İzmir: gelenekselleşen yağma kültürü…

Ali Rıza Avcan

1998’de İstanbul‘dan gelip sakini olduğum İzmir‘de, o tarihten bu yana gördüğüm en önemli kentsel sorunun, daha önce yaşadığım Ankara, Bursa ve İstanbul‘da pek de karşılaşmadığım tek şeyin; kentteki bazı değerli arsa, arazi ve binaların paylaşımı konusunda ortaya çıkan ve uzun süreler devam eden hararetli tartışmalar olduğuna inanıyorum…

Geldiğim günlerde kendimi içinde bulduğum Kordon dolgu yolu sorunu ve onu izleyen yıllarda tanık ve taraf olduğum Kemeraltı‘ndaki ayakkabı imalatçılarının taşınmaya zorlanması, kentin en güzel ve değerli yapılarından Konak Pier‘in restorasyon ve kullanımında yaşanan skandallar, Hilton Oteli, Basmane Çukuru, İnciraltı‘ndaki değerli tarım arazilerinden vazgeçilmesi, İzmir Limanı‘nın özelleştirilmesi, Vestel ve Folkart gökdelenleri, ancak dava ederek defettiğimiz Körfez Geçiş Projesi ve yıllarca kitaplarını okuyup derslerini izleyerek örnek aldığımız Prof. Dr. İlhan Tekeli‘nin adeta bütün yazıp çizdiklerine ihanet edercesine tarihi kent merkezindeki gayrimenkullerin soylulaştırılması için başımıza musallat ettiği TARKEM‘in yapıp eyledikleri…

İzmir‘deki ilk günlerimde böylesi bir tartışma ve mücadeleye anlam verememiş olmakla birlikte; özellikle kamu malları gündeme gelince ortaya çıkan bu kavganın aslında 9 Eylül 1922’den bu yana devam eden geleneksel bir tutum olduğunu anlamam uzun sürmedi.

Çünkü “İzmir sermayesi” adını alıp eline biraz para geçtiğinde kendini sanayici zanneden ve küçük cemaatler şeklinde örgütlenen bu menfaat grupları, kendi geçmişlerinde köylüyü ezen toprak ağaları olarak ellerindeki büyük servetlere rağmen doymayı bir türlü bilmemekte, o nedenle de, önceliği ağızlarını sulandıran kamu mallarına vererek hepimizin ortak malı olan değerlere el atmakta, bu konuda merkezi ve yerel yönetimlerle ortaklıklar kurarak oraları sahiplenmeye çalışmaktadır…

Güçbirliği, Kipa, EGS Holding, Tarişbank ve TARKEM gibi arkasını merkezi yönetime ya da belediyelere dayamış bütün bu çok ortaklı yapıların, “çok ortaklı yatırım” ya da “yönetişim” adıyla pazarladığı soygun, yağma düzeni aslında bundan başka bir şey değildir!

Böylelikle başta bu kentte yaşayan halka; yani, hepimize, işçilere, yoksullara, emekli ve emekçilere ait malları yağmalayıp el koyarak zenginleşmeye çalışıyorlar. İşte o nedenle de geçmişte bu kentte edinilmiş her zenginliğin altından alın teri yerine, -ne yazık ki- böylesine bir yağma, hazıra el koyma ve soygunun hikayesi çıkıyor…

İzmir‘in işgalden kurtulduğu 9 Eylül 1922’den başlayıp 6-7 Eylül olaylarıyla devam eden bu gelenekselleşmiş soygun ve yağma düzeni, günümüzün değişen dünya koşullarında, daha doğrusu azınlıkların yok edilip herkesin “Müslüman Türk” olduğu bir ortamda haydutlaşmış devlet kurumları eliyle egemen sınıfların, menfaate dayalı kutuplaşmış siyaseti üzerinden devam ediyor.

Artık Bozdağ‘ın, Beşparmaklar‘ın ve Çaldağı‘nın eşkiyaları ve Karaosmanoğulları gibi toprak ağası, derebeyi ve ayanlar kentlere gelerek bu yeni diyarın itibarlı kişileri, aileleri, daha doğrusu efendisi olmuş durumdalar… Ama eskiden yaptıkları gibi yine zordan kaynaklanan güçlerini kullanarak arazilerine yeni araziler, kupon arsalar katarak zenginleşiyorlar ve her geçen gün güçlerine güç katarak iktidar alanını genişletmeye çalışıyorlar… Hem de eskinin yağma, ganimet geleneğini bugünün değişik yol ve yöntemleriyle geliştirip arttırarak…

Velhasıl eskinin soygun düzeni katmerlenerek daha da büyüyüp genişliyor…

El koyma, soygun ve yağma gibi hukuk dışı eylemler artık dünün azınlıklarına karşı değil, bugünün şirketleri, holdingleri, tarikatları ve rant çeteleri eliyle kendi halkına karşı kullanılmakta; hatta, devletin resmi kurumları da buna katılarak, hukuk sisteminin içine “acele kamulaştırma“, “el koyma” ya da “vakıf hortlatma” gibi yöntemleri yerleştirerek, yeni yeni kanunlar çıkararak ya da yüzlerce kez değiştirdikleri ihale mevzuatındaki yöntemleri kullanarak istediği her yere zorla el koyup her şeyi kendi taraftarına sunmanın yollarını bulmuş oluyor…

Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü Parsel Sorgu Uygulamasına göre Tuzakoğlu Un Fabrikası’nın parseli….

Bu çerçevede bir yandan İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü, çarşı esnafını karşısına alarak Salepçioğlu İşhanı‘nı kendi yandaşlarına sunmaya, diğer bir yandan İzmir Büyükşehir Belediyesi arsanın tümünü kazanabileceği bir davadan çekilmek suretiyle Basmane Çukuru adı verilen değerli gayrimenkulü TMSF eliyle iktidarın yandaş şirketlerine vermeye ve tartışmalara konu olan Hilton Oteli‘ndeki payını satmaya, aynı şeyleri Buca Cezaevi arsası için de tekrarlamaya çalışıyor…

Görüldüğü gibi AKP iktidarı ile temsil edilen İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü ile CHP‘nin temsil ettiği İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin kentteki kamu malı gayrimenkuller için aynı tavrı gösteriyorlar. Yer yer ve zaman zaman “oybirliği” dedikleri yöntemle işbirliği içine girmekle birlikte bazen de birbirlerinin elindeki malları almak ya da ellerindeki malı rakibinden kaçırmak için uğraşıyorlar.

Örneğin, benim “ölü vakıfları hortlatma eylemi” olarak adlandırdığım kötü niyetli birtakım girişimler çerçevesinde, belediyelerce kullanılan vakıf mallarının ellerinden alınıp kamuoyunca bilinmeyen bazı ölü vakıflara devrederek sahiplenmek amacıyla, 20 Kasım 2025 tarihinde kabul edilen 7565 sayılı kanunla Vakıflar Kanunu‘nun 30. maddesinde bunu mümkün kılan bir değişiklik yapmak suretiyle daha ilk adımda İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından kullanılmakta olan 3 değerli gayrimenkule el koyuyorlar. Bu kapsamda İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü, Hisarönü‘ndeki tarihi belediye binası ile Tepecik‘teki tarihi tebhirhaneyi ve Halkapınar‘daki tarihi Tuzakoğlu Un Fabrikası binasını almaya kalktığında söz konusu binaların kimde kalacağı konusunda AKP iktidarı ile CHP belediyesi arasında, tarafların birbirlerine “Vakıflar Yunan vakfı değildir” ya da “Yunan belediyesi değiliz” diyerek “Yunan” olmanın nefret konusu yapıldığı çok kötü bir dille sataştıkları mücadeleye tanık oluyoruz…

Tam da Basmane Çukuru ile Buca Cezaevi arsası konusunda belediye ile halk arasında benzeri bir mücadele yaşanırken… Adeta etme bulma dünyası gibi belediyenin “yapıp eylediğinin kendi başına geldiği” bir duruma tanık olurcasına…

Tuzakoğlu Un Fabrikası…

İsterseniz bu son durumu; yani İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin elinden alınan üç ayrı gayrimenkul arasından, çalışma arkadaşlarım Prof. Dr. Arife Karadağ, Erol Şaşmaz, Orhan Berent, Orhan Beşikçi ve Dr. Turgay Gülpınar ile birlikte Darağaç bölgesinde yaptığımız araştırmalar nedeniyle hakkında daha fazla bilgi sahibi olduğum ve tapunun İzmir ili, Konak ilçesi, Halkapınar mahallesi 290 pafta, 1443 ada, 4.370 m2’lik 7 parselinde kayıtlı Tuzakoğlu Un Fabrikası‘nın durumunu, Cumhurbaşkanlığı Cumhuriyet Dönemi Arşivleri‘nde bulduğumuz resmi belgeleri esas alarak eski tarihlerden bugüne doğru incelemeye çalışalım…

1. İzmir‘de mukim tüccarlar Yuvan Tuzakoğlu ve Vasil İstefanidi‘nin Darağacı‘nda sahip oldukları arazi-i miriye’de inşa etmek istedikleri un fabrikası için yatırdıkları harcın makbuzu kendilerine gönderilir. Tarih: H. 21.06.1323, M. 25.08.1905 – (Fon DH.MKT. Kutu 1000, Gömlek 5).

2. İzmir‘de mukim tüccarlar Yuvan Tuzakoğlu ve şürekasının inşa edecekleri un fabrikası için Avrupa‘dan getirecekleri aletlerin gümrük resminden muaf tutulması için verdikleri dilekçe Tarih: H. 14.04.1324, M. 07.06.1906 – (Fon ŞD. Kutu, 1223, Gömlek 10)

3. İzmir‘de mukim tüccarlar Yuvan Tuzakoğlu ve Vasil İstefanidi, Paraköy (?) Caddesi’nde sahip oldukları miri arazi üzerine fabrika kurmak için İstanbul‘daki Saray‘dan izin isterler. Tarih: H. 28.07.1326, M. 26.08.1908 – (Fon. ŞD, Kutu 1430, Gömlek 4),

Ve 1908 yılında Tuzakoğlu Un Fabrikası bölgenin en büyük un (dakik) fabrikası olarak faaliyete geçer…

Bildiğiniz gibi İzmir’in düşman işgalinden kurtulduğu 9 Eylül 1922 tarihinde Nif-Bornova yolundan gelip kente giren Türk birliklerine, Halkapınar‘daki Tuzakoğlu Un Fabrikası‘ndan ateş açılması nedeniyle şehit olanlar için 1947 yılında fabrika binasının hemen yanındaki şehitliğe belediye tarafından bir bahçe yapılır.

4. 3. Süvari Fırkası komutanı iken fırkanın lağvı ile terhis edilen Albay İbrahim, 21 Aralık 1922 tarihinde; yani İzmir‘in alınmasından 3 ay 12 gün sonra Tuzakoğlu Un Fabrikası‘nın emval-i metruke olarak kendisine verilmesi için bir dilekçe verir. Tarih: M. 21.12.1922, (Fon 30-10-0-0, Kutu 140, Gömlek 4, Sıra 14).

Kurtuluş Savaşı ile ilgili olarak yaptığım arşiv araştırması sonucunda 3. Süvari Fırkası komutanı Albay İbrahim Bey‘in aslında 1880, Bursa doğumlu Halil İbrahim Çolak olduğu, Balkan Savaşları‘nda sağ elinden yaralanması nedeniyle “Çolak” lakabı ile anıldığını, sağlık sorunları nedeniyle 1917 yılında emekli olmasına rağmen Anadolu‘ya geçerek Ulusal Kurtuluş Savaşı‘na katıldığını, Kuvayı Seyyare komutanı olarak büyük yararlıklar gösterdiğini, komutanı olduğu 3. Süvari Fırkası‘nın başında 1. ve 2. İnönü savaşlarıyla Sakarya Savaşı‘nda ve Büyük Taarruz‘da görev aldığını, İzmir‘in alındığı 9 Eylül 1922 tarihinden 3 gün sonra albaylığa yükseltildiğini, fırkasının lağvedilmesi üzerine 17 Aralık’ta; yani bu dilekçeyi vermeden 5 gün önce 2. kez emekli edildiğini, ardından da 2, 3, 4 ve 5. dönemlerde Bilecik milletvekilliği görevini yaptığını, 1944 yılında 64 yaşındayken vefat ettiğini ve 2017 yılında Torbalı Kent Arşivi bahçesine heykeltraş Eray Okkan‘ın yaptığı bir heykelinin dikildiğini öğrenme fırsatım oldu.

Böylesine büyük bir savaş kahramanının Tuzakoğlu Un Fabrikası‘nı sahiplenmek amacıyla 21 Aralık 1922 tarihinde verdiği dilekçeye ilgili kurumlar tarafından ne cevap verildiğini ise şimdilik bilmiyorum.

5. Reis-i Cumhur Gazi M. Kemal başkanlığındaki hükümetin, 6 Nisan 1926 tarih, Türkiye Cumhuriyeti Başvekalet Kalem-i Mahsus Müdüriyeti-3444 sayılı kararnamesi ile İzmir Belediyesi tarafından kamu yararı doğrultusunda kamulaştırılmasına karar verdiği Darağacı‘ndaki Tuzakoğlu Un Fabrikası ile ilgili 185.000 liralık bedelin belediye imkanlarıyla ödenmesinde zorluklar yaşandığı için, diğer ihalesiz satışlarda olduğu gibi ödemenin sekiz yılda ve sekiz eşit taksitte ödenmesine karar verilir. Tarih: M. 06.04.1926 – (Fon 30-18-1-1, Kutu 18, Gömlek 25, Sıra 2),

Bu karar sonrasında Cumhuriyet Dönemi Arşivleri‘nde bu yapı ile ilgili başka bir belge bulamadığım gibi yapının 1922’de Albay İbrahim‘e emval-i metruke olarak verilip verilmediğine ya da 8 yılda 8 taksitte ödenen 185.000 liralık kamulaştırma bedelinin binayı elinde bulundurduğu anlaşılan kime ödendiği ya da 20.11.2025 tarihli 7565 sayılı kanun değişikliğindeki ifadeleri doğrulayacak şekilde binanın asıl olarak hangi vakfın mülkü olduğuna dair bir bilgiye rastlanmamaktadır.

Bu konuda şu hususu gözden kaçırmamak gerekir ki, dün Darağacı, bugün Halkapınar olarak adlandırılan bir yerde Osmanlı uyruğundaki iki Rum’un un fabrikası kurmak ve fabrikayı donatmak için istedikleri izinler sırasında yapının bu iki ortağın sahip olduğu “arazi-i emiriyye” niteliğindeki bir yere yapılacağı; yani, devlet mülkiyetinde olmakla birlikte bireylere sadece tasarruf hakkı (kullanım ve işleme hakkı) verilip mülkiyet hakkının verilmediği bir yerde olduğu için herhangi bir vakfa işaret edilmediği görülmektedir.

Ayrıca Osmanlı Dönemi‘nde düzenlenen tüm vakıf senetlerindeki mekân tarifleri lafzi şekilde; yani, konuşma dili sözün yazıya dönüştürülmesi suretiyle tarif edilip vakfın sahip olduğu gayrimenkullerin haritası, krokisi, aplikasyon planı gibi teknik çizimler eklenmediği ve aradan geçen süre içinde gayrimenkul bulunduğu alanda büyük mekânsal değişimler olduğu için günümüzde çoğu kez vakıf senedinde yazılı olanla mevcut durum arasında anlamlı bir bağlantı kurulması, gayrimenkullerin sınırlarını çizmek mümkün olmamaktadır.

Hoş mekânsal ölçekte söylenenle, mevcut durum arasında anlamlı bağlantılar kurulamasa bile, AKP iktidarı ve onun Vakıflar Genel Müdürlüğü kent topraklarının yağmalanması amacıyla hızını alamayarak ve bu taşınmazların tapuya tescili konusunda tapu kadastro müdürlükleri ve mahkemelerle suç ortaklıkları kurarak kentteki kiliselerin, havraların ve hatta Kültürpark‘ın ya da 1922 yangını sonrası yıkılan Surp Lusavoriç Ermeni Hastanesi‘nin bulunduğu Basmane Çukuru‘nun bile kendi sorumluluğundaki mazbut vakıflara ait olduğu iddiasıyla ortaya çıkabilir, tüm kent topraklarının Osmanlı vakıfları üzerinden yağmalanmasının yolunu açarak İzmir toprakları ve yapıları üzerinde ilginç bir vakıf egemenliği kurabilir… Hele ki bu vakıfların bir kısmı tarikatlara, verilip vakıf yönetimlerine AKP yandaşı kişiler getirilirse… “Orası da benim, burası da benim” diyerek…

Gerçek olan bir şey var ki, o da bir dönem Türkiye Elektrik Kurumu (TEK) ve Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) tarafından kullanılan, o nedenle 12 Eylül Faşist Yönetimi‘nin ürünü DGM‘ler tarafından yargılanan birçok kişi için bir eziyet ve işkence merkezine dönüşen bu bina ile ilgili olarak İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin elinde bir tapu belgesi ya da kaydı bulunmamakta, o nedenle de mülkiyeti ispat ederken esas olan tapu belgesini asmak yerine 1926 tarihli kararname metni büyütülerek binanın duvarlarına asılmaktadır.

Bence bu binanın Devlet Güvenlik Mahkemesi olarak kullanıldığı dönem araştırılarak o binanın ne zaman, kimler tarafından ne şekilde Türkiye Elektrik Kurumu‘na ve Devlet Güvenlik Mahkemesi‘ne verildiği ortaya konulması, o mahkeme binasında eziyet görenlerle mahkemenin verdiği hukuk dışı kararların hesaplaşma adına anımsanıp hatırlatılması yerinde olacaktır.

Tuzakoğlu Un Fabrikası’nın DGM ve TEK tarafından kullanıldığı yıllar, Fotoğraf: Erol Şaşmaz

Gelelim bu konu ile ilgili değerlendirme, yorum ve önerilerime….

1. Bu olayın kaynağı olarak gördüğüm 7565 sayılı kanun, 20 Kasım 2025 tarihinde TBMM‘nde yapılan oylama ile kabul edilip 5 Aralık 2025 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Kanunun oylaması ile ilgili tutanaklara baktığımızda ise kanunun 328 oyun kullanıldığı oturumda 240 oyla kabul edildiği, 88 oyun ise kanunun reddi doğrultusunda kullanıldığı, toplam sayısı 138 CHP‘li milletvekilinden 86’sının; yani %65,32’sinin oylamaya katılmadığı, örneğin İzmir milletvekili Murat Bakan, Sevda Erdan Kılıç, Seda Kaya Ösen, Rıfat Nalbantoğlu, Ahmet Tuncay Özkan, Mahir Polat, Rahmi Aşkın Türeli ve Deniz Yücel gibi isimlerin oylamada bulunmadığı görülecektir.

2. 7565 sayılı kanunun kabulü öncesi ve sonrasındaki basın haberlerine bakıldığında, CHP genel merkezi ile İzmir il ve ilçe örgütlerinin bu kanunun muhtemel sonuçları hakkında öngörülerde bulunmadığı, muhalefet yapmadığı ve kamuoyunu bilgilendirmediği, üstüne üstlük CHP genel merkezinin bu kanun maddesinin iptali için Anayasa Mahkemesi‘ne gitmediği görülmektedir.

3. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay ile meclis grup başkanlığının kanunun tartışıldığı ve kabulünü izleyen tarihlerde bu kanunla ilgili herhangi bir açıklama yapmadığı: ancak, kanun uygulamasından sonra ellerindeki gayrimenkuller alınıp canları yandıktan sonra tepki verdikleri görülmektedir.

4. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay, aynı yöntemle 100’e yakın gayrimenkulüne el konulan İstanbul Büyükşehir, 16 gayrimenkulüne el konulan Bursa Büyükşehir belediyeleriyle ilgili tek bir şey söylememiş, aynı şeyin kendi başına geleceğini düşünerek CHP ya da büyükşehir belediyeleri olarak ortak bir dava açılması için girişimde bulunmamış, tam bunları yapması gereken bir dönemde Buca Cezaevi ve Basmane Çukuru arsalarının satışının ya da feragatinin peşine düşmüştür.

5. İzmir Büyükşehir Belediyesi ile CHP İzmir il yönetiminin, Vakıflar İzmir Bölge Müdürlüğü‘nün Ahmetağa Vakfı‘na ait Kemeraltı‘ndaki Salepçioğlu İşhanı‘nı yıkıp kiralamaya kalktığı süreçte Vakıflar Genel Müdürlüğü‘nün “uzun süreli kiralama yöntemi” ile gerçekleştirdiği özelleştirmelerle tarihi Kemeraltı Çarşısı‘nın tam ortasındaki bu büyük handa çalışan esnafları ve işyeri sahiplerini korumak amacıyla tek bir girişimde bulunmadığı, CHP‘nin belediye yönetiminde olduğu bir kentte MHP ve Vatan Partisi gibi partilerin esnafa destek olmaya çalıştığı hatırlanmalıdır.

6. İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin daha önce yaşadıkları 109 dönümlük Kadifekale sit alanındaki 900 m2’lik türbe için tapu kaydında yazılı olan “Yusuf Baba vakfından mukatalıdır” şerhine dayanarak belediyeden alınıp İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü‘ne verilmesi olayından ders çıkarmayışı ve bu devirle ilgili davaları takip etmeyişi nedeniyle, bu kez yaşanan ve belki de önümüzdeki günlerde başka gayrimenkuller için yaşanacak el koyma operasyonları için proaktif davranarak hiçbir hazırlık yapmadığı, Vakıflar Bölge Müdürlüğü ile tapu idaresi ve mahkemeler arasındaki işbirliğini takip etmediği, elinde Gazi M. Kemal imzalı 4 Nisan 1926 tarihli kararname dışında başka bir belgenin olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü hepimiz biliyoruz ki, bu tür durumlarda bu tür kararnameler yerine usulüne uygun alınmış tapu belgeleri geçerlidir. Anlaşılan o ki, belediye elinde bulundurduğu gayrimenkullerle ilgili sağlıklı bir envantere sahip değildir ve bu envanter bilgilerini doğrulayacak resmi, doğru ve geçerli belgelerden yoksundur.

O nedenle, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile bağlı kurumları emlak yönetimi konusunda kendilerini sorgulamalı, elindeki gayrimenkulleri korumak için özel politika, strateji ve taktikler geliştirmeli, sahip olduğu gayrimenkullerle ilgili davalarda doğru, geçerli ve sonuç alıcı belge ve bilgileri kullanmalıdır.

Örneğin 1998 yılına kadar Kemeraltı‘ndaki İzmir İl Özel İdare Müdürlüğü‘nün arşivinden alınıp Ankara‘daki Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü‘ne götürülen İzmir‘le ilgili eski tapu kayıtlarının dijital kopyalarını, yapacağı özel bir protokolle temin etmeli ya da bunu yapamıyorsa, bu tür konularda bilim insanları, araştırmacılar ve uzmanlar eliyle Ankara‘daki o eski kayıtlardan yararlanmalıdır.

7. Ama her şeyden önce, öncelikle de İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay ve ekibi halka; yani, kamuya ait mülklerin nasıl kullanılacağı konusunda halkın görüşüne başvurmalı, bu mülkleri halkın rızası olmadan -daha önce Mehmet Cengiz Skandalı’nda yaptığı gibi- kendi paşa gönlüne göre satmamalı, kiralamamalı ve başka bir şekilde kullandırmamalıdır.

Kendisinin tam da Hilton Oteli hissesini satmaya ya da Basmane Çukuru‘ndaki haklarından feragat etmeye hazırlandığında başına gelen bu olaylardan dersler çıkarıp kendisine nasıl davranılmasını istiyorsa kendisi de öyle davranmalı, halkın malını altın tepside sermaye gruplarına ikram etme alışkanlığından vazgeçmelidir.

8. Ayrıca tarihçilerin, akademisyenlerin ve uzmanların İzmir‘deki vakıflarla bu vakıfların sahip oldukları gayrimenkuller konusunda araştırmalar yaparak İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü ile Tapu ve Kadastro Müdürlüğü‘nün kişisel veri oldukları gerekçesiyle sır gibi sakladığı bu bilgileri kamuoyu ile paylaşması uygun ve doğru olacaktır.

9. Son olarak, tüm bu tartışmalı sorunların yaşandığı günlerde sus pus olup sergi sergi, kokteyl kokteyl gezen, adeta bir belediye başkanı gibi değil de bir şube müdürü gibi davranan Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun politik hesaplarla dolu uykusundan uyanarak kendi belediye sınırları içinde bulunan bu değerli gayrimenkuller için bir şeyler söylemesini, tartışmalara katılıp halktan yana öneriler geliştirmesini beklediğimi de ifade etmek isterim…

Bugünkü Şaraphane Mevkii- Halkapınar’da bulunan Tuzakoğlu Un Fabrikası’nın arka tarafından görünümü.

Bu tür inanışlarım olmamakla birlikte; emek harcanmadan, yağmayla, soygunla ya da hırsızlıkla kolayına kazanılmış her şeyin, bu yazımızın konusu olmaları nedeniyle Surp Lusavoriç Ermeni Hastanesi‘nin yıkılması suretiyle yerine yapılan Otobüs Terminali ile ESHOT Otobüs Garajı ve sonrasında gökdelen yapmak amacıyla kazılan Basmane Çukuru, Ermeni incir tüccarı Aram Hamparsum‘a aitken birden Şerif Remzi Reyent hanesine yazılıp İzmir İktisat Kongresi‘nin yapıldığı uzun süre yıkık kalan hanın, Rum Yuvan Tuzakoğlu ile Vasili İstefendi‘nin malıyken emval-i metruke olarak el konulan Tuzakoğlu Un Fabrikası ile Ermeni kuyumcu Sivrihisaryan ailesine aitken emval-i metruke olarak el konulup vali konağı olarak kullanılmaya başlanan binaların aradan geçen süre içinde başlarına gelenleri düşündüğümüzde hepsinin bu kentin tarihine kara birer leke olarak, yarardan çok zarar getirdiğine, bir tür uğursuzluk taşıdıklarına inanasım geliyor…

Ama tabii ki asıl uğursuzluğun onları yağma, soygun, talan suretiyle edinip sahip olduklarını sananlardan kaynaklandığını unutmadan!

“Ganimetler galibindir…”

Ali Rıza Avcan

New York senatörü William L. Marcy‘nin, 1828 seçimlerinde Andrew Jackson‘ın kazandığı zafere atıfta bulunarak dile getirdiği o ünlü “ganimetler galibindir” (to the victor belong the spoils) deyişini hatırlatarak başlayacağım bugünkü yazımda, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin, adeta bir holdingi andıran ve 8 Temmuz 2024 tarihi itibariyle 10.116.724.676 lira gibi muazzam bir sermaye büyüklüğüne (mevcut yasalara göre cirolarıyla kar-zarar cetvellerini kamuoyu ile paylaşmaları halde paylaşmayıp gizledikleri için, ne yazık ki gerçek büyüklüklerini bilmediğimiz) sahip 27 şirketindeki yönetim kurulu başkanlarıyla üyelerinin, 31 Mart 2024 tarihli seçimler sonrasındaki hızlı değişimini ortaya koyup; 3 ay 2 gün gibi kısa bir sürede, Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi‘nde yayınlanan ve çoğunu mevcut şirket yönetim kurulu üyelerinin görevden uzaklaştırılıp yerlerine yenilerinin atanmasıyla ilgili toplam 86 adet değişik ilamının, ülkemiz ve yaşadığımız kent açısından çok önemli olduğuna inandığım siyasal ahlak ve yozlaşma konusuyla ne ölçüde ilişkili olduğunu anlatmaya çalışacağım.

Dokuz Eylül Üniversitesi öğretim üyesi ve Sosyal Bilimler Araştırmaları Derneği (SOBİAD) kurucusu, onursal yönetim kurulu başkanı Prof. Dr. Coşkun Can Aktan, “Kamu Yönetiminde Kayırmacılık” adlı derleme yayındaki “Siyasal Ahlak ve Siyasal Yozlaşma” isimli makalesinde, 21 adet siyasal yozlaşma türünü sırasıyla;

1) Rüşvet, 2) İrtikap (zorla yiyicilik), 3) Zimmet, 4) İhtilas (hileli zimmet), 5) Adam kayırmacılık (iltimas), 6) Akraba kayırmacılık‘ (Nepotizm), 7) Eş-dost kayırmacılık (Kronizm), 8) Siyasal kayırmacılık (partizanlık ve siyasal yandaşlık), 9) Patronaj ve hizmetsiz memuriyet, 10) Hizmet kayırmacılığı, 11) Oy ticareti (Logrolling) ve satın alma, 12) Lobicilik, 13) Rant kollama, 14) Kamu sırlarını sızdırma ve vurgunculuk, 15) Gönül yapma (Suvasyon), 16) Siyasal dalavere (siyasal manipülasyon), 17) Aşırı vaatte bulunma ve yalan, 18) Propaganda, 19) Aşırı bilgi sunma, 20) Gizlilik ve örtbas ve 21) İktidarın kişiselleştirilmesi, parti disiplini ve lider diktası şeklinde sıralamaktadır. (1)

Şimdi eminim, bu siyasal yozlaşma türlerini okuyan herkesin aklına yaşayıp tanık ya da muhatap olduğu; hatta, şikayet ettiği olaylar, bu tür yozlaşmalara konu olanların isimleriyle çalıştıkları kurum ya da partiler gelecek; hatta ‘propaganda‘, ‘aşırı bilgi sunma‘ ve ‘gizlilik‘ gibi şimdiye kadar çoğumuzun normal ya da masum bulup tepki göstermediği durumların aslında birer yozlaşma türü olduğunu öğrenerek şaşıracaktır.

Çünkü bütün bunlar bizim geleneksel kültürümüzün bilinen ve bu nedenle de çoğu kez hepimizin kabullenip hayata geçirdiği davranış ve tutumlardır. Geçmişimizden gelen yağma ve çapulculuk kültürünün, bir yerin fethinde oranın ele geçirilişini izleyen ilk üç gün içinde her şeyin ganimet olarak yağmalanmasını ve bu yağma sırasında sultan, başbuğ, padişah, komutan, reis ya da genel başkana da pay ayrılmasını öngören kuralları, bugün de bütün hızıyla devam etmekte, aynı siyasal partiden olsa bile ele geçirilen ya da el değiştiren her belediyedeki koltuk, makam ve mevkiler orası sanki düşmandan alınmış gibi yağmalanmakta, bu paylaşım sırasında en başta bulunanlarının payı da titizlikle ayrılmaktadır.

Temeli yıkıp yağmaya dayanan ganimet sözcüğü, savaşta mağlup edilen kâfir ya da yenilenlerden ele geçirilen silah, binek hayvanı, savaş esiri olarak alınan ve artık köle veya mal değerinde olan erkek ve kadınlarla ve bütün diğer taşınır ve taşınmaz mallar anlamına gelir. İşte o anlamda, bir savaş olarak kabul gören seçimler sonrasında mazbatayı alıp devir-teslimin yapılması ile birlikte ele geçirilen tüm makam, mevki ve koltuklar, artık bundan böyle kazananın helâliyle taraftarlarıyla eş, dost, akraba ve arkadaşlarına dağıtılabileceği bir ganimet haline dönüşmüştür. Çünkü geleneksel kültürümüzdeki “fırsatı ganimet bilmek” ya da “emaneti ganimet bilmek” şeklinde ifade edilen atasözleri veya Kur’an‘ın Fetih Suresi‘ndeki “Ve Allah, size, elde edeceğiniz birçok ganimetler vaadetmiştir ve bunu çabuklamıştır ve inananlara bir delil olsun ve size, doğru yolda başarı versin diye de insanların ellerini, sizden çekmiştir.” anlatımıyla elde edilen başarının bir armağanı olarak ganimete el koymak helâl-i hak sayılmıştır.

Cumhuriyet Halk Partisi, yönetiminde olduğu belediyelerde -şimdilik- bu yozlaşma türlerinden sadece akraba kayırmacılık olgusuna; yani ‘Nepotizm‘ denilen yozlaşmaya karşı çıkmakla birlikte; diğer yozlaşma türlerine, özellikle de ülke düzleminde bir yağma ya da ganimet paylaşımına dönüşen ‘patronaj ve hizmetsiz görevlendirme‘lere karşı çıkmamakta, aksine kendi belediyelerine gönderdiği genelge uyarınca, genel merkezden belediyelere iletilen talimatlarla bu yolsuzluğu daha da arttırmakta, daha yaygın ve yoğun bir şekilde uygulanmasına yol açmaktadır.

Gelelim İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin doğrudan kendisine ait ya da ortak olduğu toplam 27 şirketin büyük bir hızla ve hırsla değiştirilen, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay da dahil olmak üzere yönetim kurulu başkanlarıyla yönetim kurulu üyeleri konusuna…

Baştan belirtmek gerekir ki, 8 Temmuz 2024 tarihi itibariyle bu 27 şirkette toplam 203 adet yönetim kurulu başkanlığı ve üyeliği pozisyonu bulunuyor ve bunların 122’si; yani, % 60,10’u İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay‘ın inisiyatifinde, bizzat kendisi tarafından atanıyor… Gerisi ise doğrudan doğruya belediyenin ortak olduğu şirket; örneğin TARKEM tarafından belirleniyor. Belediye başkanı tarafından görevlendirmeler yapılırken asıl olarak belediyelerin karar organı olan meclislere haber bile verilmiyor ya da onların onayına ihtiyaç duyulmuyor… Kısacası ortada “başkan ve ona biat edip onun söylediğinin dışına çıkmayan adamları” şeklinde bir manzara ortaya çıkıyor…Ama o şirketler o bilgisiz, deneyimsiz, beceriksiz ve konu ile ilgisi olmayan adamlar marifetiyle zarar ettiğinde belediye bütçesinden aktarma yapılması için belediye meclisinin onayına başvuruluyor, belediye meclisi üyelerinin ellerini havaya kaldırmaları isteniyor. Tabii ki, bu kez de “başkanın meclisteki adamları” olarak… Kısacası, bu siyasi yozlaşma karşısında kimsenin gıkı çıkmayıp “Başkan“; başka bir deyişle Saray’dakinin bir benzeri olarak “Reis“in her istediği yapılıyor, onunla ilgili her sosyal medya paylaşımı adeta bir vazifeymişçesine beğenilip paylaşılıyor…

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı tarafından görevlendirilen yönetim kurulu başkan ve üyeleri de, birçok kez tanık olduğum ya da yönetim kurulu üyesi olan arkadaşlar ve dostlarımın dile getirdiği şekilde şirketin hiçbir karar ve uygulama sürecine fiilen katılmaksızın kendi ayaklarına getirilen karar defterlerini imzalayarak; yani, aldığı para karşılığında hiçbir hizmet yapmaksızın aylık huzur hakkı ödemelerini alıyorlar. Bütün iş ise, atanmalarına daha çok dikkat edilen genel müdürler ve onların yardımcıları, memurları tarafından yapılıyor.

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin yeni başkanı Cemil Tugay göreve geldiği ilk günlerde şirketlerdeki yönetim kurulu üye sayısının azaltacağını söylemekle birlikte, aşağıdaki tablodan da görüleceği üzere, 22 Ocak 2024 tarihinde 231 olan yönetim kurulu üye sayısını, 8 Temmuz 2024 tarihi itibariyle ancak % 12,12 oranındaki azaltarak 203’e düşürdüğü için şu an itibariyle azaltılan 28 kişilik üye sayısının, eski 231 sayısı itibariyle çok da anlamlı olmadığını söyleyebiliriz.

Yukarıdaki tablonun incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay‘in inisiyatifindeki 122 şirket yönetim kurulu başkan ve üyesinin ise 42’si 8 Temmuz 2024 tarihi itibariyle değiştirilmiş, geriye kalan 80’inde şimdilik bir değişiklik yapılmamıştır. Örneğin Tunç Soyer‘e yakınlığı nedeniyle göreve gelir gelmez görevinden alınan ya da istifası istenen Güven Eken, Nedim Atilla, Ahmet Uhri, Ali İhsan Özgürman, Gülfem Saydan Sanver, Ahmet Güler, Kadir Efe Oruç, Tayfun İlhan, Tayfun Maro, Lütfi Ünal ve Ersan Odaman gibi isimler dışında, yine aynı grupta olduğu bilinen Vecdi Sayar, Serhan Ada, Muzaffer Ayhan Kara, Mehmet Anıl Kaçar, Canan Karaosmanoğlu Alıcı ya da Cemil Tugay‘ın İzmir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu konusunda yaptığı hamlelere sert bir şekilde yanıt verip Prof. Dr. İlber Ortaylı tarafından desteklenen Yücel Erten gibi isimlerin yönetim kurulu üyesi olarak henüz yerlerini korudukları, onlara şimdilik dokunulmadığı ya da unutulduğu veya “kral öldü, yaşasın yeni kral!” anlayışıyla Cemil Tugay‘la anlaşıp uyuştuğu anlaşılmaktadır.

Mazbatanın teslim alındığı 6 Nisan 2024 tarihi ile 8 Temmuz 2024 tarihleri arasındaki 3 ay 2 günlük kısa sürede İzmir Büyükşehir Belediyesi şirketlerindeki yönetim kurulu başkanlarıyla üyelerinin hızlı ve seri bir şekilde değiştirilmesi konusunda karşımıza çıkan en önemli tespit, yeni belediye başkanı Cemil Tugay‘ın bir hekim ve Karşıyaka Belediyesi eski başkanı olarak oldukça yetersiz bir sosyal ağa sahip olduğunun, yeni yönetim kurulu üyelerini belirleme konusunda zengin bir portföye sahip olmadığının ortaya çıkması nedeniyle şimdiye kadar yaptığı 42 yeni görevlendirme arasında İzmir Büyükşehir Belediyesi görevlilerinin çoğunlukta olması, dışarıdan transfer ettiği isim sayısının çok sınırlı olmasıdır.

O nedenle de, İzmir Büyükşehir Belediye başkanlığı görevine gelir gelmez ya eski yönetimden elde kalıp “kral öldü, yaşasın yeni kral!” mantığıyla yeni patronuna biat eden Barış Karcı, Onur Kadir Eryüce, Gürkan Erdoğan ve Ertuğrul Tugay gibi isimlerle, -içine pek sinmese de- “idare etmeye” çalışmakta ya da yakın zamanda tanıyıp Karşıyaka‘dayken kendisinden hizmet almaya başlamakla birlikte, “başarısız” bulunup aday gösterilmeyen eski belediye başkanlarının “başarılı daimi danışmanları” unvanına sahip Koray Velibeyoğlu ve Süha Sabuktay gibi isimlerden, CHP‘nin sol kanadını temsil eden eski milletvekili ve şimdilerin parti meclisi üyesi İlhan Cihaner‘in kardeşi Orhan Cihaner‘den medet ummaktadır.

Bu durumun ortaya çıkmasını sağlayan en önemli nedeninin ise, Cemil Tugay‘ın seçim çalışmalarının devam ettiği süreçte önce Karşıyaka, daha sonra İzmir Büyükşehir belediye başkanlığına aday olması nedeniyle bu tür çalışmalara altlık oluşturacak hazırlıkları yapmayışı, Tunç Soyer‘in başkan olmadan önce bir araya getirdiği İzmir Düşünce Topluluğu gibi kentin aydın, siyasetçi, sermaye sahibi elitleriyle kültür-sanat insanlarından oluşan ve bir süre sonra şirket yönetim kurulu üyeliklerini dolduran bir örgütlenmeyi yapmayışı, kendine ait bir ekip yapılanmasını beceremeyişi, esasen kentteki Mason locaları tarafından desteklenmeyip; aksine, bu göreve gelmemesi için çaba göstermeleri olduğunu söyleyebiliriz. Kısacası, Cemil Tugay‘ın bu şirketlerin altyapısını oluşturacak kadar yeterli olmadığını; adeta hazırlıksız yakalandığını söyleyebiliriz.

Diğer önemli bir tespit ise, daha önceki belediye başkanlarının dönemlerinde de görüldüğü gibi, boş kalan ya da boşaltılan koltukların hiçbir liyakat aranmaksızın CHP‘li partililerce doldurulmuş olmasıdır. Görülen o ki, CHP genel merkezi tarafından gönderilen ya da önceki seçimlerde değişik yerlerde CHP‘den aday olup kazanamayan veya CHP il, ilçe örgütlerinde çalışan isimlerin hem yönetim kurulu başkanı ve üyesi, hem de şirket genel müdürü ya da genel müdür yardımcısı olarak görevlendirilmesidir. CHP Kadın Kolları MYK üyesi ve 2023 seçimleri İzmir milletvekili adayı emekli memur Ayten Gülseven‘in Grand Plaza yönetim kurulu başkan vekili, 2024 seçimlerinde CHP Foça Belediyesi başkan aday adayı ve filoloji mezunu olan Hakan Barçın‘ın Grand Plaza yönetim kurulu üyesi, 2024 seçimlerinde Buca‘ya Euro Dismeyland getireceğini vaat eden iş adamı ve CHP Buca Belediyesi başkan aday adayı Mustafa Oktay Korkmaz‘ın İZFAŞ yönetim kurulu üyesi, CHP‘li siyasetçi Cesamin Özkan‘ın İzdeniz yönetim kurulu üyesi, Afyon‘un Şuhut ilçesi CHP ilçe başkanı Caner Peynirci‘nin uluslararası fuarcılık alanında hiçbir bilgi ve tecrübesi olmadığı halde İZFAŞ genel müdür yardımcısı olarak atanması bu çaresizlikle siyasi kayırmacılık ve yozlaşmanın en son örnekleri olarak kabul edilebilir.

Hiç şüphe yok ki, 6 Nisan’la 8 Temmuz 2024 tarihleri arasındaki kısa sürede en kazançlı çıkanlar belediye başkanı ile birlikte Karşıyaka‘dan gelenlerdir. Aynen 2019 seçimleri sonrasında eski Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in beraberinde getirip 2024 seçimleri ile birlikte geriye dönen Seferihisarlılar gibi…

Karşıyaka‘dan gelip genel sekreter yardımcılığı, genel müdürlük, daire başkanlığı, şube müdürlüğü ve şirket yönetim kurulu başkanlığı ya da yönetim kurulu üyeliği koltuklarına oturan bu zevat, eminim Cemil Tugay‘ın “sütten bile temiz” bir aday olarak takdim edilmesinden önce böylesine bir şeyi rüyalarında bile göremiyor, hayal dahi edemiyorlardı.

Karşıyaka ve İzmir Büyükşehir belediye meclislerinde meclis üyesi olup İZENERJİ ve ÇEŞTAŞ‘da yönetim kurulu başkan vekilliğiyle yönetim kurulu üyeliğini kazanan kimya mühendisi Saadet Çağlın, EGEŞEHİR PLANLAMA‘da yönetim kurulu üyesi olarak koltuk sahibi olan ve Karşıyaka‘daki Mehmet Cengiz olayında TMMOB Tapu ve Kadastro Mühendisleri Odası İzmir Şubesi‘nin yayınlayıp TMMOB Tapu ve Kadastro Mühendisleri Genel Merkezi tarafından iptal edilen bildirinin mimarı tapu ve kadastro mühendisi Nilüfer Bakoğlu Aşık, GRAND PLAZA yönetim kurulu başkanlığına getirilen Önder Koç, GRAND PLAZA genel müdürlüğüne getirilen Karşıyaka Kent A.Ş. satınalma müdürü Hilmi Aksoy, Karşıyaka Belediyesi halkla ilişkiler müdürü iken hem daire başkanı hem de İZELMAN yönetim kurulu üyesi olan Eylem Başer Yıldırım, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin hem genel sekreter yardımcısı, hem de İZMİR METRO yönetim kurulu üyesi olan şehir plancısı Zeki Yıldırım, EGEŞEHİR PLANLAMA‘da yönetim kurulu başkan vekili olan Rafet Yacan, İZDOĞA‘da yönetim kurulu başkan yardımcısı olan Aylin Öz bu şanslı taraftarlara örnek olarak verilebilir. Karşıyaka‘daki başarısız yönetimin ortakları olan zat-ı muhteremin Kültürpark‘taki hangarlarla şirketlerin lüks ofislerine yönelik bu bereketli göçünün önümüzdeki günlerde de devam edeceği, bu gidişle Karşıyaka‘nın İyi Partili yeni başkanının elinde adam kalmayacağını söylememiz pek yanlış olmayacaktır…

Ha gayret Karşıyakalılar! Eski başkanınızın peşinden gelip boşaltılan koltukları, makamları doldurmanız o kadar da zor değil! Ha gayret, geç kalmayın, bir an önce gelin ve Karşıyaka‘da yaptığınız gibi İzmir Büyükşehir‘de de yeni bir başarısızlığın destanını hep birlikte yazın!

İşte 6 Nisan-8 Temmuz 2024 dönemindeki çılgın görevlendirmeler sonucunda ortaya çıkan yağma, ganimet toplama çabası! Bu tabloyu bilelim ve gelecek günlerdeki değişimi ilgiyle ve ibretle izleyelim…

Doğrudan doğruya İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait ya da belediyenin ortak olduğu toplam 26 şirkette birden fazla yönetim kurulu başkanı ya da üyesi olanlara gelince; ilk sırayı, daha doğrusu aslan payını İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay‘la Erhan Uzunoğlu‘nun aldığını görürüz. Cemil Tugay İZFAŞ ve TARKEM‘de yönetim kurulu başkanlığı, İzmir Jeotermal‘de yönetim kurulu üyeliği olmak üzere 3, Erhan Uzunoğlu İZENERJİ, İZETAŞ ve İZARITMA‘da yönetim kurulu başkanlığı olmak üzere 3, bir zamanlar Tunç Soyer‘in yurtdışı ilişkilerinden sorumlu danışmanı Kadir Onur Eryüce İZDOĞA‘da yönetim kurulu başkanlığı, İZARITMA‘da yönetim kurulu başkan vekilliği olmak üzere 2, Karşıyaka ve İzmir Büyükşehir belediyeleri meclis üyesi Saadet Çağlın İZENERJİ‘de yönetim kurulu başkan vekilliği, ÇEŞTAŞ‘da yönetim kurulu üyeliği olmak üzere 2, Mustafa Özuslu İZFAŞ ve Binali Yıldırım‘a yakınlığı ile bilinen Kolin İnşaat‘a ait İzmir Doğalgaz‘da yönetim kurulu üyesi olmak üzere 2, Barış Karcı İZBETON ve ESBAŞ‘da yönetim kurulu üyeliği olmak üzere 2, Dilek Yaylalar Aras İZENERJi ve İZETAŞ‘da yönetim kurulu üyeliği olmak üzere 2, Hakan Öztürk EGEŞEHİR PLANLAMA ve İZTARIM‘da yönetim kurulu üyeliği olmak üzere 2, Türkan Özgür İZMİR METRO ve İzmir Enternasyonel Otelcilik (İzmir Hilton Oteli)’de yönetim kurulu üyeliği olmak üzere 2, görevlendirildiği şirket yönetim kurullarında ne işe yaradığı belli olmayan polis akademisi mezunu güvenlikçi Yusuf İncili İZENERJi ve İZETAŞ‘da yönetim kurulu üyeliği olmak üzere 2 koltuğu işgal etmekte; böylelikle üç ya da iki ayrı huzur hakkı alan kişiler olarak diğer yönetim kurulu başkan ve üyelerinden daha ayrıcalıklı bir konumda bulundukları anlaşılmaktadır.

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin TARKEM, Tarihi Kemeraltı İnşaat Yatırım Ticaret Anonim Şirketi‘ndeki sermaye payı % 30 oranında olduğu halde; 15 kişiden oluşan yönetim kurulunda sadece bir koltuğu ve bir oyu bulunmakta, sermayenin % 70’ini oluşturanlar ise 15 kişilik yönetim kurulunda 14 temsilci ile yer almakta; böylelikle, herhangi bir karar alınması halinde % 30 paya sahip olan ortağın 1/15 şeklinde bir pozisyon ve gücü bulunmaktadır. Her ne kadar % 70 sermaye oranını temsil edenlerin bir araya geldiklerinde her zaman için çoğunluğu oluşturması mümkün olmakla birlikte, yönetim kurulundaki temsilci dağılımının da kamuyu ve kamu yararını temsil eden sermayenin % 30’a tekabül eden 4-5 temsilci eliyle gerçekleştirilmesi; ayrıca, şirket sermayesi içindeki İzmir Büyükşehir Belediyesi payının % 51’e ulaşması durumunda Sayıştay denetimine tabi olması mümkün olacağından bu denetimden kaçınmak amacıyla belediyenin yaptığı ayni ve nakdi yardımların sermayeye yansıtılmadan muhasebeleştirilmesi uygulamasından vazgeçilerek, belediyece kamu kaynaklarından yapılan karşılıksız yapılan her türlü yardım ve katkının sermaye hesabı içinde muhasebeleştirilmesi kamunun payının korunması açısından doğru ve yerinde olacaktır.

6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 1524. maddesine göre, aynı kanunun 397/4 maddesi uyarınca bağımsız denetime tabi olan sermaye şirketleri, kuruluşlarının ticaret siciline tescili tarihinden itibaren üç ay içinde bir internet sitesi açmak ve bu sitenin belirli bir bölümünü şirketçe kanunen yapılması gereken ilanların yayımlanmasına özgülemek zorundadır. Şirket, internet sitesinde “Bilgi Toplumu Hizmetleri” adı altında bir bölüm oluşturmalı ve kanun ile yönetmeliklerde belirtilen içerikleri yayımlaması gerekmektedir.

Ayrıca 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu‘nun 210 ve 1524. maddelerine dayanılarak düzenlenen Sermaye Şirketlerinin Açacakları İnternet Sitelerine Dair Yönetmeliğin 3. maddesinin (a) fıkrası hükmüne göre; bağımsız denetime tabi olan sermaye şirketlerinin internet sayfalarında açacakları “Bilgi Toplumu Hizmetleri” bölümünde son üç yıla ait finansal tabloların yayınlanması gerektiği halde, 26 şirketin 26’sında da bu tabloların yayınlanmadığı görülmektedir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Tunç Soyer‘in hizmet döneminde, cirosu yüksek 12 belediye şirketinin (İZBETON, GRAND PLAZA; İZTEK, İZELMAN, İZULAŞ, İZFAŞ, İZDENİZ, İZMİR METRO, EGEŞEHİR PLANLAMA, İZDOĞA, İZENERJİ, İZTARIM) denetimini ele geçiren ve bu nedenle belediye şirketlerinin girdisini çıktısını bilen; ayrıca, 2024 seçimleri öncesinde siyasi/ekonomik partneri Tunç Soyer‘in yeniden belediye başkan adayı olması için ısrarlı bir şekilde çalışan, diğer yandan da Cemil Tugay‘ın göreve gelmesi ile birlikte, bir tür “patronlar kulübü” olan İEKKK, İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu‘ndaki pozisyonunu yitiren eski maliye memuru, yeni iş insanı Sıtkı Şükürer‘in ortağı olduğu Sun Bağımsız Denetim ve YMM A.Ş.‘nin, aradan 3 ay 2 gün geçmesine rağmen halen bu görevi sürdürmüş olmasına rağmen, önümüzdeki günlerde -muhtemelen- sözleşme süresinin bitmesi durumunda bu 10 şirketi başka bir bağımsız denetim şirketine kaptırması beklenen bir gelişme olacaktır…

Sonuç olarak;

Batı cephesinde yeni bir şey yok!” deyişini doğrularcasına, belediyelerde; özellikle de her seferinde büyük umutlarla baktığımız CHP‘li belediyelerde değişen, dönüşen, diğerlerinden farklı, siyasi ahlaka uygun bir durum yok! 26 şirketlik imparatorlukta yönetim kurulu üyelerinin sayısı bir miktar azalmış olmasa da, bu koltukların eşe, dosta, akrabaya, kendi siyasi görüşünde, inancında olanlara, yarın öbür gün işe yarayacaklara bir ulufe gibi dağıtılması olayında değişen bir şey yok! Hem de büyük bir siyasi yozlaşma çerçevesinde… Sadece isimlerin değiştiği, Ali yerine Veli’nin geldiği bir yağma, bir ganimet paylaşımıyla işten anlamaz, getirildiği görevin gereklerini bilmez insanların ödüllendirildiği, kamu kaynaklarının hiçbir emek harcamaksızın liyakatsiz kişilere dağıtıldığı iflah olmaz bir çöküş içinde… Hem de bir zamanlar “Hak, Hukuk, Adalet” diyerek, AKP iktidarının yaptıklarına itiraz edenlerin cephesinde…

(1) Aktan, C. C. (2021) “Siyasal Ahlak ve Siyasal Yozlaşma“, Kamu Yönetiminde kayırmacılık, 2021, İzmir, s.7-31