var. Bunlar sırasıyla;

1)Belediye Emir ve Yasakları Yönetmeliği”,
2)İlan ve Reklam Yönetmeliği”,
3) Kısaca Kordon Yönetmeliği de denilen “Atatürk Caddesi’nin (Birinci Kordon) Cumhuriyet Meydanı ile Alsancak Limanı Arasında Yapılan Düzenleme ve Bu Alanın Kullanım Esaslarına Ait Yönetmelik”,
4)Kıbrıs Şehitleri Caddesi ve Ali Çetinkaya Bulvarı Kullanım Esasları Yönetmeliği”,
5)Pasaport-Konak Pier Arası Kıyı Düzenlemesi Kullanım Esasları Yönetmeliği”,
6)İzmir Büyükşehir Belediyesi Kıyı ve Sahil Şeridi Yol, Meydan ve Yeşil Alan Yetki ve Görev Uygulama Yönetmeliği”.

Bu yönetmeliklere ek olarak “Görüntü Kirliliği Önleme Esasları” ismini taşıyan 34 sayfalık açıklayıcı bir broşürün de mevcut olduğunu unutmamak gerekiyor.

İzmir Büyükşehir Belediyesi cadde, sokak, bulvar, meydan ve sahillerdeki görünümü düzenlemek için bu kadar çok yönetmelik hazırlamakla birlikte; 5-6 sene önce ve geçen yıl Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ndeki iki ayrı zabıta harekatını yakından izlemiş; hatta bazı zabıta yöneticileriyle tartışmış biri olarak zaman zaman hatırlanan ama çoğu kez unutulan bu konu ile ilgili uygulamaların bir facia olduğunu, böylelikle ilan ve reklam tabelası yapanlara yeni işler, yeni kazanç kapıları yarattığını söyleyebilirim. Bir zabıta yöneticisinin tavsiye ettiği ile diğerinin farklı olması, bazı işletmelerin bilerek kapsam dışında tutulması, tabela kirliliği denilince sadece Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nin hatırlanıp kentin diğer bulvar, cadde ve sokaklarının bu uygulamanın dışında tutulması gibi haksızlıkların düzenlemenin yapıldığı caddedeki işletmeleri çılgına çevirdiğini dün gibi hatırlıyorum.

O nedenle sayın başkana şayet İzmir’in görüntü kirliliğini gidermek gibi gerçekten samimi bir isteği varsa; bunu daha basit, daha yalın bir mevzuatla tüm kenti kapsayacak şekilde sürekli olarak yapmasını, sadece denetim aşamasında değil işyerlerinin açılışı ve ruhsatlandırma aşamalarında da görüntü kirliliği ile ilgili değerlendirmelerin yapılmasını öneriyorum. Belki de böylelikle elimizdeki yetkileri böylesi bir vizyonla sürekli kullandığımızda bakmışsınız bir süre sonra biz de Polonya kentlerine benzemişiz… Eee, ne de olsa her şeye hayal etmekle başlanıyor…

Tabii ki Folkart binalarındaki görüntü ve ışık kirliliği yaratan reklam panolarıyla Birinci Kordon’un estetiğini bozacak yeni İzmir Ticaret Odası binasını unutup gözardı etmemek koşuluyla…

Devam edecek…