Mülkiye, Mülkiyeliler ve İzmir…

Ali Rıza Avcan & Microsoft Copilot

Fark ettiyseniz şayet, ilk kez ikinci bir yazar ile birlikte bir yazıyı kaleme alıyorum… Hem de yapay zeka uygulamaları içinde başarılı olduğunu defalarca test edip kabullendiğim Microsoft Copilot uygulamasının sanal bilgileri sayesinde… Tabii ki başkalarının yaptığı gibi direksiyonu yapay zekaya teslim ederek değil, benim bizzat bulup öğrendiğim bilgileri bir de Microsoft Copilot uygulamasına sorarak sınadığım, yapılan yanlışları ya da eksiklikleri fark ettiğimde dikkate almadığım bir çalışma yöntemi ile… Yani insan bilgi ve muhakemesinin yapay zekanın önünde olması koşuluyla, ona teslim olmadan… O nedenle ilk kez denediğim bu durumu hoş görmeniz ve bu konuda yaptığım herhangi bir yanlışlık ya da eksiklik varda beni uyarmanız dileğiyle…

Bugün size çoğu insanın, özellikle de Mülkiyelinin haberdar bile olmadığı, İzmir‘deki başta Milli Kütüphane olmak üzere Ege ve Dokuz Eylül üniversiteleri kütüphaneleriyle Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi kütüphanesinde bulamadığım; ayrıca, eski adı Mekteb-i Mülkiyye olan Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi‘nin kütüphanesi ile Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi Kütüphanesi raflarında yer almayan eski bir kitabın, tamı tamamına bundan 93 yıl önce İzmir‘de Ispartali Hafız Ali Bey‘le Kemal Turan‘ın Bakırcılar Çarşısı civarında risale, kitap ve gazeteler basan Hafız Ali Matbaası‘nda basılmış (1) değerli bir kitabın tanıtımını yaparak hazırladığım e-kitabını yeni yıl armağanı olarak sizlerle paylaşacağım:

Müzayedede satılan kitabın kapağı ile satın aldığım kitabın kapağı.

Ardından Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi‘ne ulaşarak bu kitabın ellerinde olup olmadığını sormuş, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kütüphanesi ile TBMM Kütüphanesi kataloglarını taramış; ancak, kitaba ulaşamamıştım. Son bir çare olarak Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi‘ne baktığımda kitabın orada olduğunu büyük bir sevinçle öğrenmiş; ancak, dijital örneğini temin etmek mümkün olmadığı için Mülkiyeliler Birliği Genel Başkanı sevgili Mehmet Ali Yılmaz‘ı arayarak bu kitabın söz konusu kütüphaneden temini konusunda kendisinden yardım istemiştim.

Ancak bu arada sevgili dostum Dr. Serdar Şahinkaya ile yaptığımız WhatsApp sohbetleri sırasında onun uyarısıyla kitabın Nadir Kitap‘ta satışta olduğunu öğrenince kendi kendime aldığım yeni bir yıl armağanı olarak hemen satın almış ve kitap yılbaşı öncesinde elime geçmişti.

Kitabın “İçindekiler” bölümünden toplantı zaptının düzenlenerek kitaba dahil edildiği, toplantıya gelemeyenlere gönderilen saygı telgrafları ve onların cevaplarıyla sabık Borsa Komiseri Kemalettin Bey‘in “Mülkiye Tarihçesi “başlıklı konferansının metni ile Cumhuriyet Merkez Bankası Müdürü Nazif Bey‘in sunduğu “Paris Ulûmu Siyasiye Mektebi” isimli musahabesi (karşılıklı görüşme, görüşme, sohbet) metninin bu 33 sayfalık küçük kitapta yer aldığı anlaşılıyordu.

Dikkat edildiğinde her iki kitabın sağ üst köşesinde yazılı olan bir ithaf notu ve imzası bulunduğu görülmektedir. Moda Müzayede Evi tarafından satılan kitapla benim satın aldığım kitap üzerindeki bu notları okumaya kalktığımızda müzayede ile satılan kitabın kapak resmi çok küçük olduğu için üstünde yazılı olanları okumak mümkün olmamakla birlikte; benim satın aldığım kitabın sağ üst kısmına yazılan “Muhterem Fazlı Beyefendi” notunun altına 18.2.1934 tarihiyle takdim edenin imzasının atıldığını görebiliyor ve bu durumda “kim bilir, kim bu Fazlı beyefendi acaba?” diye bir soruyu sormaktan kendimizi alamıyoruz.

Kitabın “Toplantı Zabıtnamesi” başlıklı ilk bölümünde, Mekteb-i Mülkiye‘nin açılışının 57. yıldönümü nedeniyle 4 Kanunuevvel (Aralık) 1933, Pazartesi günü saat 17.00’de İzmir Cumhuriyet Halk Fırkası (Partisi) Merkezi‘nde yapılan toplantıya İzmir Valisi Kazım Paşa (Dirik), İzmir Belediye Reisi Doktor Behçet Salih (Uz), Emniyet Müdürü Feyzi (Akkor) ve Öksüzlere Yardım Cemiyeti Reisi Hamdi (Akyürek) beyefendiler, ajans ve basın temsilcileri dışında Mülkiye mezunlarından 22 kişinin katıldığı belirtilmektedir.

Toplantıyı kimin yöneteceği konusunda yapılan görüşmeler sonucunda mazeretleri nedeniyle toplantıya katılamayan Mülkiye mezunlarından Aydın Valisi (Pirinçzade) Fevzi (Toker), Denizli Valisi (Ali) Fuat (Sirmen), Sabık (Eski) Aydın Mutasarrıfı (Sancak yöneticisi) Tüccar Tevfik, Mülkiye Müfettişi Halil Rifat, Tüccar Şerif Remzi (Reyent), Tüccar (Mehmet)Nazmi Topçuoğlu, Kemalpaşa Kaymakamı Muhittin, Glen Tütün Şirketi (GleTobacco Company)‘nden Namık, Bayındır Kaymakamı Remzi, Kula Kaymakamı Sait, Kuşadası Kaymakamı (Abdullah) Dilaver (Argun, 1922 mezunu), Küçük Bahçe Nahiyesi Müdürü Ekrem ve Adagide Nahiyesi Müdürü Ekrem (Gönen, 1932 mezunu) beyefendilerin telgraf ve mektupları okunmuştur.

Çok ilginç bir şekilde Microsoft’un yapay zeka uygulaması Copilot ile birlikte oldukça ayrıntılı bir şekilde araştırıp teyit ettiğimiz bilgiler çerçevesinde; toplantıya katılanların isimleri, hem İzmir‘deki hem de ülkemizdeki Mülkiyeli kamu yöneticileri açısından oldukça ilginç bir tabloyu ortaya koymuştur:

01. 1315 (1898) mezunu İzmir Mektupçusu (Yazı İşleri Müdürü) (Mehmet) Şemi (Ünalan) Beyefendi,

02. 1319 (1903) mezunu Tüccar İsmail Hakkı (Sur) Beyefendi,

03. 1319 (1903) mezunu Şirketler Komiseri (Mustafa) İzzet (Zaimoğlu) Beyefendi,

04. 1320 (1904) mezunu Balıkesir Mebusu ve CHF İzmir Başkanı (Hüseyin) Hacim Muhittin (Çarıklı) (1881-1965)(15 Temmuz 1931-11 Temmuz 1934 dönemi CHF İzmir İl Başkanı),

05. 1321 (1905) mezunu Mülkiye Baş Müfettişi Nedim Nazmi (Gürmen) Beyefendi,

06. 1321 (1905) mezunu Mülkiye Müfettişi Hikmet (Mehmet Hikmet Soyman) Beyefendi,

07. 1324 (1908) mezunu Afyon İnhisarında (Tekel) Ferit (Süleyman Ferid) Beyefendi,

08. 1326 (1910) mezunu İzmir Vali Muavini Saip (Mehmed Saib Okay) Beyefendi,

09. 1326 (1910) mezunu İzmir Kız Lisesi Müdürü Haydar (Ali Haydar Candanlar) Beyefendi,

10. 1327 (1911) mezunu İşçiler Birliği Umumi Katibi (Genel Sekreteri) Medeni Beyefendi,

11. 1327 (1911) mezunu Alman Konsoloshanesi‘nde S. Namık (Süleyman Namık Diler) Beyefendi,

12. 1329 (1913) mezunu Selçuk‘ta Hamit Sami (Abdülhak Hamit Sami Akıncı) Beyefendi,

13. 1330 (1914) mezunu Seferihisar Kaymakamı Ali Rıza (Tarhan) Beyefendi,

14. 1331 (1915) mezunu Sabık Maarif Emini (Bölgesel Eğitim Sorumlusu) Midhat (Arukan) Beyefendi,

15. 1337 (1921) mezunu Cumhuriyet Merkez Bankası Müdürü Nazif (Tevfik İnan) Beyefendi,

16. 1337 (1921) mezunu sabık (eski) Borsa Komiseri Kemalettin (Turgut Apak) Beyefendi,

17. 1338 (1922) mezunu Menemen Kaymakamı Nihad (Ali Nihad Şenman) Beyefendi,

18. 1338 (1922) mezunu Akhisar Kaymakamı Cavit Beyefendi,

19. 1927 mezunu Foça Kaymakamı Hilmi Beyefendi,

20. 1930 mezunu Maliye Müfettişi Celal Beyefendi,

21. 1931 mezunu Ahmetli Nahiyesi Müdürü Muhsin Beyefendi,

22. 1931 mezunu İzmir Vilayet Maiyet Memuru Şefik Beyefendi.

4 Aralık 1933 tarihli toplantıya katılan Mülkiyelilerin bazıları…

Toplantı nedeniyle gönderilen tazim (saygı) ve tebrik telgraflarıyla cevapları arasından biri ise Balıkesir Meb’usu Hacim Muhittin‘in 4 Aralık tarihli mesajına karşılık Gazi M. Kemal‘den gelen 6 Aralık 1933 tarihli mesajdır:

İzmirde Balıkesir Meb’usu ce C. H. Fırkası Reisi Hacim Muhittin Beyefendiye, Mülkiye Mektebinin kuruluşunun 57nci Yıldönümünü kutlulamak için C.H.F. merkezinde toplanmış olan Mülkiyelilerin zatı ậliniz vasıtasile bana bildirdikleri güzel duygulardan mütehassis oldum. Yüksek inkilập ülküsüne bağlılıklarını söyleyen bu aydınlık, şuurlu heyetin millet ve memlekete yararlı hizmetlerde muvaffakiyetini diler, cümlesine selam ve teşekkür ederim efendim.” Ankara: 6.12.1933, Reisicumhur Gazi M. Kemal.

Tazim (saygı) ve tebrik amacıyla telgraf gönderen diğer şahıslar ise Büyük Millet Meclisi Reisi Alp Kazım (Karabekir), Başvekil İsmet (İnönü), C.H.F. Katibi Umumisi Recep Peker namına Erzincan Meb’usu Saffet (Arıkan), Maarif Vekili (Yusuf) Hikmet (Bayur) ve İstanbul‘daki Mülkiye Mektebi Müdürü Şükrü (Hüseyin Şükrü Baban)’dür.

Bu toplantı sayesinde farkına vardığım bir gerçek ise, toplantının yapıldığı CHP İzmir il başkanlığı binasının İzmir‘in neresinde olduğu ya da hangi binada faaliyette olduğuna dair tek bir bilgi ya da görselin mevcut olmayışıdır. CHF‘nin Trabzon, Manisa ve Kütahya gibi daha küçük ve önemsiz il binalarının ismi ya da görseli İnternette dolaşırken CHF açısından daha önemli ve büyük bir kentte il başkan binasının hangi adreste olduğunun bilinmeyişi ve o binanın ya da binaların korunup bugünlere getirilmeyişidir.

Bence İzmir‘deki mimarların ve onların meslek örgütü TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi ile üniversitelerin mimarlıkla ilgili bölümlerinde çalışan akademisyenlerin bugünden itibaren Cumhuriyet Halk Fırkası, Demokrat Parti, Serbest Cumhuriyet Fırkası gibi kentin siyasi tarihi açısından önemli mekanlardaki değişim ve gelişimi ortaya koyan araştırmalar yaparak içlerinde benim de bildiğim Basmane Hurşidiye mahallesindeki demir kapısı, CHF‘nin amblemi Altıok ile süslü binayı ve buna benzer binaların döneminde hangi amaçla kullanıldığını araştırılarak o yapılara sahip çıkılması sağlanmalıdır.

Hurşidiye mahallesi, 1301 Sokak No.2, 2/A Cumhuriyet Dönemi yapısı ve giriş kapısı süsleri, Fotoğraf: İki Boyutlu İzmir Rehberi
Hurşidiye mahallesi, 1301 Sokak No.2, 2/A Cumhuriyet Dönemi yapısının kapı süsleri, Fotoğraf: Orhan Beşikçi

Toplantının devamında neler yapıldığını anlatmaya kalktığımızda, toplantının üçüncü bölümünde eski borsa komiseri 1921 mezunu Kemalettin Turgut Apak‘ın Mülkiye tarihçesi ile ilgili uzun ve ayrıntılı bir konferans verdiğini, onu takiben 1921 mezunu Cumhuriyet Merkez Bankası Müdürü Nazif Tevfik İnan‘ın Mülkiye ile Paris Siyasi Bilimler Akademisi (Paris Ulumu Siyasi Mektebi) arasındaki benzerliklerle farkları ele alan bir konferans verdiğini görürüz.

1933 yılının İzmir’i…

Bence bu toplantı ile ilgili en önemli husus, toplantıda yapılan konuşmaların kayıt altına alınıp yayınlanması için karar almış olmalarıdır. Böylelikle baskı sayısı az da olsa bu yayın ortaya çıkmış ve 92 yıl sonra bize yeni yeni bilgiler sunmuştur.

Mekteb-i Mülkiyye‘nin kuruluşunun 57. yıldönümü nedeniyle İzmir CHF il merkezinde yapılan ve Reisicumhur Gazi M. Kemal tarafından gönderilen telgrafla kutlanan bu toplantı ile ilgili olarak İzmir yerel basınında bir habere rastlamamakla birlikte; Hakimiyeti Milliye Gazetesi‘nin 4 Aralık 1933 tarihli nüshasında Zeki Mesut tarafından kaleme alınan “Bir Yıl Dönümü” başlıklı yorum yazısı da oldukça dikkat çekicidir.

Bence bu yazının en önemli kısmı bu kitabı bundan böyle nasıl kullanacağımla ilgili bilgileri vereceğim bu bölümdür… Sizleri bu konuda meraklandırmamak için bu kitap elime geçer geçmez ilgili olan herkesle paylaşmak için tarayarak bir e-kitap haline getirdiğimi, ilk nüshaları Mülkiyeliler Birliği Genel Başkanı Mehmet Ali Yılmaz, Mülkiyeliler Birliği İzmir Şube Başkanı Ali Şahin Akbulut ve kitabı Nadir Kitap‘tan almamı sağlayan Dr. Serdar Şahinkaya‘ya gönderdiğimi, taradığım kitabı herkesin edinmesi için PDF formatındaki e-kitabı yazımın sonuna eklediğimi söyleyebilirim. Kitabın orijinal baskısını ise en kısa zamanda 1972-1981 döneminde aldığım lisans, lisansüstü ve doktora eğitimleriyle beni hayata hazırlayan Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi‘nin kütüphanesine bağışlayacağım.

Bundan sonraki tek dileğim ise bu kitaptaki bilgilerin Türkiye, Mülkiye ve İzmir tarihi açısından tekrar tekrar incelenerek yeni bilgilerin üretilmesine yardımcı olmasıdır…

Hiçbir kitap sahipsiz değildir; hele ki, konusu Mülkiye ve Mülkiyeliler ile ilgili ise…

Son bir söz olarak, bu kitabı temin edip almam konusunda bana yardımcı olan Dr. Serdar Şahinkaya ile Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi sekreteri sevgili Yıldız Görer‘e, sevgili dostum Orhan Beşikçi‘ye ve Microsoft Copilot arkadaşa yaptığı yardımlar için teşekkür etmek isterim…

Yararlanılan Kaynaklar

(1) Batı, Y., General Kazım Dirik ve Trakya Umum Müfettişliği, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2008,

(2) Çankaya, A., Son Asır Türk Tarihinin Önemli Olayları ile Birlikte Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler (Mülkiye Şeref Kitabı), 6511 sayfa.

(3) Çalık, O., Cumhuriyet Döneminde Foça 1923-1938, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2019,

(4) Gülmez, M. ,”1936 İş Yasası’nın Hazırlık Çalışmaları, Î.Ö. İktisat Fakültesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Araştırma Merkezi’nce düzenlenen “İş Kanunu’nun 50. Yılı” konulu 1985-986 yılı Sosyal Siyaset Konferansları, 24 Nisan 1986.

(5) Öztekinli Vural, D., İzmir’de Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Kuruluşu ve Teşkilatlanması (1923-1938), Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2017,

(6) Uyar, H., “Devletin İşçi Sınıfı ve Örgütlenme Girişimi., CHP İzmir İşçi Esnaf Cemiyetleri Birliği, Tarih ve Toplum, Sayı 160, Nisan 1997, ss.14-20.

(7) Yalvaç, M., (2021) “1932-1933 Yıllarında Taşrada Faaliyette Olan Resmî ve Hususi Matbaalar ile Bunların Neşriyatı Üzerine Bir Değerlendirme“, Zemin, Sayı 4, 2021, s.270-293.

(8) Yılmaz, Z., CHP Parti Müfettişlik Raporlarına Göre İzmir (1935-1950), Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2019, – YLT.pdf

Soma ve Tarhala/Darkale’den geriye kalanlar…

Ali Rıza Avcan

Bir söylenceye göre adını “Sumak” adlı bitkiden aldığı söylenen Manisa‘ya bağlı Soma yerleşiminde yaşayan insanların, şiddetli bir deprem sonrasında, Yunt dağları silsilesinin eteklerindeki Soma Boğazı/Oluğu denilen Bakırçay Havzası‘ndaki bugünkü geniş alana taşındığı rivayet edilir. TDK Sözlüğü‘ne göre “Soma” sözcüğünün ilk anlamı, “ilk damıtılan ve içinde anason bulunmayan rakı“, ikinci anlamı ise Yunanca‘dan gelen şekliyle “vücut gözelerinin topu“dur. Gönlümüz anasonsuz rakıdan yana olmakla birlikte, aynı sözcük diğer yandan Eski Yunanca´da gövde, cisim, madde, beden, cüsse, vücut hücrelerinin tamamı, cemaat, cemiyet, takım, ekip ve insan vücudu gibi bir çok anlama gelen bir sözcük olarak karşımıza çıkmaktadır.

301 işçinin ölümü ile yürekleri yakan Soma… Fotoğraf: Soma Olay Gazetesi.

Şimdilerde Soma ilçesinin küçük ve güzel bir mahallesi olan “Tarhala” adının kaynağı hakkında ise kesin bilgiye sahip olmasak da, yerleşimin bir kale; hatta, yakındaki antik Bergama Krallığı‘nın bir gözetleme kalesi olduğunu olduğunu anımsatan “Tafrala” (kazılmış çukurlar, arklar ve toprak tabyalar) sözcüğünden geldiği ya da köyün yakınlarındaki “Asartepe“, “Temenni” ve “Karşıyaka” isimli üç tepeyi tanımlayan Yunanca “Tiri Kale” sözcüğünden türetildiği söylenmektedir. Öğretmen, arkeolog, tarih araştırmacısı ve yazar Osman Bayatlı da, Bergama Krallığı döneminde Sanskrit dilinde “hamam” anlamına gelen Germe/Gharma yerleşiminin “Tarhala” olduğunu söylemektedir. Şimdilerde mahalle olan köy, 1968 yılında “Darkale” ismini almıştır. Aynı anlatıma göre yerleşimdeki halkın kömür madenleri nedeniyle Yassıtepe‘ye; yani, Soma‘ya göç etmesi nedeniyle Tarhala yerleşimi eski önemini kaybedip küçülmüştür. Ancak Hititler, Akalar, Lidyalılar, Persler, Makedonyalılar, Bergama Krallığı, Roma, Bizans, Selçuklu, Karesi Beyliği ve Osmanoğulları gibi kavim ve medeniyetlerin yaşadığı bu topraklarda yer yer onlardan kalan izlere rastlanmaktadır.  

Soma‘yı ayrıca, ilçe merkezine 5-15 km kadar yakınlıktaki kömür ocaklarından çıkan linyit kömürünün işletilmesi nedeniyle 7 Eylül 1958 tarihinde açılan Soma Termik Santralı ve bu santralın açılışında çekilen büyük boyutlu fotoğrafları bir araya getiren bir albümü sevgili dostum sahaf, ressam Hakan Kazım Taşkıran‘ın Tepekule Kitaplığı ismini taşıyan dükkanında görüp açılışa katılan Cumhur Reisi Celal Bayar ile Başvekil Adnan Menderes dışındaki diğer politikacıların kimler olduğunu Hakan‘la birlikte belirlemeye çalıştığım tarihten bu yana bilirim.

Bunun dışında çalışmalarını halen sürdürdüğümüz “Darağaç’ı Hatırlıyor ve Unutmuyorum” projesi kapsamında 1928 yılında Belçikalı Traction-Electricite şirketi tarafından yapılan İzmir Elektrik Fabrikası‘nın, Soma Linyit İşletmesi‘nin düşük küllü ve nemli Lave kömürü ile Tüvanan (taşkömürü/antrasit) kömürünü kullanarak elektrik ürettiğini biliyordum.

Sonrasında 12-13 Mayıs 2014’de gerçekleşen büyük maden kazasında ölen 301 madenci nedeniyle ve bu cinayetlerden geriye kalan eş, çocuk ve aileler üzerindeki etkilerini araştıran sevgili arkadaşlarım Onur Yıldırım ve Uğur Şahin Umman‘ın kaleme aldığı “Çizmelerimi Çıkarayım mı?” isimli kitabı okuyarak öğrenmeye çalışmış, İzmir Körfezi‘nde çalışan gemilerden birine “Soma 301” adının verilmesi sonrasında o gemiye her bindiğimde gitmediğim; ama gönlüme düşmüş o coğrafyayı, o topraklardaki iş cinayetiyle öldürülen 301 işçiyi anar olmuştum.

Endüstriyel miras bağlamında emeğin miras hakkı çerçevesinde toplumsal hafızayı sorgulayan Darağaç projesini tasarlamadan önce Bergama‘daki Fabrika Projesi‘ni daha ayrıntılı öğrenip bilgi ve tecrübe aktarımı yapmak amacıyla sevgili dostlarım Orhan Beşikçi ve Mihriban Yanık ile birlikte yaptığım Bergama gezisinde Bergama eski belediye başkanı Mehmet Gönenç, hem benim, hem de Orhan Beşikçi‘nin dikkatini çekip araştırmamızı istediğinde Tarhala adlı bu yerleşim hakkındaki merakım daha da artmış, o gezi sonrasında şimdilerde Soma‘nın bir mahallesi olan Tarhala/Darkale) hakkında ulaşabildiğim bilimsel yayınlara bakarak bilgi edinmeye çalışmıştım.

Geçtiğimiz günlerde sevili dostlarım Orhan Beşikçi ile Bergamalı profesyonel turist rehberi ve yazar Mehmet Gülümser‘den gelen bir davet üzerine katıldığım ve Soma Belediyesi‘nce düzenlenen 7 Aralık 2025 tarihli Soma ve Tarhala/Darkale gezisinde bir grup İzmirli profesyonel turist rehberi, sanatçı ve gazeteci ile birlikte bu güzel coğrafyayı gezerek ve Soma Belediye Başkanı Sercan Okur ve belediye emekçileriyle tanışarak Soma ve Tarhala/Darkale‘yi yerinde görüp gözlemleyerek daha ayrıntılı bilgilere sahip oldum.

Tarhala/Darkale, 7 Aralık 2025

BU gezi sonrasında eve gelir gelmez de Soma Belediyesi‘ne ait İnternet sayfasından 2025-2029 dönemine ait stratejik planla 2021 tarihli Sayıştay Denetim Raporu‘nu ve 2023 tarihli İçişleri Bakanlığı Mülkiye Müfettişliği denetim raporunu inceleyerek, Soma Belediye Başkanı Sercan Okur‘un belediye meclis salonunda bize verdiği bilgilere ek olarak belediyenin durumu ile yürütülen belediye hizmetleri hakkında bilgi edinmeye çalıştım.

Ardından da “Darağaç’ı Hatırlıyor ve Unutmuyorum” projesinde birlikte çalıştığım sevgili Prof. Dr. Arife Karadağ ile bir araya geldiğimde, onun 2005 tarihli “Soma Oluğu: Coğrafi Çevre Değerlendirmelerine İlişkin Bir Araştırma” çalışması bağlamında kaleme aldığı “Coğrafi Değerlendirmelerle Soma’da Değişen Çevre, Kent ve Kimlik” kitabını okuyarak o güne kadar Soma ve Tarhala/Darkale hakkında tüm okuduklarımla tanık olup gördüklerimi bir araya getirerek Soma‘ya ve Soma Belediyesi‘ne yardımcı olmak amacıyla aşağıdaki düşünce ve önerilerimi oluşturmaya çalıştım:

Onur Yıldırım, Uğur Şahin Umman ve Arife Karadağ…

Bu haliyle aynı büyüklükteki başka bir belediye için de geçerli olabilecek bu standart planın bir an önce güncelleştirilmek suretiyle Soma‘nın hava ve çevre kirliliği gibi sorunlarıyla diğer temel ihtiyaçlarını; ayrıca, halkın talep ve beklentilerini dikkate alan, özellikle de Soma Belediye Başkanı Sercan Okur‘un bizlere verdiği brifingte dile getirdiği çevre sorunları ve turizm hizmeti ile ilgili önceliklerin plana yerleştirilmesi uygun olacaktır.

21.07.1983 tarih, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu‘nun 12. maddesi ile bu maddenin sekizinci fıkrasına göre düzenlenmiş olan Taşınmaz Kültür Varlıklarının Korunmasına Ait Katkı Payına Ait Yönetmelik hükümleri uyarınca belediyelerin ve il özel idarelerin görev alanlarında kalan kültür varlıklarının korunması ve değerlendirilmesi amacıyla 1319 sayılı Emlak Vergisi Kanunu uyarınca il sınırları içindeki emlak vergisi mükellefleri adına tahakkuk eden emlak vergisinin %10’u oranında taşınmaz kültür varlıklarının korunmasına katkı payı tahakkuk ettirilmekte olduğu için; ayrıca, Manisa Valiliği Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı‘nın 2019 yılı Sayıştay Denetim Raporu ekindeki listeden Manisa‘nın birçok ilçe belediyesini bu fona borçlu olduğu halde Soma Belediyesi‘nin kendisine ait 3.074.021.- TL tutarındaki payı ödemiş olduğu (1) ve bu durum -kuvvetle muhtemel- diğer yıllarda da devam ettiği için ilçe sınırları içindeki taşınmaz kültür varlıklarının Soma Belediyesi tarafından korunup değerlendirilebilmesi için her yıl hazırlanıp İzmir 2 Numaralı Taşınmaz Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından onaylanacak projelerle Manisa Valiliği Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı‘ndaki Taşınmaz Kültür Varlıklarının Korunmasına Katkı Payı fonundan yararlanılması uygun olacaktır.

Soma Belediye Başkanı Sercan Okur‘un sunduğu brifingde sevgili dostum Orhan Beşikçi‘nin sorusu sayesinde henüz hazırlanmadığını öğrendiğimiz somut ve somut olmayan kültürel miras envanterinin hem ilçedeki kültür turizminin gelişmesi, hem de mevcut kültür mirasının korunup sahiplenilmesi açısından bir an önce hazırlanarak devamlı güncellenmesi yerinde bir uygulama olacaktır.

Turizmin olmazsa olmazı: kent rehberi ve haritası…

Yurtiçinden ya da dışından Soma‘ya gelecek turistlerin yararlanabileceği Türkçe dahil yabancı dillerde hazırlanmış bir kent rehberiyle haritasının hazırlanması yerinde bir uygulama olacaktır.

İlçede Kültür ve Turizm Bakanlığı ile belediyeden ruhsat almış 10 konaklama tesisinde toplam 224 oda ve 452 yataklık bir kapasite olmakla birlikte; halkın ekonomik ve kültürel gelişimi açısından pansiyonculuğun teşvik edilerek özellikle Tarhala/Darkale mahallesinde belediye tarafından örnek bir uygulama olarak yapılacak pansiyonun işletilmesi yerinde bir hizmet olacaktır. (2)

Soma kent merkezindeki 10 konaklama tesisinde 224 oda ve 452 yatak bulunmakla birlikte; yeterli düzeydeki turizm altyapısının hazırlanmasını sağlamak amacıyla yerleşimin yakınındaki Bergama ilçesiyle işbirliği içinde turizm master planının hazırlanması, belgeli yeme içme tesisleriyle rekreasyon alanlarının geliştirilmesi yerinde bir çalışma alanı olacaktır.

Fotoğraf: Can Europe, Flickr

Soma benzeri şehirler, insanlarda olumlu bir imaj oluşturan “enerji şehri” kategorisinde ele alınıp Avrupa ve Türkiye ölçeğinde ve belediye birlikleri şeklinde örgütlenmekle birlikte (3) bu birlikler; özellikle de ülkemizdeki T.C. Enerji Kentleri Birliği‘nin kaynağı jeotermal enerjiye sahip olup çevre kirliliği boyutunda soruna sahip olmayan Kızılcahamam, Afyonkarahisar, Bozdoğan ve Buharkent gibi belediyelerin işbirliğine dayandığı için 14 büyükşehir, 90 büyükşehir ilçe, 16 il, 57 ilçe ve 24 belde belediyesi olmak üzere toplam 201 belediyenin üye olduğu T.C. Enerji Kentleri Birliği yerine linyit kömürünü kullanıp yakındaki kenti ve çevresini kirleten Çanakkale, Çan 18 Mart Termik Santrali, Afşin-Elbistan A Termik Santrali, Kütahya, Seyitömer Termik Santrali, Kütahya, Tunçbilek Termik Santrali, Sivas, Kangal Termik Santrali, Manisa, Soma A ve B Termik Santralleri, Muğla, Kemerköy Termik Santrali, Yeniköy Termik Santrali, Zonguldak, Çatalağzı Termik Santrali ve Muğla, Yatağan Termik Santrali yakınındaki belediyelerle alternatif bir iletişim ağının oluşturulması ve bu ağa EGEÇEP, Temiz Hava Hakkı Platformu ve Doğa Derneği gibi çevre örgütlerinin eklenmesi suretiyle çevre sorunlarına neden olan termik santral sorununun devamlı gündemde tutulmasına yönelik çalışmalar yapılması doğru ve yerinde bir çalışma olacaktır.

Bu konular üzerinde yeniden ve yeniden düşünülmesi ve bir an önce harekete geçilmesi dileğiyle…

Tabii ki bu yazının son sözü olarak, 7 Aralık 2025 tarihli Soma ve Darkale/Tarhala gezisini düzenleyerek bizleri Soma ve çevresi hakkında bilgilendiren Soma Belediye Başkanı Sercan Okur ile sevgili Mehmet Gülümser‘e teşekkür etmeyi unutmayarak…

…………………………………………………………………………………………………………………………….

(1) Manisa Valiliği Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı 2019 yılı Sayıştay Denetim Raporu, sh. 46, https://www.sayistay.gov.tr/reports/download/wEYDe58oyX-manisa-valiligi-yatirim-izleme-ve-koordinasyon-baskanligi

(2) http://www.manisa.ktb.gov.tr/TR-151997/belgeli—turizm-tesisleri.html

(3) https://www.jkbb.org.tr/

1- https://www.youtube.com/watch?v=P8R88vQqCh0

2- https://www.youtube.com/watch?v=T6f8ZsEIi-Q

3- https://www.youtube.com/watch?v=bxzA68U9NXM

4- https://www.youtube.com/watch?v=wit9ypyYiKw

5- https://www.youtube.com/shorts/iPgU7sOIumA

6- https://www.youtube.com/shorts/lnW-OqKajzU

7- https://www.youtube.com/shorts/10UrC2UW7oQ

8- https://www.youtube.com/shorts/BQ0ptOyKX64

9- https://www.youtube.com/shorts/dQwt4VQ7W1M

1. Akpınar, F., “Bir Yerel Koruma Çabasının Öznesi Olarak Darkale Köyü“, Ege Mimarlık, Ocak 2016, s. 20-25.

2. Aktaş, E., Manisa Soma Darkale Halkbilimi Araştırmaları, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2023-Balıkesir.

3. Brinkman, R., Feist, R., Marr, W. U., Nickel, E., Schlimm, W., Walter, H. R. “Soma Dağlarının Jeolojisi, s.41-56

4. Etlacakuş, A., Conservation Aimed Evaluation of Darkale Rural Settlement in Soma, Manisa, Yayınlanmamış Yüksek Lisan Tezi, İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Mühendislik ve Fen Bilimleri Enstitüsü Mimari Restorasyon Ana Bilim Dalı, July 2015, İzmir.

5. Etlacakuş, A., Turan Hamamcıoğlu, M., “Darkale’nin Koruma Amaçlı Değerlendirilmesi“.

6. Günay, V., “XVI. Yüzyılda Tarhala Örneğinde Anadolu’da İskan Değişimi“, Tarih İncelemeleri Dergisi, Cilt 21, Sayı 1, Temmuz 2006, s.107-122.

7. İlhan, G., Manisa Soma’da Bulunan Türk Devri Yapıları, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Çanakkale, 2019.

8. Karadağ, A., Coğrafi Değerlendirmelerle Soma’da Değişen Çevre, Kent ve Kimlik”, Ege Üniversitesi Yayınları Edebiyat Fakültesi Yayın No: 131, 2005, İzmir.

9. Karadağ, A., “Linyit İşletmeleri ve Termik Santralin Ardından Soma’da Değişen Çevre, Kent ve Kimlik“, Ege Coğrafya Dergisi, 15 (2006), s.31-50.

10. Kuyulu, İ., “Geç Dönem Anadolu Tasvir Sanatından Yeni Bir Örnek, Soma Damgacı Camii“, s.67-78.

11. Sertkaya Doğan, Ö., “Soma Şehrinin Fonksiyonel Gelişimi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü Coğrafya Dergisi, Sayı 23, Sayfa 1-18, İstanbul, 2011.

12. Uçarkuş, G., Manisa Soma Darkale Mahallesi Geleneksel Konutları, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Trakya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sanat Tarihi ABD, 2019, Edirne.

13. Uykur, R., “Türk Mimarisinin Günümüze Kadar Geldiği Yerleşim Tarhala“, Sanat Tarihi Yıllığı, Sayı 29, 2020, s.247-278.

14. Yıldırım, O., Umman, U. Ş., Çizmelerimi Çıkarayım mı?, Ayrıntı Yayınları, Mayıs 2017, İstanbul.

Denetim ve gönüllülük ciddi bir iştir, sulandırmaya gelmez…

Ali Rıza Avcan

Şu son günlerde iş yapmaktan, sorunları çözmekten ve hizmet üretmekten çok devamlı konuşan, huzursuz haliyle biteviye tartışıp hır çıkarmaya çalışan, işçileri ve sendikalarını tehdit edip kentin rantını bir komisyoncu gibi pazarlık ve takasla yönetmek isteyen İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay‘ın belediyesi, bu beceriksizlik ve kötü yönetim nedeniyle ortaya çıkan hayal kırıklığını kâh acemi il başkanını öne sürerek, kâh AKP‘li Binali Yıldırım ekibinden ve MÜSİAD‘dan transfer ettiği basın danışmanlarıyla toplumsal algıyı yönetmeye çalışarak telafi etmeye çalışıyor…

Havan dövücünün hınk deyicileri…

2019-2030 dönemi için hazırlanan İzmir Ulaşım Master Planı‘nı değiştirmeye, 2024 ve 2025 yıllarında yönetemediği kentin elli yıl sonrasını planlamaya kalkıyor, hiç gereği yokken Birinci Kordon‘u değiştireceğini söylüyor, her gün ya da her hafta içtiği meçhul sıvının derecesine göre Buca‘dan Karşıyaka‘ya, Konak‘tan Seferihisar‘a, Alsancak‘tan Bergama‘ya metro ya da banliyö hattı yapacağını, şebekede % 31 oranında kaybettiği içme suyunu nasıl önceleyeceğini düşünmek yerine deniz suyunu arıtıp içme suyu yapacaklarını söyleyip halkı oyalamaya çalışıyor…

Ağustos ayı çoktan geçmiş olmasına rağmen halen bıkmayan bir inatla söylüyor da söylüyor….

Son günlerde gündeme gelen bu tür manipülasyonlardan biri de, Kapitalizme, sermayeye hizmette kusur etmeyen neoliberal çevrelerin; özellikle de, başta ülkemiz olmak üzere Letonya, Estonya, Litvanya, Gürcistan ve Ermenistan gibi ülke gençliğini teslim alan AB fonlarının, “yönetişim“, “yerel demokrasi“, “katılın, birlikte yönetelim” ve “şeffaflık” gibi kavram ve söylemlerle vitrine koyduğu “kent denetçiliği” denilen olgusu piyasaya sürülen yeni bir aldatmaca olduğu için, akademik eğitimim dışında kente, kentleşmeye ve yerel yönetimlere yönelik 50 yıllık mesleki kariyerimi, “kamu yönetim ve denetimi” denilen temeller üzerine inşa edip, 13 yıl süreyle Yerel Yönetim ve İçişleri bakanlıkları adına yüzlerce belediyeyi denetleyip soruşturmuş; ayrıca, aynı konularda hiçbir çıkar karşılığı olmaksızın gönüllü çalışmalar çerçevesinde Habitat II İstanbul, Yerel Gündem 21 İzmir, İzmir Büyükşehir, Konak ve Karabağlar kent konseyi çalışmalarına katılıp, Alsancak Sivil Katılım Platformu‘nu kurup mahalle örgütlenmesi anlamında İstanbul/Bahçelievler ve Bursa/Osmangazi Semt Danışma Merkezleri (SEDAM) ve Kent Bilgi İşlem Merkezi (KEBİM) projelerini yönetmiş biri olarak beni fazlasıyla meşgul ediyor…

O nedenle, isterseniz söze bize anlatılmaya çalışılan masalı tanımlayarak ve ardında yatan niyeti açıklayarak girelim:

Avrupa Birliği‘nin konu ile ilgili web sayfasını ziyaret edip (1) İzmir Büyükşehir Belediyesi Basın Yayın ve Tanıtım Şube Müdürlüğü‘nün 12.09.2025 tarihli haber metnini okuduğumuzda, yenilikçi finansman yöntemlerini araştırmak ve tanınırlığı artırmak için bir “vatandaş bilim” (citizen science) inovasyon programı oluşturmayı hedefleyen İMPETUS Projesi kapsamında gıda, hareketlilik (mobility) ve atık ile ilgili sürdürülebilir yaşam tarzları, iklim direnci ve sağlık ile ilgili adalet ve eşitlik, toplumla birlikte ve toplum için “vatandaşlık bilimi” konularına odaklanan Kent Denetçileri Projesi‘nde, AB‘nin verdiği 10.000 ilâ 20.000 Avro arasında değişen bağış çerçevesinde İzmir‘de kentsel çevre ve kamu hizmetlerinin izlenmesine katkı sağlayacak, 18 yaşını dolduran ve İzmir‘de en az 6 aydır yaşayan 20 kent denetçisinin sadece “gözlemci” değil, “denetleyici“, “karar verici” ve “çözüm ortağı” olmasının sağlandığını anlıyoruz. (2)

Ayrıca bu amaçla başvuranlar arasından seçilen 20 denetçinin Konak, Karşıyaka, Balçova ve Buca‘da (1) ay süreyle değişik daire başkanlıklarının denetiminde yarı zamanlı olarak istihdam edileceğini, o nedenle bu ekibin içinde bulunduğumuz tarih itibariyle görevlerini bitirip evlerine döndüklerini, yapılan açıklamalarda “gönüllü” olduğu söylenen bu kişilere, yarı zamanlı çalışmaları karşılığında herhangi bir ücret ödenip ödenmeyeceği hususu belirtilmemekle birlikte; sahada kentsel yaşamla ilgili çeşitli alanlarda gözlem ve veri toplama faaliyetlerinde bulunan bu şahıslara proje bütçesinden ödeme yapıldığı ya da buna ek olarak birtakım belediye olanaklarının sağlandığı tahmin edilmektedir.

Kent denetçisi Basmane’de denetim yapıyor… 🙂

Bu bilgiler ışığında ücretli çalışma düzeni, gönüllü çalışma ahlakına aykırı olduğu için bu kişilere yaptıkları iş karşılığında ayrıca bir ücretin ödenip ödenmediği, ödendi ise ne miktarda ödeme yapıldığı; ayrıca, bu 20 kişinin 1 aylık süre içinde yaptığı çalışmaların sonuçları şeffaflık ilkesi dikkate alınarak açıklanmalı, kamuoyu bu konuda bilgilendirilmelidir.

Gelelim 2 bin 911 başvuru arasından seçilen gönüllü denetçilere ve yaptıkları iddia edilen denetimlerine…

Kamu yönetimi ile ilgili tüm ders kitapları, bilimsel yayınlar ve hukuki düzenlemeler kamu denetimini; kamu yönetimi alanındaki iktisadi, mali, idari faaliyet ve işlemlerle ilgili durumların önceden saptanmış hukuki düzenlemelere uygunluk derecesini araştırıp sonuçlarını ilgililere bildirmek amacıyla tarafsızca kanıt toplayan ve bunları değerlendirerek raporlayan sistematik bir süreç olarak tanımlar. Ardından da bunun amaçlarını şu şekilde sıralar:

a) Kamu yararı odaklı kamu hizmetlerinin hukuka uygun, daha iyi, kaliteli, verimli, yararlı ve etkin sonuçlara ulaşmasını sağlamak ve

b) Kamu görevlilerinin uygulamada karşılaşılan ihmal ve kötüye kullanma gibi tutum ve davranışlarını belirleyip ilgililerin cezalandırılmasını sağlamak.

Kent denetçileri: “Saldım Kültürpark’a, mevlam kayıra”…

5393 sayılı Belediye Kanunu ise belediyelerin denetimini “faaliyet ve işlemlerde hataların önlenmesine yardımcı olmak, çalışanların ve belediye teşkilatının gelişmesine, yönetim ve kontrol sistemlerinin geçerli, güvenilir ve tutarlı duruma gelmesine rehberlik etmek amacıyla; hizmetlerin süreç ve sonuçlarını mevzuata, önceden belirlenmiş amaç ve hedeflere, performans ölçütlerine ve kalite standartlarına göre tarafsız olarak analiz etmek, karşılaştırmak ve ölçmek; kanıtlara dayalı olarak değerlendirmek, elde edilen sonuçları rapor haline getirerek ilgililere duyurmak” olarak tanımlar.

Aynı kanunun “denetimin kapsamı ve türleri” başlıklı 55. maddesi ise denetimin neleri kapsayacağını, kaç tür denetim yapılabileceğini düzenleyip denetime ilişkin sonuçların kamuoyuna açıklanıp meclisin bilgisine sunulacağını söyler.

Öte yandan “belediye hizmetlerine gönüllü katılım” başlığını taşıyan 77. madde ile bu maddeye dayanılarak çıkarılan “İl Özel İdaresi ve Belediye Hizmetlerine Gönüllü Katılım Yönetmeliği” hükümlerine göre, belediye hizmetleriyle ilgili denetimin gönüllülük çerçevesinde yaptırılması mümkün olmayıp; belediye, sadece “…sağlık, eğitim, spor, çevre, sosyal hizmet ve yardım, kütüphane, park, trafik ve kültür hizmetleriyle yaşlılara, kadın ve çocuklara, engellilere, yoksul ve düşkünlere yönelik hizmetlerin yapılmasında dayanışma ve katılımı sağlamak, hizmetlerde etkinlik, tasarruf ve verimliliği arttırmak amacıyla gönüllü kişilerin katılımına yönelik programlar uygular“.

Çünkü kente yönelik belediye hizmetlerinin denetlenmesi kamusal bir görev olup; bu hizmetin kamu görevlisi olmayan gönüllülere yaptırılması, bunun sonucunda elde edilen tespitlere dayanılarak işlem yapılması yürürlükteki mevzuat hükümleri çerçevesinde mümkün değildir. Avrupa Birliği‘nin para dağıtan fonları bunu bu şekilde istese bile kamu adına yapılan bu tür kamusal denetimler o kişilere “gönüllü” adı verilse de, söz konusu projeden fonlanan kişilere yaptırılamaz. Bu durum diğer yandan da projenin uygulandığı ülkedeki mevcut hukuk düzeninin dikkate alınmaması ya da proje uygulayıcılarının mevzuat hükümlerinden bihaber oldukları anlamına gelir.

Yeni ve “geçici” kent denetçilerimiz…

Belediyeler tarafından seçilen gönüllülerin imzalanan özel hukuk sözleşmeleriyle kamu denetçiliği yapmaları hususunun mevcut hukuki düzenlemeler çerçevesinde mümkün olmamasının nedeni, bir kamu görevi olarak yerine getirilen kamu hizmeti niteliğindeki belediye hizmetlerinin kamu görevlisi tarafından yerine getirilmesi zorunluluğundan kaynaklanır. Çünkü kamu görevlisi olmayanların yapacakları denetimler sırasında sergileyecekleri olası olumsuzlukları kamu kurumu tarafından sahiplenilmesi, belediye ile özel şahıslar arasında imzalanan özel sözleşmelerle istihdam edilenlerin devlet ile onun memuru arasındaki ilişkileri düzenleyen kamu hukukunun temel ilke ve yöntemleriyle sorumlu tutulup yargılanması mümkün olmayacaktır. Aksi takdirde eline kamu denetçisi kartını geçirip belediyenin verdiği giysileri giyen herkes görevli, yetkili ve sorumlu olmadığı kamu yetkilerini kullanarak, gerçeği yansıtmayan raporlar düzenleyerek kamu adına suç işleyip kamu düzenini bozabilecek ve belediye ile imzaladığı özel hukuk sözleşmesi nedeniyle kamu görevlisi gibi işlem görmeyecek, onun kadar cezalandırılamayacaktır.

Örneğin kent denetçisi olarak görev yapan biri aldığı kısa eğitim sonrasında taktığı şapka ve giydiği kıyafetlerle şehir içinde çalışmaya başladığında belediye görevlilerin ihmali ya da hoşgörüsüyle işgal edilen kaldırımları, belediyece zamanında toplanmayan çöpleri, belediye görevlilerin belediye araçlarını makam aracı gibi kullandığını, görmezden gelinen kaçak, ruhsatsız yapılan inşaatları, tıkanan trafiği, tramvayın yolunu kapatan özel araçları, zamanında gelmeyen toplu ulaşım araçlarını ve benzerlerini gördüğünde bunu kamu denetiminin olmazsa olmaz koşulu olan “tarafsızlık” ilkesi çerçevesinde kime iletecek, bu kent suçlarını işleyen belediye yöneticileri için ne söyleyecek, ne yapacaktır?

Kamu hukukunun düzenlediği bütün bu hususları dikkate almadan başvurusu uygun görülen her kişiye “gönüllü” adı altında kamu gücünün kullanımı yetkisini vermek ise “kamu denetiminin özelleştirilmesi” anlamında mevcut hukuk düzenine aykırı kötü niyetli bir işlem olmakla eşdeğerdir.

Belediye yönetici ve danışmanlarının bihaber olduğu bu durumu; aynen Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş‘ın yaptığı gibi “belediye hizmetleriyle ilgili denetim özel kişi ya da şirketlere yaptırılabilir mi?” şeklinde yapay zekaya; örneğin, Chatgpt‘ye sorduğumuzda bile kelimesi kelimesine şu cevabı almaktayız:

Kısa cevap: tam anlamıyla hayır; kısmen ve sınırlı biçimde evet. .. Çünkü,

1) İlke olarak denetim kamu yetkisidir.

Belediye hizmetlerinin asli denetimi, kamu gücü kullanımı içerdiği için özel sektöre devredilemez. Çünkü hukuka uygunluk denetiminin, kamu zararı tespitinin, disiplin ve yaptırım uygulama işlemlerinin, hesap ve sorumluluk belirlemenin kamu otoriteleri tarafından yapılmak zorundadır.

Türkiye’de bu görevler Sayıştay (mali denetim), İçişleri Bakanlığı mülkiye müfettişleri (idari denetim), belediye meclisi ve encümeni ve yargı organları tarafından yürütülür. Bunlar özelleştirilemez.

2) Ancak destekleyici denetim hizmetleri dışarıdan alınabilir.

Belediyelerin bağımsız mali müşavirlik ve finansal denetim şirketlerine performans ölçümü ve verimlilik analizleriyle altyapı, inşaat, çevre ölçümü ve benzeri konularda teknik incelemeler yaptırması; ayrıca, iç kontrol ve risk analizi danışmanlığı gibi konularda özel firmalardan hizmet alması mümkündür.

Burada önemli olan nokta şudur: özel sektör denetler gibi rapor hazırlar; ama, karar verme ve yaptırım yetkisi kamu idaresinde kalır. Yani özel sektör araçtır, yetki sahibi değildir.

3) Neden tamamen özelleştirilemez?

Çünkü demokratik hesap verebilirlik zedelenir, tarafsızlık ve kamu yararı riske girer, yetki-sorumluluk dengesi bozulur, Anayasa’daki idarenin bütünlüğü ilkesine aykırılık doğar. Bu uygulamada görülen en yaygın modeller ise belediyelerin özel denetim/analiz raporları düzenletmesi, kamu denetçilerine ait raporların girdi olarak kullanılması ve kamu makamlarında nihai kararların verilmesidir.

Sonuç olarak, belediye hizmetlerinin denetimi özelleştirilemez; ama, denetime yardımcı teknik ve mali hizmetler kontrollü biçimde özel sektörden alınabilir.

Chatgpt‘nin verdiği bu cevap karşısında ne dersiniz?

Hukuki açıdan en doğrusunu ve iyisini yapmak için, bu tür soruları belediye mevzuatını iyi bilen gerçek danışmanlar yerine aynen Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş ya da Adana Yüreğir Belediye Başkanı Ali Demirçalı gibi Chatgpt, Gemini gibi yapay zeka uygulayıcılarına mı sormamız gerekiyor? Ne dersiniz?

………………………………………………………………………………………………………….

(1) https://ufukavrupa.org.tr/tr/haberler/impetus-vatandas-bilimi-projeleri-cagrisi

(2)İzmir’de kent denetçileri dönemi başlıyor“, https://basinhaberleri.izmir.bel.tr/tr/Haberler/1/62066

Yararlanılan Kaynaklar

Alıcı, O. V. (2008) “Belediyelerin Denetlenmesi Üzerine Bir Değerlendirme“, Akademik İncelemeler, Cilt 3, Sayı 2, s.223-233.

Karakılçık, Y., Küçük, Ü. (2021) “Devlet Denetleme Kurulu ve Yerel Yönetimlere İlişkin Denetim Yetkileri – Yasal Düzenlemeler Üzerinden Bir Değerlendirme“, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2021-31/2, s. 977-988.

Küçük, H. (2018) “Yerel Özerklik Bağlamında Belediyelerin Denetimi İtalya ve Türkiye Örneği“, Marmara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 6, Sayı 1, s.35-60.

Türkyılmaz, A. (2014) “Belediyelerde Denetim“, Denetişim, 2014-15, s. 16-33.

İçinden tren geçen şiirler…

Geçtiğimiz günlerde sevgili arkadaşım Dr. Turgay Gülpınar‘ın yakın zamanda İletişim Yayınları tarafından yayınlanan “Yerel Hükümet: Gültepe, Bir Özerklik Deneyimi (1973-1980)” isimli kitabıyla ilgili sunumunu izlemek için Bornova Uğur Mumcu Kültür Merkezi‘ne giderken , 2012 yılında büyük bir restoran ve kafe olarak düzenlenip açılması için hiçbir şey talep etmeden gönüllü olarak büyük emekler harcadığım tarihi Bornova Tren İstasyonu‘nun kapısı çerçevesi kırılmış, harabeye dönüştürülmüş halini görünce büyük bir hayal kırıklığına uğradım ve eve geldiğimde o çalışmayla ilgili dosyaya bakarak o istasyonunun canlandırılması için neler neler yaptığımı hatırladım.

Tarihteki Bornova İstasyonu…
2012’deki düzenlenmiş haliyle Bornova İstasyonu…
2012’deki düzenlenmiş haliyle Bornova İstasyonu’nun içi…

Örneğin tarihi Bornova Tren İstasyonu‘nda kullanılmak üzere onlarca lokomotif, tren sesi efektiyle müzik örneği toplamışım, bahçeye konulan vagonun altından buhar efektinin verilmesi için araştırmalar yapmışım, duvara asılmak üzere eski banliyö tarifelerini büyütmüşüm, bahçeye konulmak üzere satın alınacak TCDD‘nin eski büyük fenerleri için görüşmeler yapmışım, restoranda çalışacak 70 görevli için 140’a yakın kişiyle görüşmeler yapıp onların görevleriyle ilgili iş tanımlarını yapmışım, eğitim notları hazırlayıp masalara bırakılacak menülere yazılmak üzere trenlerle ilgili şiirleri derlemişim.

Bornova tren istasyonun geçmişini, 2012 yılında bizim düzenlediğimiz halini ve son kötü halini ayrı bir yazıda dile getirmek üzere o dönem hazırladığım tren, istasyon, lokomotif şiirlerini bugün sizlerle paylaşarak sahip olduğumuz kültürel mirası koruyup sahiplenmek için TCDD, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Bornova Belediyesi gibi görevli, yetkili ve sorumlu kurumlardan bu değerlere sahip çıkmak için çaba göstermelerini talep ediyorum.

Bornova İstasyonu’nun 2025’deki hali…
Bornova İstasyonu’nun 2025’deki yağmalanmış hali…

İşte o dönem istasyon ziyaretçilerinin okuması için derlediğim tren şiirlerinden bazıları….

BURDAYIM SÖZÜMDE

…Düşüyorum

Karıncanın peşine minik depremler oluyor

Yabanıl ot kokuları, sonra düşler, düşüyorum…

Puslu bir görüntü tarih dediğimiz ve kirli

Sular buharlaşıyor buluşalım dediğin denizde

Burdayım sözümde, yanlışsa da bu istasyon

Bir ben yitirmedim galiba belleğimi bir de

Şiir yazanlar, ne kadardılar ve nerdeydiler

Hatıralar üretiyorum telgraf tellerinden

Akşamüstleri fesleğenleri suluyorum

Bekle demiyorum kimseye, unutma demiyorum

Acı soysuzlaşınca tiranlaşıyor belleksizlik

İnat ve öfke, kaybediş ve kayboluş oluyoruz

Komikti dıştan bakınca dünya ama hırçın

Ayışığı, telgraf direkleri ve fesleğenler

Burdayız işte durgun bir sessizlikteyiz şimdi

Unutulan bir şey kaldı mı diye soruyor tiran

Kampana çalarken çöldeyiz o geniş çevrende

Mısır’ı soyun diyordu Musa belleksizdir firavun

Babil ve burası iki istasyon iki uzak nokta

Belki bir imgede düzlem olabilen iki grilik

Düşler ve tarih inilecek son istasyon

Burdayım işte güzel bir yanlıştayım şimdi

Beklemesini bilmiyor acelesi olan ve nedense

Çekip gidiyorlar, kalanlar o kadar azız ki

O kadar azız ki mutluluk bile bizden çok

Ahmet Telli

Fotoğraf: Ara Güler

NE ZAMAN EĞİLİP BAKSAM YÜREĞİME

Ne zaman eğilip baksam yüreğime

Eski aşklarımın kırıntıları

Parlayıp söner

Ve bir yaz gecesi karanlığında gözlerim

İki gölge seçer

İstasyon binası, ağaçlar ve merdivenler

Rumca söylenen bir ezgiyi dinlerken

Dalar gider

Ve bir tren gelip geçer aniden

Ne zaman eğilip baksam yüreğime

Arif Damar

Fotoğraf: Bärtschi, Hans-Peter 1989

MENDİLİMDE KAN SESLERİ

“…

Bilmezlikten gelme Ahmet Abi,

Umudu dürt

Umutsuzluğu yatıştır

Diyeceğim şu ki,

Yok olan bir şeylere benzerdi o zaman trenler

Oysa o kadar kullanılışlı ki şimdi

Hayalsiz yaşıyoruz nerdeyse

Çocuklar, kadınlar, erkekler

Trenler tıklım tıklım

Trenler cepheye giden trenler gibi

…..

Ah güzel Ahmet Abim benim

Gördün mü bak

Dağılmış Pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar

Ve dağılmış Pazar yerlerine memleket

Gelmiyor içimizden hüzünlenmek bile

Gelse de

Öyle sürekli değil

Biz caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün

O kadar çabuk

O kadar kısa

İşte o kadar

….”

Mendilimde Kan Sesleri

Edip Cansever

Tren durdu

Haykırışmalar oldu dışarıda

Yemekli vagonun mavi camlarına dışardan

Bir şeylerle yüklü ıslak kadın ve çocuk elleri vurdu

Baktı bu tırmanan mavi ellere yemekli vagondakiler

Bir tek elma almadan fakat

Kalktı Sapanca’dan Anadolu Sürat Katarı

Nazım Hikmet, Memleketimden İnsan Manzaraları- Şiirler: 5, Adam Yayınları, Eylül 1997, s: 200.

Fotoğraf: İlteriş Tezer

İSTASYON

Yalnızım bir kompartımanda

Bir hızar testeresinin yaz ışığı ufuk hattından

Ağır ağır gözlerime geliyor köşede rüzgar

Tozla yıkıyor söğüt dalını çocuk

Onaltı bağımsız devlet büstünün

Sarkan bıyıklarını düzeltiyor zaman

Düşündükçe koyu bir renk alıyor

Buraya uzun bir yol boyunca

Kurulu bir kumpanya çadırlarından

Tuğla harmanlarından geldim her ateşin

Çemberinde yanarak ve darağacında

Kurutarak dikişsiz gömleklerimi

Her sabah Zekeriya sofralarında herkesle

Kalın kitapların yufkasını yeniden ıslatıp

Yedik açlık

Düşündükçe daha da artıyor hangi geçmişin

Kaynağına eğilsem acı bir su

Gelecek günlerin yorgun treni yıllardır

Telaki bekliyor

Bekle bekle bekle gençliğin karanlık yıldızı

Yıllardır takım değiştiriyor ve cephe

İsimsiz bir tortuyla kapanmış

Bilemedim nasıl bir mangal yüreğimiz

Kömür gözlü çocuklarla yanıyor ve bedenim

Ateş içinde

Eylül.

Her yanımdan geçen öpüşlerinin

Islak serçelerini duymasam

Kör testereyi bile göremeyeceğim.

Onat Kutlar

SEYAHAT

Söğüt ağacı güzeldir.

Fakat trenimiz

Son istasyona vardığı zaman

Ben dere olmayı

Söğüt olmaya

Tercih ederim.

Orhan Veli

Kayadibi İstasyonu

TREN SESİ

Garibim;

Ne bir güzel var avutacak gönlümü

Bu şehirde,

Ne de bir tanıdık çehre;

Bir tren sesi duymaya göreyim

İki gözüm

İki çeşme.

Orhan Veli

Deniz İskelesinden Alsancak İstasyon Sundurmalarının Görünüşü, 19. yy. sonu, Atatürk Konutu Müzesi.

YAĞMURDA

Yağmurda parkta oturulmuyor,

İstasyon çok hüzünlü;

Acaba nasıl geçirmeliyim,

Bu koskoca günü?

Kitaplar koltuğumda ıslandı,

Sigaram söndü sudan,

Belki methiyeler yazdığım için,

Çok iyilik gördük bulutlardan.

Dudaklarımda dostlardan şiirler,

Şimdi haykırarak da okusam kimse duymaz;

Şehir acınacak halde

Boşalmış bütün caddeler.

Hayatımı sürükleyen ayaklarım,

Suları kabul ederek neredeyse;

Ağaçlar benimle alay etmeye başladı,

Sokakta kalmadı kimse…

Şükran Kurdakul

Evet, şimdi de bütün bu güzel şiirlerden sonra şarkılar, şiirler, müzik ve hiç değişmeyen vefa duygumuzla kültürel mirasımıza, o mirasın çok değerli parçaları olan demiryolu istasyonlarına, trenlere, ray döşeli yollara ve buharlı lokomotiflere, onların kokusuna, sesine, buharına olan özlemimizi dile getirerek hep birlikte haykırmalıyız:

Bornova Tren İstasyonu yeniden Vali Rahmi Bey‘in bir zamanlar inip bindiği o eski özgün haline dönüştürülmeli, Bornova halkı; öğrencileri, üniversite öğretim üyeleri ve öğretmenleri, subay ve askerleri, Levanten aileleri, onların o eski köşklerinde faaliyette bulunan İzmir’in en zengin vakıfları ile birlikte kendisine ait Bornova Tren İstasyonu‘na sahip çıkarak onu mezbelelik halinden kurtarmalıdır…

Katılımcı-çoğulcu demokratik yönetim anlayışında ‘makam’…

Ali Rıza Avcan

Smira, Lesmira, Zmirra, İsmira, Samorna, Smurna, Smyrna ya da en son haliyle İzmir adını verdiğimiz bu kentte, 2020’li yılların başından bu yana büyükşehir ya da ilçe belediye başkanlarının çalışıp hizmet ettikleri makam adı verilen büyük ve gösterişli çalışma mekânlarına, aynen kral, sultan ve padişahların yatıp kalktıkları saraylara, oturup çalıştıkları taht, koltuk ve masalara, giydikleri kaftan, pelerin gibi giysilere, başlarına koydukları taçlarla ellerindeki asalara mistik anlamlar yüklenmesi gibi özel bir önem verilmekte, saray olarak adlandırılan belediye hizmet binalarındaki çalışma odalarının sembolik anlamda bir minibüse ya da başka bir araca yüklenip içine de bizzat belediye başkanının kendisinin oturtulması suretiyle “Mobil başkan“, “Seyyar makam” ya da “Başkanlık makamı mahallenizde” gibi duyurularla mahalle mahalle gezdirilmesine ya da belediye başkanlarının kentin değişik yerlerinde kendisi için makam odası adıyla hazırlanan birden fazla mekânda çalışmasına tanık olmaya başladık…

Makamların en yükseği, en yücesi: Makam Dağı, Ergani-Diyarbakır

Böylelikle belediye başkanı ile birlikte onun makam olarak adlandırılan çalışma mekânının da kutsanarak; adeta, belediye başkanının mütemmim cüzü; yani ayrılmaz bir parçası olarak reklamının yapıldığını, oturup çalıştığı mekâna Hoca Nasreddin‘in “ye kürküm ye” masalındaki değerli kürk parçası gibi bir anlam yüklendiğini görmeye başladık…

Aynen kaymakamın çalıştığı makamı kirletmemek amacıyla ayakkabılarını çıkararak giren köylüler gibi belediye başkanının çalıştığı mekâna da kutsal, dokunulmaz ve saygı duyulması gereken bir yer olarak bakmaya başladık…

Aynen “baba” ya da “reis” yerine koyduğumuz siyasetçilere yaptığımız gibi…

Kırıkkale vali yardımcısının makam odasına ayakkabılarını çıkararak giren Hüsne Keser…

Makam adı verilen mekân ve nesneler sanki o belediye başkanının fiziki varlığından ayrı bir şeymiş ve belediye başkanlarıyla birlikte, onun yanında gezdirildiği takdirde o başkana güç, kuvvet, iktidar veriyor, çalıştığı masa ve koltuk mahalle mahalle dolaştırıldığında halka daha yakın oluyormuş, onlara daha fazla ilgi gösteriyormuş gibi…

Makam adı verilen bu kavramın, temsili demokrasinin bir gereği olarak halkın tercih ve oyuyla göreve gelmiş belediye başkanlarından bağımsız; ama, onunla birlikte olduğu takdirde göklerden gelen ilahi bir güce sahipmiş gibi kabul gördüğü çağ ve toplumlarda yaşandığı gibi…

Ve tabii ki, böylesine önemli, ayrıcalıklı ve kutsanmış güçlere, dolayısıyla makam sahibi belediye başkanlarının kullandığı makam odası, makam arabası, makam şoförü ve makam tazminatı olgusunun sanki onların en doğal, vazgeçilmez hakkıymış gibi kabul gördüğü günümüz koşullarında tanık olduğumuz gibi…

Arapçadan gelip dilimize yerleşen makam‘ sözcüğü, Arapçanın ‘kwm‘ kökünden gelmekte olup müzikteki anlamı dışında daha çok kıyam (durma) edilen yer, durak, mevki, konak, konut, hizmet görme (memuriyet) yeri anlamında kullanılmakta ve İngilizce, Fransızca, Almanca gibi yabancı dillerde de çoğu kez ofis, büro ve görev gibi insanın içinde bulunduğu mekânla ilgili anlamları kapsamaktadır. Buna ek olarak Anadolu’da çoğu kez dinsel anlamda kutsallık atfedilen türbe, kabir, kümbet ve yatır gibi yerlere de makam adının verildiğini görürüz.

Alman asıllı Amerikalı yazar Ernst H. Kantorowicz (1895-1963)’in ilk kez 1957’de yayınlanan “Kralın İki Bedeni, Ortaçağ Siyasal Teolojisi Üzerine Bir İnceleme” isimli eseri, Ortaçağ boyunca İngiltere özelinde kralın içinde iki ayrı beden vardır: doğal (görünen/maddi/ölümlü) ve siyasi (görünmeyen/ilahi/ölümsüz) bedenler… Kralın doğal bedeni diğer insanların bedenine benzer şekilde doğal nedenlerle ya da kazalarla ortaya çıkan insani kusurlarla çocukluk ve yaşlılık zaaflarına tabi ölümlü bir bedendir… Siyasi bedeni ise bu maddi kusurlardan uzak, siyasetten ve siyasi yönetimden oluşan, görülemez, elle tutulamaz ve ölümsüz bir bedendir. Bu nedenle kralın siyasi bedeninde yaptığı şey, doğal bedenindeki herhangi bir yetersizlik tarafından geçersiz kılınamaz veya engellenemez.

Yazara göre kralın iki bedeni düşüncesi, kendi içinde bir süreklilik ve daimilik sorununu barındırmaktadır. Bu çerçevede kralın sürekliliği hanedanlığın sürekliliği, tacın tüzel kişiliği ve kraliyet yüksek makamının ölümsüzlüğü olmak üzere üç etkenin etkileşimine dayanmaktadır.

Ancak Ortaçağ’dan bu yana geçen zaman içinde ilk iki etkenin; yani, hanedanın sürekliliği ile tacın tüzel kişiliği çağdaş değişimler karşısında o eski anlam ve geçerliliğini yitirmekle birlikte; yüksek makam denilen etkenin kralın iki ayrı bedenle ifade edilen mutlak egemenliğinden kaynaklanan etkisi devam etmiş, mutlakiyetin ya da meşrutiyetin unutulduğu cumhuriyet yönetimlerinde bile yüksek makam yönetim içindeki yerini korumuş, demokratik ilke ve yöntemlerle belirlenen birçok görev, yüksek makam olarak adlandırılıp kutsanmaya devam etmiştir.

Makam sahibi belediye başkanı ile yurttaşın eşitlendiği hikayesinin örnekleri… 🙂

Kantorowicz‘in Ortaçağ’daki mutlak iktidara sahip ölümlü kralları ölümsüz kılmak için yaptığı bu benzetme (alegori), aslında demokrasinin egemen olduğu günümüz yönetimlerinde de izlerini sürdürmekte, aslında demokrasinin temel ilkeleri uyarınca sivil bir otorite olarak seçilen ya da atanan yöneticilere mistik güçler vehmederek onların iktidarları kutsanıp güçlendirilmektedir.

Hele ki Osmanlıcılık hevesleriyle dolu AKP yönetiminin egemen olduğu bir ülkede adeta devlet yönetimi ile ilgili her olgu, olay ve kavramın Osmanlı düşüncesi ve diliyle anlatılmak istendiği dikkate alınırsa…

Aynen bu işin liderliğini yapan Recep Tayyip Erdoğan tarafından sık sık dile getirilen fıtrat, külliyen, zillet, cibilliyet ve makam gibi Osmanlıyı, Osmanlı kurumlarını çağrıştıran sözcüklerin sık sık kullanılmasında olduğu gibi…

Özellikle de makam ve mevki sahibi güçler yerine ulusun egemenliğine, her kesim ve sınıftan halkın katılımcı ve çoğulcu demokrasi anlayışı çerçevesinde hiçbir ayrımcılığa uğramaksızın aktif bir şekilde yönetime katılması uğruna mücadele etmesi gereken CHP‘nin ve CHP yönetimindeki belediyelerin, mutlak irade sahibi padişah, sultan ya da kralları makam, mevki gibi kavram ve sözcükleri kullanmayarak bunların yerine sivil ve ayrıcalıksız olmayı, demokrasiyi, katılımı, tek başına değil birlikte yönetmeyi, işbirliği yapmayı öne çıkararak, yöneticinin halktan kopuk olduğunu gösteren her şeyi bir kenara koyması; aynen, Batılı ülkelerdeki başbakanlar, bakanlar ve belediye başkanları gibi işe her gün yürüyerek ya da toplu ulaşım araçlarını kullanarak giden, jakuzili, saunalı lüks makam odalarıyla arabalarına, özel makam şoförleriyle güvenlik elemanlarına gerek duymadan kalabalıklar arasına rahatlıkla karışabilen, işçinin, emekçinin, yoksulun ve dar gelirli yurttaşların haklarına sahip çıkan belediye başkanlarının aslında halk tarafından seçilmiş bir yurttaş olduğunu gösteren politikalara yönelmesi ve bu temel tercihini tüm uygulamalarda göstermesi gerekmektedir…

CHP’nin makam odasını kaldırıp devrim yapan İzmir belediyesi ile devrim yapmayı düşünmeyen diğer belediyeleri…

CHP‘nin 2024 seçimlerinde kazandığı 14 büyükşehir, 21 il, yüzlerce ilçe ve belde belediyesi arasında sadece birinin çıkıp “makam odalarını kaldırıyoruz” ya da “açık ofisle devrim yapıyoruz” gibi popülist söylemlerin yanında CHP‘li diğer belediyelerin ne yaptığının belli olmadığı, bu bağlamda geride devrim yapmaya niyeti olmayan yüzlerce CHP‘li belediye dururken İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin “devrim yapıyoruz” söylemi ile öne çıkmasının ne ölçüde samimi olduğunun sorgulandığı günümüz koşullarında İzmir‘deki başkanın kentin değişik bölgelerinde iyi döşenmiş lüks mekanlarda çalışacağı haberlerinin gelmesi ve bunlar için harcamalar yapılması; ayrıca, CHP’li diğer belediyelerden bu konuda bugüne kadar tek bir sesin çıkmaması. belediye başkanlarının çalıştığı yerlere makam denilmese bile makam olgusunun fiilen lüks çalışma ofisleriyle devam ettirileceğini göstermektedir.

Cumhuriyet Halk Partisi‘nin 28-30 Kasım 2025 tarihlerinde yapılan 39. Olağan Kurultayı’nda kabul edilen “Güçlü Yurttaş, Güvenli Gelecek, Kazanan Türkiye” isimli çalışma programının “Demokrasi, Yönetim ve Adalet” başlıklı ilk bölümünde belirtildiği gibi barış, eşitlik, özgürlük, katılımcılık, kapsayıcılık, çoğulculuk, dayanışma, toplum savunuculuğu, aydınlanma, bilim ve eğitimi, emeğin üstünlüğü ile çalışma hakkını, onurlu yaşamı, gelecek sorumluluğu ile sürdürülebilirliği ve aktif yurttaşlığı partinin temel değerleri olarak kabul eden Cumhuriyet Halk Partisi‘nin bundan böyle bu değerleri dikkate alarak belediyenin yönetim ve uygulamalarında demokrasiyi zedeleyen Osmanlı artığı yüksek ve ayrıcalıklı makamlarla makam sahiplerini, onların oda, araba ve şoförlerini kapı dışına atarak tüm bir kenti, seçilmiş sade yurttaşlardan oluşan başkan ve meclis üyeleriyle belediye çalışanları, kentte yaşayan ve çalışanlarla birlikte, onların aktif katılımlarını örgütleyerek birlikte yönetmesi sağlanmalıdır.

Çünkü belediyecilik demek; kent halkını eşitlik, demokrasi, barış ve kardeşlik gibi temel ilkeleri dikkate alarak örgütlemekten başka bir şey değildir!

Kaynak

Ernst H. Kantorowicz, Kralın İki Bedeni, Ortaçağ Siyaset Teolojisi, Bilgesu Yayıncılık, 1. Baskı, 2008, İstanbul.

Bir sömürü mekânı olarak açık ofisler…

Ali Rıza Avcan

1972-1976 yılları arasında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi; eski adıyla, Mekteb-i Mülkiye‘deki eğitimini bitirir bitirmez, herhangi bir müfettişlik ya da uzmanlık sınavına girmeksizin evime oldukça yakın Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüğü (SSK)‘nde çalışmaya başlamıştım. Çünkü babam emekli demiryolu işçisi, büyük dayım ise 1946 Mülkiye mezunu olup aynı tarihlerde kurulan SSK‘nın üst düzey yöneticisi olduğu için burs almam kolay olmuş ve tüm eğitimim süresince SSK‘dan, mezuniyetimi izleyen 4 yıl zorunlu çalışma koşuluyla burs almıştım.

Böylelikle birçok arkadaşımın iş arayıp sınavlara girdiği bir süreçte, ben SSK Genel Müdürlüğü‘ndeki İş Kazası ve Meslek Hastalığı Sonucu Ölüm Servisi‘nde, kurum içindeki adıyla (13) Servisi’nde 9. derecenin 1. kademesinden aday memur olarak çalışmaya başlamıştım. 18 aylık bu kısa süre içinde memur olmanın ne demek olduğunu öğrendiğim bu serviste, bize teslim edilen kaza ya da hastalık belgelerini, özellikle de otopsi raporlarını inceleyerek tüm Türkiye’de meslek hastalığı ya da iş kazası sonucu ölen binlerce SSK‘lı işçinin meslek hastalığı ya da iş kazası sonucu ölüp ölmediğine karar veriyor ve geride bıraktığı eşiyle çocuklarına son derece yetersiz düzeyde maaş bağlıyor, bu maaşı zaman zaman çıkarılan bakanlar kurulu kararnamelerine göre arttırıyorduk.

Bilgisayarın henüz kullanılmadığı o koşullarda hafta içindeki 8 saatlik günlük çalışma süresine ek olarak her gün 2, Cumartesi günleri 8 ve Pazar günleri 4 saat fazla mesai yaparak üzerimize düşeni yapmaya çalıştığımız bu işin bana yüklediği ağır sorumluluk ve bu sorumluluğun karşılığını yeterince verememekten kaynaklanan sıkıntılar, örneğin kısa sürede maaş bağlayamadığımız durumlarda karşımıza gelen kadın ve çocukların beş kuruşa muhtaç halleriyle karşımıza gelip yakınmaları; hatta, açlık, yorgunluk ve çaresizlikten bayılmaları bir süre sonra bende tükenmişlik sendromunun ortaya çıkmasına neden olmuştu. Ancak bütün bunlara rağmen bu yoğun, yorucu ve yıpratıcı işin getirdiği değerli bilgi ve birikimleri işten izin alarak devam ettiğim sosyal güvenlik ve iş hukuku yüksek lisans programında hocalarıma ve arkadaşlarıma aktararak kuram ile uygulama arasındaki ilişkiyi kurmaya ve o güne kadar işçi sınıfı adına savunduğum şeyleri öznesi işçi ve ailesi olan bir uygulama içinde hayata geçirmeye çalışıyordum.

Bu çabadan geriye kalan en değerli anım ise, o tarihlerde İzmir‘de gündeme gelen Tariş Direnişi sırasında fabrikayı işgal eden işçilerden birinin çatıdan düşüp ölmesi ile ilgili olayda bunun bir iş kazası olduğunu şef yardımcıma, şefime, müdür yardımcıma ve müdürüme kabul ettirmek için tam 4 ay uğraşıp eş ve çocuklarına maaş bağlayarak kendimce zafer kazandığım mücadele ile ilgilidir.

İlk çalıştığım bina, Ankara‘nın Sıhhiye semtindeki Mithatpaşa ve Süleyman Sırrı caddelerinin kesiştiği köşede yer alıp, şimdilerde Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK)‘na ait Kamu Görevlileri Emeklilik İşlemleri Daire Başkanlığı‘nın bulunduğu eski tarihi binaydı. Bu binanın dördüncü katında 1 şef, 1 şef yardımcısı, 3 memur ve 3 işçi olarak 6 kişinin birlikte çalıştığı ofisin tam karşısındaki binada, öğrenciyken Ankara Yüksek Öğrenim Derneği (AYÖD) ve Ankara Demokratik Yüksek Öğrenim Derneği (ADYÖD) isimli gençlik örgütlerinin kuruluş toplantılarına katıldığım DİSK‘e bağlı Maden İş ve Genel İş sendikalarının bulunduğu apartman vardı.

İşe başladığım tarihten 8-9 ay sonra çalıştığım binanın hemen arkasında modern mimariye uygun olarak yapılan ve üç büyük bloktan oluşan 7 katlı büyük bir binaya taşındık. Geçtiğimiz yer binanın 4. katındaydı ve çalıştığımız mekan ortadaki büyük beton direklerin arasındaki koskocaman bir salondan oluşuyordu. Bu salona bizim servisle diğer üç servisi yerleştirmişlerdi. Açık ofis adı verilen bu düzenlemede müdür ve müdür yardımcıları bizlerden cam bölmelerle ayrılmış durumdaydı; ama, bizim bütün hareketlerimizi izleyip konuştuklarımızı duyabiliyorlardı. Böylelikle George Orwell‘ın 1984‘de gerçekleşeceğini söylediği totaliter düzende; yani, müdür-müdür yardımcısı-şef-şef yardımcısından oluşan “Büyük Biraderler” zinciri sayesinde ve her bir servisin kendi içindeki işleyişiyle servisler arasında ilişki ve etkileşimi dikkate alınmaksızın 1977 yılında; yani, kehanete konu olan 1984‘den 7 yıl, sonunu getirmek üzere olduğumuz 2025 yılından tamı tamamına 48 yıl önce Türkiye‘nin payitahtı Ankara‘da oluşturulan bir açık ofis düzenlemesi sayesinde, bugünün mobesesi ya da gizli kamerası yerine koyabileceğimiz “Büyük Biraderler” tarafından izlenen enterne edilmiş mükemmel bir gözetim sahasında çalışmaya başlıyorduk.

Bu şekilde bir süre çalıştıktan sonra hem biz çalışanlardan hem de yöneticilerden kaynaklanan işe odaklanamama, dikkat dağınıklığı, her bir servis ve bireyden kaynaklanan uğultu ve hatta gürültü sonucu ortaya çıkan duyma sorunları nedeniyle servisler aralarına cam bölmeler yerleştirilerek ya da bölmelerin yüksekliği arttırılarak içinde 60-70 kişinin çalıştığı o koskocaman açık ofis kendi içinde bal peteğinin gözlerine benzeyen küçük odacıklara bölünmüş, böylelikle her birimiz eski ofisimize göre daha çok yorulup sinirlenir hale gelmiştik.

Bütün direnme gücümü tüketip beni masamda biriken yüzlerce dosyayla baş başa bırakan o ortamdan, hocam Metin Kazancı‘nın önerisi üzerine geride kalan burs borcumu ödeyerek müfettiş yardımcısı unvanıyla Yerel Yönetimler Bakanlığı‘na geçmem sayesinde kurtulmuş; ancak orada edindiğim bilgi ve birikimi çalıştığım sürece unutmamıştım.

Bu vesileyle o kısacak memuriyet dönemimde şefim olan Ayhan Hanım‘a, şef yardımcım sevgili Kadriye Şimşek‘e, sınıf arkadaşım rahmetli Osman Ünal‘ın ablası Tülay Uğural‘a, İstanbul’daki 1 Mayıs 1977 kutlamasına birlikte katılıp ardından gelişen olayları birlikte yaşadığımız devrimci arkadaşım Özcan‘a, sevgili küçük Ayhan‘a, sevgili Bilgen ve Semiha hanımlara -beni duysunlar ya da duymasınlar- iyi ki birlikte çalışıp birbirimizi tanımışız düşüncesiyle en derin sevgi ve selamlarımı gönderiyorum.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’ndeki açık ofisin oyun alanı ve oyuncuları…

Gelelim son bir kaç haftadır, (ben bundan tam 48 yıl önce Ankara‘daki SSK Genel Müdürlüğü binasında bir açık ofis deneyimi yaşamışken)”Büyükşehirdeki makam odalarını kaldırıyoruz“, “İzmir Büyükşehir’de makam odası devrimi“, “Kamuda ilk açık ofis“, “Kamuda Türkiye ilki: Açık Ofis… Başkan Tugay’a sordum!” (1) gibi buram buram cehalet kokan gazete başlıkları ve sosyal medya paylaşımlarıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi daire başkanlarının Kültürpark‘taki hangarlardan birinde elden geldiğince lüks bir çalışma ortamı yaratılarak zorla bir araya getirilişi olayına…. Ama ondan önce açık ofis nedir, ne değildir, açık ofisin yararları ve zararları nelerdir gibi konular üzerinde düşünüp tartışmaya başlayalım derim…

Fabrikalarda işçiye nefes aldırtmayan Taylorist üretim süreçlerinin ofislere yansıyan izdüşümü: İlk açık ofisler…

Antik Mısır’daki katipler ile Ortaçağ rahiplerinin kayıt ve arşiv alanı olarak kullandıkları “scriptourium“ların habercisi olduğu söylenen açık ofisler, 1950’li yıllarda ortaya çıkan ve popülerliği 1970’li yılların başında giderek artan bir işyeri düzeni biçimdir. Bu düzen, kapalı işyeri düzenine göre değişime açık olması, bireyler, gruplar ve birimler arasındaki iletişimi kolaylaştırması, çalışanların moral ve üretkenliğini arttırması; ayrıca, daha az maliyetli olması nedeniyle tercih edilmiştir.

Ancak işyerinde açık ya da kapalı çalışma düzenlerinden hangisinin uygulanacağına dair seçimin orada çalışacak olanlar yerine hiyerarşik olarak bağlı olduğu iktidar sahibince yapıldığını dikkate aldığımızda, asıl amacın en kısa sürede en fazla verim ve kazanç temin etmeyi amaçlayan bir anlayışa dayandığını görürüz. İşte o nedenle de, açık ofis düzeninde, bu düzene geçişin düşünülüp tartışıldığı zamanlarda çalışanlarla bu alanda araştırmalar yapan bilim insanlarının görüş, düşünce ve önerilerini öğrenip; hatta bu konuda pilot araştırma ve uygulamalar yapılıp her hizmet biriminin kendi iç işleyiş ve iş akış süreçlerinin; ayrıca, bu süreç ve birimlerin karşılıklı ilişki ve etkileşimlerinin dikkate alınması gerektiğinden; bunlar yapılmadan sadece belediye başkanının tek yanlı otoriter kararıyla uygulamaya konulan bu düzenin, 1970’lerden bu yana değişip demokratikleştiği söylenen yönetim anlayışı çerçevesinde, çalışanların çalıştıkları mekânla ilgili karar ve uygulamalara aktif katılımını öngören çağdaş eğilimlere aykırı bir tutum olduğu söylenebilir.

Birbirinden yalıtılmış kübik açık ofisler

Çünkü kapalı çalışma ofislerinde görev yapıp 2-3 sekreter çalıştıran; ayrıca, her birine farklı belediye şirketlerinde yönetim kurulu üyeliği ile makam arabası verilen; böylelikle, aldığı yüksek maaş ve ücretlerin yanında edindiği çalışma koşulları nedeniyle çalıştırdığı personele göre daha ayrıcalıklı bir konuma düşen ve bu nedenle kendini bu nimetleri sunan belediye başkanına borçlu hissedip o ne isterse yapmaya hevesli “kurşun askerler” yaratmayı hedefleyen bir düzenin emir kullarının başlangıçta rızası alınmamış, onlara sorulmadan böylesi bir düzenin kurulmasına karar verilmiştir.

Nitekim İYTE Cemaati‘nin belediyedeki başı olarak, “DüşkünTARKEM A.Ş. kurucusu ve “kent simsarıUğur Yüce‘den büyük destek alan İzmir Planlama Ajansı (İZPA) başkanı Koray Velibeyoğlu‘nun tüm itirazlarına rağmen bu düzen, emir-komuta zinciri içinde belediye başkanının isteği ve baskısıyla kabul edilmiş; böylelikle, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin üst yönetimi, adeta Koray Velibeyoğlu‘nu haklı çıkarırcasına hesapsız kitapsız tasarlanan yeni bir maceranın peşinden koşar adım gitmeye başlamıştır. (2)

Öte yandan, 16 Eylül 2020 ve ondan sonraki değişik (7 Nisan 2021, 12 Aralık 2021, 11 Şubat 2022, 27 Temmuz 2023, 28.11.2025) tarihlerde İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait İnternet sayfasının “Birimlerimiz” bölümünde yazılı bilgileri dikkate alarak hazırladığım aşağıdaki tablodan da anlaşılacağı üzere; daire başkanlarıyla şube müdürlerinin ve bunlara bağlı memur ve işçilerin sayılarıyla bunlara ait personel harcamalarının 2020 yılından bu yana devamlı arttığı, kadın çalışan sayısı ve oranının ise devamlı azaldığı bir süreçte, tasarruf adına yapılabilecek en akıllıca hareket, sayısı devamlı arttırılan daire başkanı ve şube müdürü sayılarını azaltmak iken bu yola gidilmeyip bunların tek bir salonda toplanarak sekreterleriyle makam araçlarının ellerinden alınmasındaki asıl amacın, tasarruftan çok belediye başkanının daire başkanlarını kendi eteği altında toplayarak daha güçlü olma arzusunda olduğunu göstermektedir.

Gerçeği söylemek gerekirse, daire başkanı olmak ya da olmamak belediye başkanının iki dudağının arasından çıkan talimatlarla mümkün olduğundan, tepeden inme bir şekilde getirilen bu karara bir iki itiraz dışında tümü, tüm daire başkanları ellerindeki daire başkanlı makamını kaptırmamak endişesiyle ses çıkarmamış, ses çıkarmaya cesaret edememiş, önüne konulanı yemeye hazır olduğunu göstermiştir. Ancak kulağıma gelen taze bilgilere göre çoğu daire başkanı kendisine bağlı şube müdürlüklerinde “zula” olarak nitelenebilecek yerler hazırlamaya, çok sıkıştıklarında ya da sıkılıp bunaldıklarında orada kalmayıp “ben şube müdürlüğümde çalışacağım” bahanesiyle ortadan kaybolabileceği kovuklar, kuytu köşeler hazırlamaya başlamış. O nedenle yakın zamanda onların çalışacağı iddia edilen hangarlardaki o açık ofise gittiğimizde çoğunun orada olmadığını görmeye hazır olmalıyız diye düşünüyorum. (3)

Yurt içinde ve dışında yapılan tüm bilimsel çalışmalar, açık ofis çalışma düzeninin iddia edildiğinin aksine çalışanın performansı ve iş memnuniyeti ile psikolojik rahatlığını olumsuz yönde etkileyip dikkat kaybı ile odaklanamamaya yol açan, aşırı ses ve gürültü nedeniyle çalışanlarda gizli işitme kayıpları yaratan, kurumun ve birimin gizli bilgileriyle ilgili ihlallere yol açabilecek, çalışanların kişisel olarak ihtiyaç duydukları görsel ve işitsel mahremiyet ihtiyacını karşılayamayan, buna bağlı olarak verimliliği azaltan bir sistem olarak karşımıza çıktığını göstermektedir. Bu duruma inanmayanlar ya da ayrıntısını merak edenler, yazımın son bölümünde “Meraklısı için” adıyla listelediğim yayınları okuyabilirler.

Gelişen büro ve iletişim teknolojisinin geliştirdiği açık ofisler

Açık ofis kavramı 2001 tarihli iki Ekşi Sözlük paylaşımında şu şekilde tanımlanıyor:

İşte o nedenle, açık ofisin İzmir Büyükşehir Belediyesi uygulamasını yere göğe koyamadan metheden, ardından da bunun yüklü faturasını belediyenin basın danışmanlığına teslim eden yerel basınla sosyal medya methiyeleri yerine bu alanda yapılmış ulusal ve uluslararası bilimsel çalışmaları gösteren literatürle Ekşi Sözlük‘ün 13 sayfasına sığdırılan paylaşımlara bakmak bile yeterli olacaktır…

Ayrıca belediyeler gibi yöneticilerin halkla iç içe geçmesi, sıkı ilişki ve bağlantılar kurması gereken kurumlarda, özellikle basın ve halkla ilişkiler, zabıta, imar, kültür ve sosyal ilişkiler gibi halkla birebir temas eden hizmet birimlerinde, onların daire başkanlarını kendi şube müdürlüklerinden yalıtıp belediye başkanına fiziki olarak yakın, o nedenle de onun her an kolaylıkla denetleyebileceği koğuş benzeri sessiz, sakin, nezih ve lüks ortamlara taşımak hizmetin kalitesini arttırmayı amaçlayan iyi yöneticilik pratiği olmak yerine işleri işin içinden çıkılmaz hale getiren bir iş bilmezin darbesi olarak kabul edilmelidir.

Çünkü daire başkanlarının, kendisine bağlı şube müdürlükleri eliyle yapılan işlerin tanımı, bu işlerin yapılma sürecini, bu süreç içindeki birbirini izleyen aşamaları, daireler ve şube müdürlükleri arasındaki ilişki ve etkileşimleri dikkate almadan, bu konularda araştırma ve analizler yapmadan ve sadece daire başkanlarıyla toplantılar yaparak tümünü adeta bir çuvala tıkıp “biz devrim niteliğinde bir iş yapıp açık ofis kurduk” demek aslında bu işi yapanın bu işten tek bir kelime bile olsun anlamadığını göstermektedir. Örneğin İtfaiye Dairesi Başkanını Tepecik‘teki tüm birimlerinden ya da Makine, İkmal Bakım ve Onarım Dairesi Başkanını emrindeki atölye ve depolardan alıp hangarların birindeki bir odaya tıkıştırmak, yapsa yapsa bu işin cahili olan belediye başkanlarının yapacağı ve o nedenle de en kısa sürede tekrar eski haline, belki de içinden çıkılmaz bir kaosa dönüşecek bir iş olacaktır.

Ayrıca Kapitalist sistem içinde işçilerin sömürü mekânı olarak bilinen atölye ve fabrikalardaki Taylorizm esaslı açık çalışma düzeninin, “modern“, “yenilikçi” gibi sıfatlarla emekçilerin çalıştığı hizmet bürolarına taşınması aslında emeğin daha fazla kontrol altına alınarak daha fazla sömürülmesi anlamına gelmektedir. Buna bir de iş süreçlerinin kamera ile izlendiği çağdaş izleme, gözetleme ve baskı mekanizmalarını eklediğimizde, bu çalışma şeklinin her geçen gün nasıl 1984 romanında anlatıldığı şekilde baskıcı ve otoriter bir düzene dönüştüğü görülebilir.

En kısa sürede en fazla kar anlayışıyla yola çıkan Taylorizmin geldiği nokta!

Aynen büyükbaş hayvan çiftliklerinde, hayvanlara geniş otlak ve meralarda dolaşıp otlama imkânı verilmeksizin bulunduğu yerde beslenip bulunduğu yerde sağılması, bunu yaparken de süt verimini arttırmak amacıyla müzik dinletilip su içtikleri arklara arıtılmış su verilmesinde olduğu gibi… Tıpkı açık ofis ortamında çalışmalarından daha fazla hizmet alınıp daha fazla artı değer elde edilmesi için ortamın daha fazla ısıtılıp havalandırılmasında, daha fazla aydınlatılıp dekoratif yeşil bitkilerle süslenmesinde, emekçinin kendini evinde gibi hissetmesi için özel bir çaba gösterilmesinde olduğu gibi…

……………………………………………………………………….

Meraklısı için makaleler…

1) Çağatay, K., Yıldırım, K., Arı, P., (2022) “Açık Ofislerin İç Düzeninin Çalışanların Memnuniyet Değerlendirmelerine Etkisi “, 5. International Social Sciences and Innovation Congress, 11-12.11.2022, s. 563-573

2) Evans, G. W., & Johnson, D. (2000). “Stress and open-office noise“. Journal of Applied Psychology, 85(5), 779–783. https://doi.org/10.1037/0021-9010.85.5.779

3) Gerçek, M. (2019) “Geleneksel ve Yenilikçi İşyeri (Ofis) Düzeni Türlerinin Çalışanlar Üzerindeki Etkileri, Karşılaştırmalı Bir Derleme Çalışması“, Erciyes Üniversitesi İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi Dergisi, Sayı 55, Ocak-Nisan 2020, s.91-116

4) Gerçek, M. (2022), “Çalışanların Gözünden Açık Ofis Deneyimi – Nitel Bir Araştırma“, Doğuş Üniversitesi Dergisi, 23 (1), 2022, s.149-163

5) Göçer, Ö., Karahan, E., Oygür İlhan, I. (2017)”Esnek Çalışma Mekânlarının Çalışan Memnuniyetine Etkisinin Akıllı Bir Ofis Binası Örneğinde İncelenmesi“, Megaron Dergisi 2018, Cilt 13/1, s.39-50

6) Hedge, A., “The open-plan office: A systematic investigation of employee reactions to their work environment”, Environment and Behavior, 1982 – journals.sagepub.com, September 1982.

7) Noraslı, M., Köse Doğan, R., (2020) “Çağdaş Ofis Tasarımı Bağlamında Bee Renderin Tasarım Ofisi”, Artium 8/1, s. 1-10.

8) Öztürk, P., Özcan, U., (2025) “Açık Plan Ofis Alanlarındaki Fiziksel Konforun Kullanıcı Verimliliği Üzerindeki Etkisi“, Gazi Üniversitesi Mimarlık Mühendislik Fakültesi Dergisi, 40:2, 2025, s. 847-861

9) Robert W. M., Kent F. Spreckelmeyer, “Evaluating Open and Conventional Office Design“, Volume 14, Issue 3, May 1982, https://doi.org/10.1177/0013916582143005

Meraklısı için bilimsel tezler…

1) Ağır, S. D., Açık Ofis Ortamlarının Gizli İşitme Kaybı Üzerine Etkisinin Değerlendirilmesi, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2021, İstanbul.

2) Avşaroğlu Dirim, A., Açık Ofislerde Fiziksel Çevre Faktörlerinin Kullanıcıların Algısal Performansı Üzerine Etkileri, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Temmuz 2010, Ankara.

3) Civelek, S., Açık Ofis Mekan Organizasyonu Oluşumunda Esnek ve Değişebilir Yaklaşımlar, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2021, Ankara.

4) Mestan, A., Açık Ofis İç Mekan Kullanıcıların Algısal Değerlendirmeleri Üzerindeki Etkisinin Belirlenmesi, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Nisan 2019, Ankara.

5) Sade, S., Açık Ofis Tasarımlarında Performatif Kişisel Mekan Örgütlenmesi, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2014.

6) Yılmaz, G., Açık Ofislerin İç Mekan Çevresel Faktörlerinin Kullanıcıların Algısal Değerlendirmeleri Üzerindeki Etkilerinin Tespit Edilmesi, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Haziran 2016, Ankara.

Kaynaklar

(1) Sercan Avcı, “Kamuda Türkiye ilki, açık ofis, başkan Tugay’a sordum“, Gerçek İzmir Gazetesi, 25.11.2025, https://www.gercekizmir.com/yazar/Kamuda-Turkiye-ilki-Acik-Ofis-Baskan-Tugay-a-sordum/827

(2) Alper Temiz, Tugay’ın açık ofis kararı yöneticileri karıştırdı, felaket olur, uygulanamaz“, Sonmühür Gazetesi, 21.11.2025, https://www.sonmuhur.com/tugayin-acik-ofis-karari-yoneticileri-karistirdi-felaket-olur-uygulanamaz

(3) Başkan Tugay: makam odalarını kaldırıyoruz“, İzmir Büyükşehir Belediyesi, 1 Kasım 2025, https://www.izmir.bel.tr/tr/Haberler/baskan-tugay-makam-odalarini-kaldiriyoruz/57209/156

Otopark hizmeti İZELMAN yerine belediye tarafından verilmelidir!

Ali Rıza Avcan

İzmir‘deki otopark sorununu ele aldığım yazı serisinin geçtiğimiz haftaki ilk bölümü beklediğimden fazla ilgi görüp çeşitli tartışmalara konu oldu.

Böylelikle motorlu araç sahibi olmayan çoğu insanın küçümseyip önemsemediği bir konunun aracını park edecek yer bulamayan ya da İZELMAN‘ın uyguladığı yüksek otopark ücretlerinden yakınan araç sahipleri açısından ne ölçüde önemli olduğunu bir kez daha anlamış olduk.

Bu arada Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) de ülkemizdeki ve İzmir‘deki yeni araç sayılarıyla ilgili verilerini açıkladı ve böylelikle 2025 yılı Eylül ayında İzmir‘de trafiğe çıkan araç sayısının Ekim ayında 10.685 araçlık artışla 2.071.425’e ulaştığını öğrendik.

Soru: Daha nereye kadar?, Fotoğraf: Andy Arthur

Evet, geçen haftadaki yazımda da belirttiğim gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi ile diğer 30 ilçe belediyesinin trafiğe çıkan 2.071.425 adet aracın tümüne otopark yeri sağlamak gibi bir yükümlülüğü olmamakla birlikte; bir yandan, araç sahibi 2.071.425 İzmirli ile araç sahibi olmayan 2.421.817 İzmirli arasında belediyelerce yapılan otoparkların harcamalarına katılma açısından adaletin sağlanması, diğer yandan da başta yollar ve kaldırımlar başta olmak üzere kamusal alanlara park eden araçlar nedeniyle araç trafiğini kolaylaştırmak ve yaya haklarını korumak amacıyla artan araç sayısı ile paralel bir şekilde kent merkezi dışında bu araçların park edebileceği uygun yerlerin bir an önce oluşturulup araç sahiplerinden uygun miktarlarda otopark ücreti alınması ya da toplu ulaşımın daha fazla kullanılması koşuluyla motorlu taşıt araçlarının kent merkezine girişlerinin kısıtlanması gerekiyor.

Kent içinde trafiğe çıkan motorlu araç sayısı ile mevcut otoparkların yetersizliği arasındaki dengesizliğe ilave olarak, son yıllarda ortaya çıkan diğer bir belâ; yani, kentin her yerine, her köşesine pervasızca park edip yıllarca orada park eden motorlu ve motorsuz binlerce karavanla neoliberal zihniyetin bu sorun olan “ulaşım” kavramıyla “kamusal” olanı tu kaka ederek bir kent sorunu olmaktan çıkarması ve bir yerden bir yere gitmeyi bireyin istek, arzu ve keyfine dönüştüren “hareketlilik” kavramını piyasaya sürmesi, bu kavramın gönüllü pazarlamacılığı üstlenen başta akademisyenler olmak üzere planlamacılar ve belediye bürokratları tarafından kabul görüp ulaşım planlarının baş köşesine yerleştirilmesi ve bu bağlamda kentte hareket eden her şeyin kutsaması ile birlikte sayısı denetimsiz bir şekilde artan elektrikli e-scooter ve bisikletlerle e-motorlar ulaşımı içinden çıkılmaz hale getirdiğinde belediyeler üzerindeki mevcut yükün daha da arttığını görürüz.

Belediyelerce mahalle aralarında büyük bir maharetle yaratılan cep şeklindeki otoparklara park edip günlerce, aylarca; hatta, yıllarca orada kalan motorlu taşıt araçlarından ve karavanlardan ücret alınmadığını biliyor musunuz?
Bölgedeki araç sahiplerinin kullanması amacıyla yakınındaki bir yeşil alanın kemirilmesi suretiyle yaratılan en az 10 araçlık bu otoparktan ücret alınmadığını biliyor musunuz?

Kentlerdeki otopark hizmetleriyle ilgili sorunları daha etkili bir şekilde çözmek ve kentlerin uygun yerlerinde yeterli düzeyde otopark yapılmasını sağlamak amacıyla motorlu taşıt aracının fabrika çıkışı ya da ithali sonrasındaki satışı sırasında, o taşıt aracının hangi kentte, hangi koşullar altında kullanılacağı hususu dikkate alınmadan yüksek vergiler almayı ve buna ek olarak kentteki yeni bina yapımlarında bina sahibine otopark yapma zorunluluğu getirilmesini, bu sağlanamadığı takdirde belediyelerce genel otoparkların yapılması amacıyla ayrı bir fonun oluşturulmasını ve bu fondaki paranın sadece otopark yapımına harcanmasını öngören ve günlük pratik içinde çoğu kez çalışmayan ya da çalıştırılmayan mevcut sistemden vazgeçerek, aracın hangi kentte hangi koşullarda kullanıldığını, bu bağlamda otopark ihtiyacının hangi kentlerde ortaya çıktığını dikkate alan daha güncel ve pratiğe daha yakın bir yaklaşımla kentte yaşayan ve çalışan her araç sahibinden her yıl motorlu araç vergisine benzer bir verginin belediyelerce alınmasını ve bu şekilde tahsil edilen verginin sadece otopark yapımına tahsis edilmesini, otopark yapımlarında o bölgede bulunan vergi mükelleflerinin dikkate alınmasını sağlayan bir sistemin oluşturulması sağlanabilir.

Tabii ki bunu sağlamak amacıyla öncelikle otopark hizmetinin bir kamu hizmeti olduğunu kabul ederek; hizmeti, ticareti ve kârı ön plana alan, özellikle de şehir içi yolların bir şeridinde yaratılan uyduruk otoparklarda görevlendirilen işçilerin maliyetini karşılamak amacıyla otopark ücretlerini devamlı arttıran, bazı hatırlı semt, meslek mensubu ve şahıslara ait ücretleri düşüren, bunu yaparken de yurttaşlar arasında ayrımcılık yapmaktan çekinmeyen belediye şirketleri yerine işi doğrudan doğruya belediyede boş boş oturup çalışmadığı söylenen kamu görevlilerine ve bu görevlilerin hiyerarşik olarak bağlı olduğu birimlere yaptırmak gerekmektedir.

İzmir’in orta yerinde, Kemeraltı’nın girişindeki bu binlerce aracın park ettiği katlı otoparkın belediyece ruhsat alınmadan yapıldığını ve halen ruhsatsız olduğunu biliyor musunuz?

Ayrıca bunu yaparken kentteki otopark mafyasını besleyen mevcuttaki yüzlerce kaçak otoparkı yok etmek, yerleşim alanları içindeki çocuk oyun alanlarıyla mahalle parklarının içine araçların park etmesi amacıyla cep şeklinde yapılan otoparklar kullanımlarını ücrete bağlamak, başka bir deyimle tüm otoparkları belediye denetimine almak da gerekmektedir.

Tabii ki, bunu yapabilecek bilgi, birikim, deneyim ve beceriye sahipseniz…

Tabii ki laf ebesi gibi bol bol konuşmaktan çok sessizce hizmet vermeye değer verip işinizi yapıyorsanız…

Tabii ki “kamu hizmeti“, “kamu yararı“, “kamu kaynağı” ve “kamu zararı” gibi toplumsal mücadelenin kavramlarını kabul edip şirketleri bu işten alabiliyorsanız…

Tabii ki, şirketler ve onların kârı yerine halkın; yani, kamunun menfaatlerini düşünüyorsanız…

İzmir: Artan araç sayısı, yetersiz otopark kapasitesi…

Ali Rıza Avcan

Bu haftaki yazımla gelecek haftalardaki yazılarımda İzmir‘de yaşadığımız otopark sorununu ele alarak; hem bu konu ile ilgili mevzuat hükümlerini, hem de bu konuda yaşananları dikkate alarak geliştirmeye çalıştığım çözüm önerilerini anlatmaya çalışacağım.

Bunu yapmadan önce de, konuyu düzenlemek amacıyla TBMM tarafından kabul edilen ya da bu yasalara göre çıkarılan yönetmelik hükümlerini, yazının ilerdeki bölümlerinde yer alacak hukuki değerlendirme ve tartışmalara temel yapmak üzere hatırlatacağım:

Toplu ulaşımın başarısız olduğu her yerde bireysel araç kullanımı artar ve otoparklar ağzına kadar dolar…

5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu‘nun 7. maddesinin (l) fıkrası hükmüne göre, “kapalı ve açık otoparklar yapmak, yaptırmak, işletmek, işlettirmek veya ruhsat vermek” büyükşehir belediyelerinin, yine aynı maddenin son fıkrası hükmüne göre, “bölge otoparkı, kapalı ve açık otoparklar yapmak, yaptırmak, işletmek, işlettirmek veya ruhsat vermek” büyükşehir kapsamındaki ilçe belediyelerinin görevidir.

5216 sayılı yasanın 26. maddesine göre büyükşehir belediyesi kendisine ait otoparkları işletebilir ya da bu yerlerin belediye veya bağlı kuruluşlarının % 50’sinden fazlasına ortak olduğu şirketler ile bu şirketlerin % 50’sinden fazlasına ortak olduğu şirketlere, 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu hükümlerine tabi olmaksızın belediye meclisince belirlenecek süre ve bedelle işletilmek üzere devredebilir. Ancak, belediye şirketlerince işletilen bu yerlerin üçüncü kişilere devredilmesi, 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu‘nun hükümlerine göre yapılacaktır.

Otopark hizmeti konusunu düzenleyen 5216 sayılı kanunun “belediyeler arası hizmet ilişkileri ve koordinasyon” başlıklı 27. maddesinin son paragrafında ise, “İmar mevzuatı uyarınca belediyelerin otoparkla ilgili olarak elde ettikleri gelirler beş yıllık imar programına göre hazırlanan kamulaştırma projesi karşılığında bölge otoparkı için gerekli arsa alımları ile inşasında kullanılır. Bu gelirler bu fıkrada belirtilen amaç dışında kullanılamaz” hükmü bulunmaktadır.

Her gün trafiğe çıkan yeni taşıt araçlarının artması…

Otopark hizmeti konusunun ele alındığı diğer bir kanun ise 3194 sayılı İmar Kanunu‘dur. Kanunun 37. maddesine göre; imar planlarının düzenlenmesi sırasında planlanan yerleşimin koşulları ile gelecekteki ihtiyaçları göz önünde tutularak gerekli otopark yerleri ayrılır. Otopark ihtiyacı bulunan bina ve tesislere gerekli otopark yeri ayrılmadıkça yapı izni, otopark yapılmadıkça da kullanma izni verilmez. Kullanma izni alındıktan sonra otopark yeri, plana ve yönetmelik hükümlerine aykırı olarak başka maksatlara ayrılamaz. Bu fıkra hükmüne aykırı hareket edildiği takdirde, ilgili idarece yapılacak tebligat üzerine en geç üç ay içerisinde bu aykırılık giderilir. Mülk sahibi tebligata rağmen müddeti içerisinde gerekli düzeltmeyi yapmaz ise, belediye encümeni veya il idare kurulu kararı ile bu hizmet ilgili idarece yapılır ve masrafı mal sahibinden tahsil edilir.

Aynı kanunun 44. maddesinin III. bendinde ise otopark yapılması gereken bina ve tesisler ile diğer hususlar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikte tespit edilir hükmü bulunduğu için bu hükme uyularak düzenlenen Otopark Yönetmeliği, 15 Eylül 2018 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Söz konusu yönetmelik, büyükşehir belediyeleriyle nüfusu 10.000 ve daha fazla olan yerleşmelerde; ayrıca, nüfusu 10.000’den az olmakla birlikte imar planı onaylanmış yerleşme ve alanlarla imar planı bulunmamakla birlikte bu yönetmeliğin uygulanacağına karar alınan bütün yerleşmelerde, yönetmeliğin yürürlüğe girdiği 15 Eylül 2018 tarihinden sonra yapı ruhsatı düzenlenmesi ve binalarda araçların yol açtığı parklanma ve trafik sorunlarının çözümü amacıyla otopark yapılmasını gerektiren bina ve tesislerde otopark ihtiyacının miktar, ölçü ve diğer koşullarıyla ilkelerini belirlenmiştir.

17 maddeden oluşan ve kabul edildiği tarihten bu yana geçen 7 yıl içinde 12 kez değiştirilen 2018 tarihli Otopark Yönetmeliği‘ni daha ayrıntılı incelediğimiz takdirde;

5216 ve 3194 sayılı kanunlarda yazılı olduğu şekilde, ihtiyacı karşılamak üzere imar planlarında gösterilen otopark alanlarını verimli ve etkin bir şekilde işletme anlayışından neredeyse vazgeçildiğini, kentlerde sayıları her geçen gün artan taşıt araçlarına yer bulmak kaygısıyla her iki kanuna aykırı bazı düzenlemelerin yapıldığını görürüz.

Bırakayım mı, bırakmayayım mı?

Örneğin yönetmeliğin “yol üstü (yol boyu) araç park yeri” tanımı imar planlarında kamu yolu olarak belirlenmiş cadde ve sokakların bir şeridinin yatay ve düşey işaretlemeler yapmak suretiyle otopark olarak kullanılabileceğini ifade etmekte ya da insanların esenlik ihtiyacını karşılamak amacıyla oluşturulan yapıların çevresindeki bahçeleri kemiren ortak otopark uygulamalarına yol açılmakta; böylelikle, kamunun genel kullanımına açık yol ve alanların 5216 ve 3194 sayılı kanunlara aykırı olarak özel araç sahiplerine tahsis edilmesini sağlamaktadır.

Aslında söz konusu yönetmeliğin yedi yıl gibi kısa bir süre içinde 12 kez değiştirilmesi bile yapılan düzenlemelerin artan taşıt aracı ve otopark ihtiyacı nedeniyle nasıl esnetilip tahrip edildiğini göstermektedir.

Tabii ki bu esnetmeye imar planlarının yapılmasında ya da değiştirilmesinde veya belediyelerce yürütülen fiili uygulamasında göz yumup izin veren; başka bir deyimle, mevcut mevzuata aykırılıkları dahil ettiğimizde karşımıza gerçekten kangrene dönüşmüş bir sorun çıkmaktadır.

Bu duruma örnek olarak, halen oturmakta olduğum 10 yaşındaki yeni binanın 1 metre kazılsa suyun çıktığı bataklık bir arazide yapılması nedeniyle yağmurlu havalarda su içinde kalan zemin altı otoparklara hiç bir taşıt aracının girememesini ya da 10 daireli binanın müteahhidi olduğunu daha sonradan öğrendiğim Mehmet Cengiz‘in amca oğlu Ahmet Cengiz‘in bu bina için yüksek miktardaki otopark ücretini ödememek amacıyla zemin seviyesinin altındaki otoparklara taşıt aracının girebilmesi için projesinde gösterilen duvarı örmeyişini en yakından deneyimlemiş biri olarak gösterebilirim. (1)

Yağmurla birlikte su içinde kalan yeraltı otoparkları…

Gelelim İzmir‘deki otopark ihtiyacının nereden kaynaklandığı ve nasıl karşılandığı ya da karşılanamadığı; daha doğrusu bu konudaki yetersizlik konusuna…

Tabii ki otoparka ihtiyaç duyanlar bu kentte yaşayan ya da çalışan insanların milyonlarca lira vererek satın aldığı ya kiraladığı, o nedenle de onlar için çok değerli olan motorlu taşıt araçlarıdır… Aynen bir zamanlar ata binerek seyahat edenlerin atlarını hanlara, kervansaraylara teslim ettikleri gibi arzu nesnesi araçlarını güvenilir kişi ve yerlere; hatta, ne yaptıklarını bile bile çaresizlik içinde otopark mafyasının yönettiği otoparklara bırakırlar… Tabii ki, evlerinin, işlerinin önündeki buldukları sahipsiz bedava yerlere, kamuya ait alanlara park etmeyi fazlasıyla sevip bu tür yerlerin çoğalmasını şiddetle arzularlar… Milyonlarca liraya kıyıp aldıkları lüks arabalarını oralarda tek başına bırakıp arkalarına bile bakmadan gidebilirler…

O araçları üreten, onlara akaryakıt satan ya da malzemesini sağlayan ulusal ve uluslararası sermaye ise o araçların nerelere nasıl park edeceğini düşünmeden siyasi iktidara yaptığı baskılarla belediyeleri otopark yapmaya zorlar… Belediyeler ise araç sahibi olmayanların haklarını dikkate almaksızın araç sahipleri için otoparklar yapmaya, onları memnun etmeye çalışır… Hem de bu işin maliyeti, her geçen gün artan trafik sıkışıklığı ve bu araçların atmosfere saldığı zehirli gazları dikkate almadan… Hem de “sıfır karbon” ya da “sürdürülebilirlik” laflarını gevelemeden…

İzmir, nüfusu ve buna bağlı olarak yollarında dolaşan taşıt aracı sayısı her geçen gün devamlı artan bir kenttir… Hem ülkenin diğer bölge ve illerine göre daha gelişmiş, hem de bu kentteki tüketim ekonomisi hesapsız kitapsız bir düzeye yükseldiği için bu kentteki kişi başına düşen araç sayısı, ülke ortalamalarına göre daha fazladır… Bu durumu da en iyi şekilde 2018-2025 döneminde ülkemizdeki ve İzmir’deki araç sayısı ile kişi başına düşen araç sayılarının gelişimini gösteren aşağıdaki mukayeseli tablodan görmek mümkündür…

Yukarıdaki tablodan da görüleceği gibi, 2018 yılında 1 milyon 394 olan motorlu araç sayısı aradan geçen 7 yıl içinde % 47,83, otomobil sayısı % 39,18 oranında, genel olarak her yıl ortalama % 6,84 oranında artarak 2 milyonu geçmiş durumdadır.

Hem de anlı şanlı profesörlerin, şehircilik hocalarının suya yazılar yazarak hazırladığı “İzmir Modeli“, “Vizyon 2050” ve “Vizyon 2074” gibi afilli plan ve programlardaki motorlu taşıt sayılarıyla ilgili öngörüleri çiğneyip geçerek…

Üstüne üstlük kent bütününde yer alan 30 ilçede havayı kirleten araç sayısı böylesine olağanüstü bir artış gösterirken İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin; daha doğrusu belediyenin yetki verdiği İZELMAN‘ın şirketinin, 2024 yılı ADNKS verilerine göre diğer 19 ilçede yaşayıp çalışan1.481.997 kişiyi; yani, İzmir nüfusunun% 32,99’unu sanki İzmirli değillermiş, İzmir Büyükşehir Belediyesi sanki onların ödediği vergilerden pay almıyormuş gibi sadece 11 metropol ilçede görev yapmakta, ilçe belediyeleriyle işbirliği içinde bir çalışma yürütmemekte ve işlettiği otopark sayı ve kapasitesinde bu artışı karşılayacak ciddi bir yatırım yapmadığını dikkate aldığımızda kentteki otopark sorununun içinden çıkılmaz bir kaosa dönüşeceğini söyleyebiliriz.

Aynen yıllardır katı atık toplama ve arıtma konusunda çözüm bulunmayıp tek bir yatırım yapılmayışı nedeniyle bugün hep birlikte yaşadığımız içinden çıkılmaz durum gibi!

İzmir Büyükşehir Belediyesi sınırları içinde faaliyette bulunan 30 ilçe belediyesiyle ilgili otopark hizmeti verilerinin bilinmeyişinin yanında, İzmir Büyükşehir Belediyesi ya da İZELMAN tarafından işletilen otoparklarla ilgili verilerin geçmiş yıllarda yayınlanmayışı nedeniyle 2019 tarihli İzmir Ulaşım Ana Planı 2030 ile İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait 28 Kasım 2022 tarihli İzmir Veri Seti rakamlarını; ayrıca, halen İZELMAN‘a ait web sayfasında yer alan rakamları dikkate alarak hazırladığım aşağıdaki tablodan da anlaşılacağı üzere İzmir Büyükşehir Belediyesi ve İZELMAN, hizmet verdikleri 11 metropol ilçede son yıllarda ciddi bir otopark yatırımı yapmamış, sayıları her geçen gün taşıt araçlarının yarın öbür gün nereye park edeceklerini kendine dert edinmemiştir.

Görüldüğü gibi bir yanda toplam sayısı 2.065.740’a ulaşıp her geçen yıl hızla artan motorlu araç sayısı, diğer yanda da bu araçların ancak 14.797’sine; yani, % 0,72’sine otopark hizmeti sunabilen ve bununla övünüp sudan sebeplerle tarifeleri indirip yükselten bir büyükşehir belediyesi ve onun kangren haline gelmiş otopark hizmeti… Diğer yandan da gerek metropol alan içinde yer alan 11, gerekse bu alan dışında yer alan 19; toplam olarak 30 ilçe belediyesinin otopark hizmeti konusunda kendi başına ya da büyükşehir belediyesi ile birlikte ne yaptığından haberdar olmadığımız, belki de kendilerinin de ilgilenmediği bir bilinmezlik… Karşımıza çıkan bu kötü manzaradan da anlaşılacağı üzere, ismi ister İzmir Büyükşehir olsun, ister İZELMAN olsun 12.012 kilometrekarelik büyük bir alanda hizmet vermekle yükümlü olan bir büyükşehir belediyesi ile 30 ilçe belediyesi bu hizmeti yeterince vermiyor ve gelecekte de vereceğe pek benzemiyor…

Bu durumda tabii ki mevcut otopark kapasitesinin, trafiğe kayıtlı motorlu taşıt aracı kadar olması gerektiğini söyleyip adeta her motorlu taşıt aracına bir otopark yeri ayrılmasını istemiyoruz. Ama kent içi ve dışında bugün itibariyle 2 milyonu aşan taşıt aracı için daha fazla otopark yapılması gerektiğini, otopark yapımı için inşaat sahiplerinden toplanan paraların başka işlere harcanmayıp bu işe harcanması gerektiğini; ayrıca, en iyi çözümlerden birinin kent içindeki trafiği hafifletmek olduğunu bilmekle birlikte -ne hikmetse- her tür otoparkın, özellikle de katlı otoparkların kent içinde yoğunlaştığını görüyoruz.

Devam edecek…

(1) https://www.izgazete.net/luks-araclar-sular-altinda-kaldi-kapali-otoparki-su-basti

UPİ 2030, İzmir Ulaşım Ana Planı, İzmir, 2019.

Kamu zararı ve belediye şirketleri…

Ali Rıza Avcan

Son günlerde gündemimize giren İzmir belediyeleri ilgili 2024 yılı Sayıştay denetim raporları, İzmir yerel basınının alışık olduğumuz tavrını; daha doğrusu, belediyeleri ve belediye başkanlarını kollayan tutumunu bir anda değiştirdi ve her bir gazete, her bir sosyal medya hesabı bu yolsuzluk, usulsüzlük ve hırsızlıklardan sanki daha önceden haberdar değillermiş, bu konuları bilmeyip ilk kez duyuyorlarmış gibi manşetler atarak raporlarda yazılı olanları büyük bir iştahla yazıp çizip anlatmaya başladı.

Besleme basının yerel iktidardan yana tutumunda ara verilen teneffüs zamanı: Sayıştay denetim raporlarının yayınlandığı Kasım ayı…

Oysa ben ve benim gibi bu konulara ilgi duyan gazeteci, uzman, meslek örgütü yöneticisi ve sosyal medya yazarının bir kısmı, şimdi yayınlanan raporlarda yazılı olanları, belediyeye ve başkanına yakın çevrelerce aforoz edilip kara listeye alınmayı göze alarak; hatta sabık belediye başkanı Tunç Soyer‘in “sürüm sürüm süründüreceğim” diyerek tehdit ettiği gerçek gazeteciler tarafından yıllardır dile getirip anlatılmaya, belediye ve şirket yöneticilerini uyararak doğrusunu dile getirmeye çalışıyordu…

Oysa bu tür yolsuzluk, usulsüzlük ve hırsızlıklarda, menfaatleri uğruna konuyu gündeme taşımayan, bu konularda gerekli uyarıları yapmayan yerel ve ulusal basının da payı vardı… Bu tür konuları zamanında dile getirmiş olsalardı, belki de bu yolsuzluk, usulsüzlük ve hırsızlıkların bir kısmı yapılmaz, yapılamazdı…

Çünkü yasama, yargı ve yürütmenin yanındaki 4. güç olarak tanımlanan basın, genel yönetimle yerel yönetim üzerindeki güç ve etkisini kullanarak hukuk devleti olmanın gereklerini yerine getirebilirdi…

Yerel ve ulusal basının bu tür konuları, belediyelerden reklam, ücret ya da yardım adıyla aldıkları mali kaynakları dikkate alarak zamanında yayınlamaması, olayları bilerek ve isteyerek görmezlikten gelmesi; aynen benim 2015 yılında gündeme getirip mahkemeye taşıdığım İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin çalınan tabloları ile ilgili olayda yaşadığım gibi konunun Sayıştay‘a intikal edip yazılan denetim raporunda yer alması üzerine gazetelerin ilk sayfalarına yerleştirilen sürmanşet haberlerle ikiyüzlü bir tutumun ortaya çıkmasına neden oluyordu…

Sayıştay denetim raporları yayınlanana kadar görevde tutulan şirket yöneticileri…

Sayıştay denetim raporları ile ilgili bu haberlerde, anlatılan yolsuzluk ve usulsüzlüklerin bir kısmı 2024 yılının ilk üç ayına ait olmakla birlikte; 9 aylık büyük bir kısmının şimdi iktidarda olan yeni belediye başkanlarına ait olduğu unutulmakta, bütün suç eski belediye başkanlarıyla onların ekiplerine yüklenmekte; hatta, bazı gazete ve gazeteciler hızını alamayışı nedeniyle Sayıştay‘a parmak sallayıp adeta her belediye yöneticisinin yanında bir Sayıştaymüfettişi” konulduğunu iddia ettiği görülmektedir.

Ama İZBETON soruşturma ve davasından hemen sonra hepimizin yeni yolsuzluk haberleri beklediği İZTARIM ve İZDOĞA gibi şirketlerin 2024 yılı Sayıştay denetim raporlarının açıklanması ile eş zamanlı olarak yapılan gözaltı ve tutuklamalar ile şirket yöneticilerinin Cemil Tugay tarafından anında görevden alınması arasındaki ilginç tesadüfü araştıran, Sayıştay denetçilerinin “bu konularda savcılığa gitmezseniz ben de rapora yazar ya da savcılığa giderim” şeklinde ortalığa atılan rivayetin bu durumda kimin işine yaradığını sorup soruşturan ya da şirketlerin başındaki yöneticileri 1 Nisan 2024 tarihinden bu yana değiştirmeyip de Sayıştay raporlarının ortaya çıkışı ile birlikte değiştiren belediye başkanı Cemil Tugay‘ın neden böyle yaptığını ortaya koyan ya da İZTARIM ve İZDOĞA konusunda İzmir Büyükşehir Belediyesi Teftiş Kurulu Başkanlığı‘nca yazılıp savcılığa iletilen denetim raporlarını merak eden tek bir gazete ya da gazeteciye rastlamadım.

Kapitalizmin ve özelleştirmenin mabedi: Belediye şirketleri…

Ta ki, bu konuları daha önce ele alıp onlarca yazı yazan sevgili dostum, gerçek gazeteci sevgili Serdar Öztürk‘ün 8 Kasım 2025 tarihinde yayınlanan “İzmir Büyükşehir’in dipsiz kuyusu: İZTARIM” başlıklı yazısına kadar… (1)

Ancak Serdar Öztürk‘ün bu yazısının bu sorunu şimdi ele alan tek yazı olmadığını, Öztürk‘ün 2023, 2024 ve 2025 yıllarında kaleme aldığı 6 ayrı yazısı daha olduğunu; bu çerçevede, 2024 yılına ait İZTARIM Sayıştay denetim raporunun bu yazılarda dile getirilen Bayındır Süt Fabrikası‘nın yapımı gibi bazı konuları ele almakla birlikte İZTARIM tarafından üretilen tarım ürünlerine verilen “İzmirli” markasının başına gelenler, Alsancak‘taki İtalya sokağında açıldığı söylenmekle birlikte gerçekte açılmayan lüks restoran, ABD‘ndeki marketlerin raflarına yerleştirilen mallar, Silivri kaynaklı kişi ve şirketlere verilen usulsüz ihaleler ve depolanan Karakılçık buğdayının başına gelenler gibi daha da önemli bazı konuları es geçtiğini, bu konuları gündeme getirmediğini belirtmem gerekiyor.

O nedenle, İZTARIM‘la ilgili söz konusu Sayıştay denetim raporunun, Serdar Öztürk‘ün kullandığı deyimle “turpun büyüğü” ile ilgilenmediğini, yakalayıp ele aldığı konuların İZTARIM‘la ilgili iddiaların sadece bir kısmı ile ilgili olduğunu, belki de uydurulan “savcılığa gidin, gitmezseniz ben gider ya da yazarım” rivayetini doğrulayan; böylelikle, Cemil Tugay‘ın bu operasyondaki rol ve tavrını gizleyen senaryodaki Sayıştay denetçisi tarafından rapora alınmadığını söyleyebiliriz… Hele ki Tunç Soyer‘in belediye başkanı olduğu 2022’de belediyeyi denetledikten sonra belediyenin genel sekreteri olmak için çalışan ya da başka bir rivayete göre Tunç Soyer tarafından genel sekreter yapılmak istenen, denetimi sırasında İZBETON‘nun tartışmalı ihale dosyasını inceleyen Sayıştay denetçisi Cengiz Caba‘yı unutmadığımız dikkate alınırsa…

Suç potansiyeli olanların şirket yöneticisi yapılması…

Gelelim bugünkü yazımızın konusunu oluşturan “kamu zararı” kavramının belediye şirketleri açısından anlamıyla uygulamadaki şekline…

5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu‘nun 71. maddesine göre kamu zararı; kamu görevlilerinin kasıt, kusur veya ihmallerinden kaynaklanan mevzuata aykırı karar, işlem veya eylemleri sonucunda kamu kaynağında artışa engel veya eksilmeye neden olunmasıdır.

Bu madde hükmüne göre kamu zararının belirlenmesinde; iş, mal veya hizmet karşılığı olarak belirlenen tutardan fazla ödeme yapılması, mal alınmadan, iş veya hizmet yaptırılmadan ödeme yapılması, transfer niteliğindeki giderlerde, fazla veya yersiz ödemede bulunulması, iş, mal veya hizmetin rayiç bedelinden daha yüksek fiyatla alınması veya yaptırılması, idare gelirlerinin tarh, tahakkuk veya tahsil işlemlerinin mevzuata uygun bir şekilde yapılmaması, mevzuatında öngörülmediği halde ödeme yapılması esas alınır.

Kontrol, denetim, inceleme, kesin hükme bağlama veya yargılama sonucunda belirlenen kamu zararı, zararın oluştuğu tarihten itibaren ilgili mevzuatına göre hesaplanacak faiziyle birlikte ilgililerden tahsil edilir.

Alınmamış para, mal ve değerleri alınmış; sağlanmamış hizmetler sağlanmış; yapılmamış inşaat, onarım ve üretimi yapılmış veya bitmiş gibi gösteren gerçek dışı belge düzenlemek suretiyle kamu kaynağında bir artışa engel veya bir eksilmeye neden olanlar ile bu gibi kanıtlayıcı belgeleri bilerek düzenlemiş, imzalamış veya onaylamış bulunanlar hakkında Türk Ceza Kanunu veya diğer kanunların bu fiillere ilişkin hükümleri uygulanır.

Ayrıca, bu fiilleri işleyenlere her türlü aylık, ödenek, zam, tazminat dahil yapılan bir aylık net ödemelerin iki katı tutarına kadar para cezası verilir.

Kamu zararının, bu zarara neden olan kamu görevlisinden veya diğer gerçek ve tüzel kişilerden tahsiline ilişkin usûl ve esaslar, Maliye Bakanlığı‘nın teklifi üzerine Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılıp 16 Ekim 2006 tarih, 26324 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Kamu Zararlarının Tahsiline İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelikle düzenlenir.

Hem belediye hem de şirket yöneticisi olup şirketlerin sağladığı kolaylıklardan yararlanıp kolayına suç işleyenler…

Kamu zararı kavramı söz konusu kanun ve yönetmelikle ayrıntılı olarak düzenlenmekle birlikte; burada sözü edilen kamu zararının ortaya çıkması için zarara uğrayan kurumun genel yönetim kapsamındaki kamu kurumu (Uluslararası sınıflandırmalara göre belirlenmiş olan, merkezî yönetim kapsamındaki kamu idareleri, sosyal güvenlik kurumları ve mahallî idareler) olması, zarara uğratanın da kamu görevlisi olması gerekir. Bu anlamda bir kamu kurumu bir kamu görevlisi tarafından zarara uğratılmadığı sürece kamu zararından söz edilmesi mümkün değildir. Bu anlamda bir şirketin bir şirket görevlisi tarafından zarara uğratılması durumunda ortaya çıkan zarar, kamu zararı olmayıp şirket zararı olarak kabul edildiği için bunun kamu zararı olarak nitelenmesi mümkün değildir.

Bilindiği üzere kamu hukukunun bir kavramı olarak kabul gören kamu zararına neden olmak yine kamu hukuku içinde özel cezalandırma hükümlerine tabi olup kamu görevlilerine kamu zararına neden oldukları için verilen cezalar, Türk Ticaret Kanunu kapsamında kurulup faaliyet gösteren şirketlerde zarara neden olanlara verilen ceza ya da uygulamalara göre daha az, daha hafiftir. Çünkü kar ya da zarar etmek bir şirket için beklenen, olası bir şey olmakla birlikte kamu zararı kamu kuruluşları için beklenmeyen, istenmeyen; o nedenle de, bedeli ağır cezalarla ödetilen bir kamu suçudur.

O nedenle gerek İZBETON davasında, gerekse önümüzdeki günlerde mahkemeye intikal edeceği anlaşılan İZTARIM ve İZDOĞA soruşturmalarında sözü edilen kamu zararı kavramının pek de önemli ve etkili olmayacağını ifade etmek isterim. Çünkü kapitalizmin temel kurallarına göre her şirket kar ya da zarar etmek üzere kurulur ve bu durum şirketlerin “fıtratında“; yani işin doğasında, gereğinde olan ve önceden bilinip kabullenilen bir sonuçtur.

Bu çerçevede benim bugün üzerinde durmak isteğim konu ise, belediye meclislerinin belirlediği sermaye ile kurulan ve her sermaye artışında yeni bir meclis kararına gerek duyan belediye şirketlerinde meclis kararıyla belediye kasasından çıkan kamu kaynağının şirkete aktarılması durumunda anında kamu kaynağı olmaktan çıkarak şirket sermayesine dönüşmesi; böylelikle, belediye hizmetlerinin özelleştirilmesini sağlayan her şirketin kuruluşunda ya da sermaye artışında belediyeye ait kamu kaynaklarının zarar edeceği önceden bilinen ve bu nedenle zararın normal karşılandığı şirketlere transfer edilerek çarçur edilmesi, kamu kaynağının bilerek ve isteyerek; daha doğrusu kasten, önceden planlayıp, bilerek ve isteyerek kamu zararına dönüşmesi ile ilgilidir.

Ama ne hikmetse CHP, Cumhuriyet Dönemi‘nin kazanımları olarak nitelediği yüzlerce Sümerbank, Etibank ve çimento fabrikasının TMSF eliyle özelleştirilmesine karşı çıkmakla birlikte; ülke nüfusunun % 93,3’ünün yaşadığı belediye sınırları içindeki belediyelere ait mal ve hizmetlerin belediye şirketleri eliyle özelleştirilmesini teşvik etmekte; böylelikle, belediyelerin elindeki kamu kaynaklarının hızla şirketler eliyle kamu kaynağı olmaktan çıkmasını ve bu şirketlerde ortaya çıkan zararların da “kamu zararı” olarak kabul edilmemesini özendirmektedir.

Şirket malzemelerini alıp gidenler ve o malzemelerin peşine düşmeyenler…

O nedenle İZBETON, İZDOĞA ve İZTARIM gibi şirketlerdeki kamu zararları ve İZTARIM‘da gördüğümüz gibi içlerinde akıllı telefonların, notebook bilgisayarların, tabletlerin, telsiz telefonların ve yazıcıların bulunduğu (alındıkları tarihteki fiyatlara göre) 152.757 liralık elektronik eşyayı rahatlıkla alıp götürerek yaptıkları danışıklı döğüş niteliğindeki hırsızlıklar, muhtemeldir ki, konuyu ele alan mahkemeler tarafından kamu zararı olmak yerine şirket zararı olarak niteleneceği için adı geçen birçok şirket yetkilisi beraat edecek ve eskiden olduğu gibi “sürdürülebilir yolsuzluğun” aklanmış siyasileri ve bürokratları olarak aramızda dolaşmaya başlayacaktır. (2)

İşte o anlamda, bir kez daha ifade edelim ki Kapitalizmin kutsal mabedi şirketlerin, kendilerine tanınan ayrıcalıklar nedeniyle adı ne olursa olsun kendilerine “devrimci“, “solcu“, “halkçı“, “sosyal demokrat” diyen CHP kadroları, şirketler hukukunun kendilerini koruyup kolladığını bilerek ve “Yaşasın Kapitalizm, Yaşasın Şirketler!” diyerek Kapitalizmin yeni ufkunda doğru yol almaya başlayacaktır.

Ufak; ama önemli bir hatırlatma: Bunca Sayıştay denetim raporu ve savcılıkça uygulanan gözaltı ve tutuklamalar arasında hiç kimsenin aklına gelmeyen bir konu: İZBETON, İZTARIM ve İZDOĞA‘nın bu tür yolsuzluklar yapmaması, şirket zararlarına neden olmaması amacıyla bu yıllarda bu şirketleri yeminli mali müşavir olarak kimler ya da hangi kurumlar denetliyor ve hangi raporları veriyordu acaba? Bence yerel basının bu konuyu da merak edip araştırması gerekiyor…

(1) https://a3haber.com/2025/11/08/izmir-buyuksehirin-dipsiz-kuyusu-iztarim/

(2) İZTARIM Eğitim Kurumları Danışmanlık Tarımsal Üretim Gıda Marketçilik Satış Pazarlama Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi 22024 Yılı Sayıştay Denetim Raporu, https://www.sayistay.gov.tr/reports/download/18Qr1ymgjk-iztarim-egitim-kurumlari-danismanlik-tarimsal-uretim-gida-marketcilik-satis-paza

Yararlanılan kaynaklar

Aksoy, M., Kızılkaya, E., Kamu Zararı ve Sorumluluk, Türkiye Belediyeler Birliği yayını, 2. Baskı, Ekim 2021, Ankara, https://www.tbb.gov.tr/sites/default/files/online/kitaplar/kamu_zarari_ve_sorumluluk_2_baski/index.html

Karadurak, İ., Genç, G., Kamu Zararı ve Kamu Personelinin Mali Sorumluluğu, Tarım ve Orman Bakanlığı Yayını,

Küçük, H., “Türkiye’de Belediye Şirketlerinin Denetimi Üzerine Bir Değerlendirme“, Journal of International Management, Educational and Economics Perspectives 3(1) (2015) 39–52, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/368440

Bravo Manisa!

Ali Rıza Avcan

Bu sayfanın yazıları çoğu kez dünyanın, ülkemizin ve yaşadığımız kentlerin içinde bulunduğu ekonomik krizler, toplumsal sorunlar ve kültürel yozlaşmalar nedeniyle ortaya çıkan sorunlarla ilgili olup bu sorunların nasıl çözümlenebileceğine ilişkin önerilerin dile getirildiği muhalif eleştirilerden oluşur.

Böylelikle her kurum, makam ya da kişinin iktidardaki güç tarafından satın alınıp pasifleştirildiği bir ortamda bütün kötülük ve olumsuzluklara rağmen iyiliğin, gelişimin ve yaratıcılığın özünü oluşturan bilimsel ve eleştirel düşünceyi canlı tutmaya çalışırız.

Ama bu kez uzun bir aradan sonra eleştiriyi, muhalefeti bırakarak yapılan işi kutlamayı, sahiplenmeyi ve başkalarına örnek göstermeyi amaçlayan bir yazı yazmanın keyfini yaşıyorum.

Çünkü, atılan ilk kurşunlarla başlayan bir antiemperyalist mücadelenin 9 Eylül 1922 tarihinde bu kentte sonuçlandığı, savaşın hemen bitiminde yine aynı kentte toplanan İzmir İktisat Kongresi ile kuruluşun ilk adımlarının atıldığı kadim bir kentin insanı olarak bu kentte 103 yıldır kurulmayan İzmir Kurtuluş Savaşı Müzesi‘nin kurulması için mücadele edip bu uğurda gönüllü yurttaşların imzalarını toplarken hemen yanı başımızdaki Manisa‘da geçtiğimiz hafta; yani, 29 Ekim 2025 tarihinde oldukça etkileyici bir Manisa Kurtuluş Müzesi açıldığının haberini vermek isterim!

Manisa Kurtuluş Müzesi, Kaynak: Yalın Mimarlık
Manisa Kurtuluş Müzesi, Fotoğraf: Erol Şaşmaz
Manisa Kurtuluş Müzesi, Vaziyet Planı

Üstüne üstlük İzmir‘deki kitleler ellerine aldıkları ya da balkonlarına astıkları bayraklarla; ama, yaşadıkları kentte Cumhuriyet‘in ilanıyla sonuçlanan o savaşa dair tek bir iz, tek bir hatıra mekanı olmadığını düşünmeksizin Cumhuriyet‘in 102. yılını alışıldık bir biçimde kutlarken Manisa Büyükşehir Belediyesi ve Manisalılar Manisa‘daki milli mücadeleyle Manisa yangınını bir anı mekanı olarak hatırlatıp dersler çıkarmamızı sağlayan mükemmel bir müzeyi açmakla meşguldüler…

Bizler de aynı gün Erol Şaşmaz ve Kenan Erdemir‘le birlikte onların konuğu olarak bu büyük şölene katılarak onların sevincine ortak olmaya çalıştık…

Manisa Büyükşehir Belediyesi binasının hemen yanındaki 5.430 metrekarelik bir alanda 2011-2013 döneminde yapılıp halen faal olan Çanakkale Şehitleri Müzesi‘nin hemen yanındaki 3.800 metrekarelik alanda ve 2020-2025 döneminde yapılan bu yeni müze, Kültür ve Turizm Bakanlığı verilerine göre yine aynı bakanlığa ait Manisa ve Akhisar müzeleriyle Celal Bayar Üniversitesi‘ne ait Tıp Tarihi ve Deontoloji Müzesi, Yunus Emre Belediyesi‘ne ait Manisa Osmanlı Müzesi ve Manisa Büyükşehir Belediyesi‘ne ait Çanakkale Şehitleri Müzesi‘nden sonra kentin altıncı, Manisa Büyükşehir Belediyesi‘nin de ikinci müzesi olma özelliğini taşıyor.

Bu anlamda 2025 yılı itibariyle 9.841.000 kişilik nüfus ve 253 müzeyle bir müze başına düşen kişi sayısının 38.897 olduğu Londra ile aynı yıl itibariyle 1.475.353 kişilik nüfus ve 6 müzeyle bir müze başına düşen kişi sayısının 245.892 olduğu Manisa‘yı kıyaslamanın bile mümkün olmadığını ve bu çerçevede anlamlı bir kıyaslama yapmak için Manisa‘nın daha fazla müzeye sahip olması gerektiğini ifade etmeliyim.

Yapının tasarımcı mimarları Ömer Selçuk Baz ve Heval Zeliha Yüksel…
Manisa Çanakkale Şehitleri Müzesi ile Manisa Kurtuluş Savaşı Müzesi’ndeki diyaromaların ressamı Rus Devlet Sanatçısı Alexander Samsonov
Manisa Kurtuluş Müzesi diyaroması önündeyiz… Soldan sağa Elkhan Piriev, Alexander Samsonov, Erkan Akbalık, Kenan Erdemir, Ali Rıza Avcan… Fotoğraf: Erol Şaşmaz

Gelelim yeni Manisa Kurtuluş Müzesi‘ni anlatmaya…

Savaş mimarisi çerçevesinde beton ve tuğla ile imal edilip bana 2. Dünya Savaşı sırasında Çatalca kırsalında yapılan beton korunaklarla aynı savaşın Batı cephesini oluşturan Normandiya kıyılarına Almanlar tarafından yapılan betonarme D-Day korunaklarını ya da iki sene önce Edirne‘de gördüğüm Krupp toplarıyla donatılan tabya ve siperleri hatırlatan düzenlemeler, müzenin konusu ile mekanı arasındaki uyum ve örtüşmenin ne kadar iyi, yerinde ve etkileyici olduğunu gösteriyordu.

Örneğin müzeye girişte zemine inişimizi sağlayan siper benzeri geçiş koridoru, içeride askerin ve askeri malzemenin saklanıp korunmasını sağlayan dayanıklı malzemeyle yapılmış geniş kubbeli yaşam alanları ve bu alanlar arasındaki geçişler bizleri korunak, tabya, siper ve cephe sözcükleriyle ifade edilen sahici bir savaş alanında bulunduğumuz duygusuna ulaştırıp tavana asılan şehit askerlerin künyeleri, ateş tuğlasıyla yapılmış şehit asker heykelleri ve daha önce Gaziantep, Anıtkabir, Harbiye Askeri Müzesi gibi yerlerde çalışmış Rus devlet sanatçısı Alexander Samsonov‘un büyük ve etkileyici diyaroması bu mekanın aynı zamanda insanın varlığı açısından bir savaş; yani, bir yok oluş mekanı olduğunu da gösteriyordu.

Mekan düzenlemesi ayrıca Orta Asya kökenli kurganları ya da Salihli Bintepeler‘deki antik tümülüsleri; yani, yapay mezarları hatırlatıyor; böylelikle, Çanakkale Şehitleri Müzesi ile Manisa Kurtuluş Müzesi‘nin insanların yaralanıp ölümüyle, kahramanca dövüşüp ölen şehitlerle ilişki kurulmasını sağlanıyordu.

Açılış töreni sırasında başta Rus devlet sanatçısı Alexander Samsonov ve Alexander Samsonov‘a ait “Resimlerle Türkiye Tarihi” isimli albümü armağan eden Elkhan Piriev, Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Besim Dutlulu, Manisa Büyükşehir Belediye Başkan danışmanı Ferhat Fırat, müzenin mimarı Ömer Selçuk Baz, yerel tarih araştırmacısı Erkan Akbalık ve daha çok kooperatifçilik geçmişi ile tanıdığımız Mustafa Pala ile söyleşerek müze hakkında bilgiler aldım ve önerilerimi ilettim.

Bu güzel müzenin açılışı sonrasında Ahmet Büke, Ahmet Çınar, Ayşegül Güngören, Erol Gördük ve Barış Özel gibi tanıdığım tüm Manisalılara, Manisa‘nın dostlarına; ayrıca tüm İzmirli arkadaş, dost ve yoldaşlarıma bu müzeyi bir an önce gezip sahip çıkmalarını, buraya daha fazla ziyaretçinin gelip gezmesi için çaba harcamalarını öneriyorum.

Tabii ki müzenin henüz bitmeyen kısımlarının bir an önce bitirilmesi, müzenin anlaşılıp kavranmasını kolaylaştıracak ayrı bir kataloğunun hazırlanması, İnternette Çanakkale Şehitleri Müzesi ile Manisa Kurtuluş Müzesi için ayrı ayrı web sayfaları hazırlanması ve hatta bu müzelerin dost ve sempatizanlarının dijital ağlar üzerinden örgütlenmesi için sosyal medya sayfalarının açılması koşuluyla…

Biz İzmirliler için de, Manisa‘nın yapıp ortaya koyduğu böylesi değerli bir girişimin son ayağı olarak İzmir‘e layık bir İzmir Kurtuluş Savaşı Müzesi‘nin bir an önce yapılıp açılması için mücadele etmemiz, bu uğurda uğraşmamız ve sesimizi daha fazla çıkarmamız gerekiyor…

Ve tabii ki, bu mücadele, bu uğraş, benim yaptığım bu çağrı konusunda sessiz kalıp dili lal olan İzmir yerel basını ile böylesine önemli bir konuda bir müzeyi açmak varken mutfak ve maske müzesi gibi müzeleri açmakla meşgul İzmir belediyeleri ve sivil toplum örgütlerini de bu kampanyaya dahil etmek üzere…

Şehit Künyeleri, Manisa Kurtuluş Müzesi, Fotoğraf: Erol Şaşmaz
Barışın Simgesi Zeytin Ağacı ve Savaş Alanları, Manisa Kurtuluş Müzesi, Fotoğraf: Erol Şaşmaz
Kum Torbalı Siperler, Manisa Kurtuluş Müzesi, Fotoğraf: Erol Şaşmaz

Son bir söz olarak; Manisa Kurtuluş Müzesi‘nin oluşumunda emeği geçen;

  • Bir önceki Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Cengiz Ergün‘e,
  • Manisa Büyükşehir Belediyesi başkan danışmanı mimar Azmi Açıkdil‘e,
  • Manisa Büyükşehir Belediyesi eski başkanı rahmetli Ferdi Zeyrek ile İzmir‘de bir Kurtuluş Savaşı Müzesi açılması için imza veren şimdiki başkan Besim Dutlulu‘ya,
  • Projenin danışmanlığını yapan Prof. Dr. Nurettin Gülmez‘e, Prof. Dr. Nejdet Bilgi‘ye ve yerel tarih araştırmacısı Erkan Akbalık‘a,
  • Müzenin mimari tasarımını yapan Yalın Mimarlık‘tan mimar Ömer Selçuk Baz‘la mimar Heval Zeliha Yüksel‘e ve ekip arkadaşlarına,
  • Müzenin diyaromasını yapan Rusya Devlet Sanatçısı Alexender Samsanov ile Elkhan Piriev‘e,
  • Müzede gösterilmekte olan “Zafer Yolları“nda isimli filmin kazandırılmasında katkıları olan Mustafa Pala‘ya

sonsuz teşekkürlerimi iletmek istiyorum.

Manisa Kurtuluş Müzesi‘nin unutulmayıp gezilmesi, gezdirilmesi ve daha fazla insanın hatırlanıp sahiplenmesi dileğiyle…

Haber vermek bizden, gezip öğrenmek ve sahiplenmek ise sizden diyelim…

Daha fazla bilgi için:

1) https://yalin-mimarlik.com/projeler/manisa-panorama-muezesi

2) https://yalin-mimarlik.com/projeler/manisa-panorama-muezesi/proje-guncesi/#santiye-guencesi-18

3) https://www.manisa.bel.tr/Haberler/45343_manisa-kurtulus-muzesi-cumhuriyetin-102nci-yilinda.aspx

4) https://www.turkiyenintarihieserleri.com/?oku=4294

5) https://hvlstudio.com/1/manisa-kurtulus-muzesi