Ali Rıza Avcan
1998’de İstanbul‘dan gelip sakini olduğum İzmir‘de, o tarihten bu yana gördüğüm en önemli kentsel sorunun, daha önce yaşadığım Ankara, Bursa ve İstanbul‘da pek de karşılaşmadığım tek şeyin; kentteki bazı değerli arsa, arazi ve binaların paylaşımı konusunda ortaya çıkan ve uzun süreler devam eden hararetli tartışmalar olduğuna inanıyorum…
Geldiğim günlerde kendimi içinde bulduğum Kordon dolgu yolu sorunu ve onu izleyen yıllarda tanık ve taraf olduğum Kemeraltı‘ndaki ayakkabı imalatçılarının taşınmaya zorlanması, kentin en güzel ve değerli yapılarından Konak Pier‘in restorasyon ve kullanımında yaşanan skandallar, Hilton Oteli, Basmane Çukuru, İnciraltı‘ndaki değerli tarım arazilerinden vazgeçilmesi, İzmir Limanı‘nın özelleştirilmesi, Vestel ve Folkart gökdelenleri, ancak dava ederek defettiğimiz Körfez Geçiş Projesi ve yıllarca kitaplarını okuyup derslerini izleyerek örnek aldığımız Prof. Dr. İlhan Tekeli‘nin adeta bütün yazıp çizdiklerine ihanet edercesine tarihi kent merkezindeki gayrimenkullerin soylulaştırılması için başımıza musallat ettiği TARKEM‘in yapıp eyledikleri…

İzmir‘deki ilk günlerimde böylesi bir tartışma ve mücadeleye anlam verememiş olmakla birlikte; özellikle kamu malları gündeme gelince ortaya çıkan bu kavganın aslında 9 Eylül 1922’den bu yana devam eden geleneksel bir tutum olduğunu anlamam uzun sürmedi.
Çünkü “İzmir sermayesi” adını alıp eline biraz para geçtiğinde kendini sanayici zanneden ve küçük cemaatler şeklinde örgütlenen bu menfaat grupları, kendi geçmişlerinde köylüyü ezen toprak ağaları olarak ellerindeki büyük servetlere rağmen doymayı bir türlü bilmemekte, o nedenle de, önceliği ağızlarını sulandıran kamu mallarına vererek hepimizin ortak malı olan değerlere el atmakta, bu konuda merkezi ve yerel yönetimlerle ortaklıklar kurarak oraları sahiplenmeye çalışmaktadır…
Güçbirliği, Kipa, EGS Holding, Tarişbank ve TARKEM gibi arkasını merkezi yönetime ya da belediyelere dayamış bütün bu çok ortaklı yapıların, “çok ortaklı yatırım” ya da “yönetişim” adıyla pazarladığı soygun, yağma düzeni aslında bundan başka bir şey değildir!
Çeşitli riskleri göze alarak üretici olmak yerine mevcutta var olan kamu malına sahip çıkarak ya da onu kullanarak zenginleşmek!
Böylelikle başta bu kentte yaşayan halka; yani, hepimize, işçilere, yoksullara, emekli ve emekçilere ait malları yağmalayıp el koyarak zenginleşmeye çalışıyorlar. İşte o nedenle de geçmişte bu kentte edinilmiş her zenginliğin altından alın teri yerine, -ne yazık ki- böylesine bir yağma, hazıra el koyma ve soygunun hikayesi çıkıyor…
İzmir‘in işgalden kurtulduğu 9 Eylül 1922’den başlayıp 6-7 Eylül olaylarıyla devam eden bu gelenekselleşmiş soygun ve yağma düzeni, günümüzün değişen dünya koşullarında, daha doğrusu azınlıkların yok edilip herkesin “Müslüman Türk” olduğu bir ortamda haydutlaşmış devlet kurumları eliyle egemen sınıfların, menfaate dayalı kutuplaşmış siyaseti üzerinden devam ediyor.
Artık Bozdağ‘ın, Beşparmaklar‘ın ve Çaldağı‘nın eşkiyaları ve Karaosmanoğulları gibi toprak ağası, derebeyi ve ayanlar kentlere gelerek bu yeni diyarın itibarlı kişileri, aileleri, daha doğrusu efendisi olmuş durumdalar… Ama eskiden yaptıkları gibi yine zordan kaynaklanan güçlerini kullanarak arazilerine yeni araziler, kupon arsalar katarak zenginleşiyorlar ve her geçen gün güçlerine güç katarak iktidar alanını genişletmeye çalışıyorlar… Hem de eskinin yağma, ganimet geleneğini bugünün değişik yol ve yöntemleriyle geliştirip arttırarak…
Velhasıl eskinin soygun düzeni katmerlenerek daha da büyüyüp genişliyor…
El koyma, soygun ve yağma gibi hukuk dışı eylemler artık dünün azınlıklarına karşı değil, bugünün şirketleri, holdingleri, tarikatları ve rant çeteleri eliyle kendi halkına karşı kullanılmakta; hatta, devletin resmi kurumları da buna katılarak, hukuk sisteminin içine “acele kamulaştırma“, “el koyma” ya da “vakıf hortlatma” gibi yöntemleri yerleştirerek, yeni yeni kanunlar çıkararak ya da yüzlerce kez değiştirdikleri ihale mevzuatındaki yöntemleri kullanarak istediği her yere zorla el koyup her şeyi kendi taraftarına sunmanın yollarını bulmuş oluyor…

Yeni bir yağma yöntemi: “Vakıf hortlatma”
Bu çerçevede bir yandan İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü, çarşı esnafını karşısına alarak Salepçioğlu İşhanı‘nı kendi yandaşlarına sunmaya, diğer bir yandan İzmir Büyükşehir Belediyesi arsanın tümünü kazanabileceği bir davadan çekilmek suretiyle Basmane Çukuru adı verilen değerli gayrimenkulü TMSF eliyle iktidarın yandaş şirketlerine vermeye ve tartışmalara konu olan Hilton Oteli‘ndeki payını satmaya, aynı şeyleri Buca Cezaevi arsası için de tekrarlamaya çalışıyor…
Görüldüğü gibi AKP iktidarı ile temsil edilen İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü ile CHP‘nin temsil ettiği İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin kentteki kamu malı gayrimenkuller için aynı tavrı gösteriyorlar. Yer yer ve zaman zaman “oybirliği” dedikleri yöntemle işbirliği içine girmekle birlikte bazen de birbirlerinin elindeki malları almak ya da ellerindeki malı rakibinden kaçırmak için uğraşıyorlar.
Örneğin, benim “ölü vakıfları hortlatma eylemi” olarak adlandırdığım kötü niyetli birtakım girişimler çerçevesinde, belediyelerce kullanılan vakıf mallarının ellerinden alınıp kamuoyunca bilinmeyen bazı ölü vakıflara devrederek sahiplenmek amacıyla, 20 Kasım 2025 tarihinde kabul edilen 7565 sayılı kanunla Vakıflar Kanunu‘nun 30. maddesinde bunu mümkün kılan bir değişiklik yapmak suretiyle daha ilk adımda İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından kullanılmakta olan 3 değerli gayrimenkule el koyuyorlar. Bu kapsamda İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü, Hisarönü‘ndeki tarihi belediye binası ile Tepecik‘teki tarihi tebhirhaneyi ve Halkapınar‘daki tarihi Tuzakoğlu Un Fabrikası binasını almaya kalktığında söz konusu binaların kimde kalacağı konusunda AKP iktidarı ile CHP belediyesi arasında, tarafların birbirlerine “Vakıflar Yunan vakfı değildir” ya da “Yunan belediyesi değiliz” diyerek “Yunan” olmanın nefret konusu yapıldığı çok kötü bir dille sataştıkları mücadeleye tanık oluyoruz…
Tam da Basmane Çukuru ile Buca Cezaevi arsası konusunda belediye ile halk arasında benzeri bir mücadele yaşanırken… Adeta etme bulma dünyası gibi belediyenin “yapıp eylediğinin kendi başına geldiği” bir duruma tanık olurcasına…

İsterseniz bu son durumu; yani İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin elinden alınan üç ayrı gayrimenkul arasından, çalışma arkadaşlarım Prof. Dr. Arife Karadağ, Erol Şaşmaz, Orhan Berent, Orhan Beşikçi ve Dr. Turgay Gülpınar ile birlikte Darağaç bölgesinde yaptığımız araştırmalar nedeniyle hakkında daha fazla bilgi sahibi olduğum ve tapunun İzmir ili, Konak ilçesi, Halkapınar mahallesi 290 pafta, 1443 ada, 4.370 m2’lik 7 parselinde kayıtlı Tuzakoğlu Un Fabrikası‘nın durumunu, Cumhurbaşkanlığı Cumhuriyet Dönemi Arşivleri‘nde bulduğumuz resmi belgeleri esas alarak eski tarihlerden bugüne doğru incelemeye çalışalım…
Yuvan Tuzakoğlu ile Vasil İstefanidi’ye ait Tuzakoğlu Un (Dakik) Fabrikası’nın Hikayesi…
1. İzmir‘de mukim tüccarlar Yuvan Tuzakoğlu ve Vasil İstefanidi‘nin Darağacı‘nda sahip oldukları arazi-i miriye’de inşa etmek istedikleri un fabrikası için yatırdıkları harcın makbuzu kendilerine gönderilir. Tarih: H. 21.06.1323, M. 25.08.1905 – (Fon DH.MKT. Kutu 1000, Gömlek 5).
2. İzmir‘de mukim tüccarlar Yuvan Tuzakoğlu ve şürekasının inşa edecekleri un fabrikası için Avrupa‘dan getirecekleri aletlerin gümrük resminden muaf tutulması için verdikleri dilekçe Tarih: H. 14.04.1324, M. 07.06.1906 – (Fon ŞD. Kutu, 1223, Gömlek 10)
3. İzmir‘de mukim tüccarlar Yuvan Tuzakoğlu ve Vasil İstefanidi, Paraköy (?) Caddesi’nde sahip oldukları miri arazi üzerine fabrika kurmak için İstanbul‘daki Saray‘dan izin isterler. Tarih: H. 28.07.1326, M. 26.08.1908 – (Fon. ŞD, Kutu 1430, Gömlek 4),
Ve 1908 yılında Tuzakoğlu Un Fabrikası bölgenin en büyük un (dakik) fabrikası olarak faaliyete geçer…
Bildiğiniz gibi İzmir’in düşman işgalinden kurtulduğu 9 Eylül 1922 tarihinde Nif-Bornova yolundan gelip kente giren Türk birliklerine, Halkapınar‘daki Tuzakoğlu Un Fabrikası‘ndan ateş açılması nedeniyle şehit olanlar için 1947 yılında fabrika binasının hemen yanındaki şehitliğe belediye tarafından bir bahçe yapılır.
4. 3. Süvari Fırkası komutanı iken fırkanın lağvı ile terhis edilen Albay İbrahim, 21 Aralık 1922 tarihinde; yani İzmir‘in alınmasından 3 ay 12 gün sonra Tuzakoğlu Un Fabrikası‘nın emval-i metruke olarak kendisine verilmesi için bir dilekçe verir. Tarih: M. 21.12.1922, (Fon 30-10-0-0, Kutu 140, Gömlek 4, Sıra 14).

Kurtuluş Savaşı ile ilgili olarak yaptığım arşiv araştırması sonucunda 3. Süvari Fırkası komutanı Albay İbrahim Bey‘in aslında 1880, Bursa doğumlu Halil İbrahim Çolak olduğu, Balkan Savaşları‘nda sağ elinden yaralanması nedeniyle “Çolak” lakabı ile anıldığını, sağlık sorunları nedeniyle 1917 yılında emekli olmasına rağmen Anadolu‘ya geçerek Ulusal Kurtuluş Savaşı‘na katıldığını, Kuvayı Seyyare komutanı olarak büyük yararlıklar gösterdiğini, komutanı olduğu 3. Süvari Fırkası‘nın başında 1. ve 2. İnönü savaşlarıyla Sakarya Savaşı‘nda ve Büyük Taarruz‘da görev aldığını, İzmir‘in alındığı 9 Eylül 1922 tarihinden 3 gün sonra albaylığa yükseltildiğini, fırkasının lağvedilmesi üzerine 17 Aralık’ta; yani bu dilekçeyi vermeden 5 gün önce 2. kez emekli edildiğini, ardından da 2, 3, 4 ve 5. dönemlerde Bilecik milletvekilliği görevini yaptığını, 1944 yılında 64 yaşındayken vefat ettiğini ve 2017 yılında Torbalı Kent Arşivi bahçesine heykeltraş Eray Okkan‘ın yaptığı bir heykelinin dikildiğini öğrenme fırsatım oldu.
Böylesine büyük bir savaş kahramanının Tuzakoğlu Un Fabrikası‘nı sahiplenmek amacıyla 21 Aralık 1922 tarihinde verdiği dilekçeye ilgili kurumlar tarafından ne cevap verildiğini ise şimdilik bilmiyorum.
5. Reis-i Cumhur Gazi M. Kemal başkanlığındaki hükümetin, 6 Nisan 1926 tarih, Türkiye Cumhuriyeti Başvekalet Kalem-i Mahsus Müdüriyeti-3444 sayılı kararnamesi ile İzmir Belediyesi tarafından kamu yararı doğrultusunda kamulaştırılmasına karar verdiği Darağacı‘ndaki Tuzakoğlu Un Fabrikası ile ilgili 185.000 liralık bedelin belediye imkanlarıyla ödenmesinde zorluklar yaşandığı için, diğer ihalesiz satışlarda olduğu gibi ödemenin sekiz yılda ve sekiz eşit taksitte ödenmesine karar verilir. Tarih: M. 06.04.1926 – (Fon 30-18-1-1, Kutu 18, Gömlek 25, Sıra 2),
Bu karar sonrasında Cumhuriyet Dönemi Arşivleri‘nde bu yapı ile ilgili başka bir belge bulamadığım gibi yapının 1922’de Albay İbrahim‘e emval-i metruke olarak verilip verilmediğine ya da 8 yılda 8 taksitte ödenen 185.000 liralık kamulaştırma bedelinin binayı elinde bulundurduğu anlaşılan kime ödendiği ya da 20.11.2025 tarihli 7565 sayılı kanun değişikliğindeki ifadeleri doğrulayacak şekilde binanın asıl olarak hangi vakfın mülkü olduğuna dair bir bilgiye rastlanmamaktadır.
Osmanlı vakıflarını hortlatarak kent topraklarını yağmalamak: “Orası da benim, burası da. benim..“
Bu konuda şu hususu gözden kaçırmamak gerekir ki, dün Darağacı, bugün Halkapınar olarak adlandırılan bir yerde Osmanlı uyruğundaki iki Rum’un un fabrikası kurmak ve fabrikayı donatmak için istedikleri izinler sırasında yapının bu iki ortağın sahip olduğu “arazi-i emiriyye” niteliğindeki bir yere yapılacağı; yani, devlet mülkiyetinde olmakla birlikte bireylere sadece tasarruf hakkı (kullanım ve işleme hakkı) verilip mülkiyet hakkının verilmediği bir yerde olduğu için herhangi bir vakfa işaret edilmediği görülmektedir.
Ayrıca Osmanlı Dönemi‘nde düzenlenen tüm vakıf senetlerindeki mekân tarifleri lafzi şekilde; yani, konuşma dili sözün yazıya dönüştürülmesi suretiyle tarif edilip vakfın sahip olduğu gayrimenkullerin haritası, krokisi, aplikasyon planı gibi teknik çizimler eklenmediği ve aradan geçen süre içinde gayrimenkul bulunduğu alanda büyük mekânsal değişimler olduğu için günümüzde çoğu kez vakıf senedinde yazılı olanla mevcut durum arasında anlamlı bir bağlantı kurulması, gayrimenkullerin sınırlarını çizmek mümkün olmamaktadır.
Hoş mekânsal ölçekte söylenenle, mevcut durum arasında anlamlı bağlantılar kurulamasa bile, AKP iktidarı ve onun Vakıflar Genel Müdürlüğü kent topraklarının yağmalanması amacıyla hızını alamayarak ve bu taşınmazların tapuya tescili konusunda tapu kadastro müdürlükleri ve mahkemelerle suç ortaklıkları kurarak kentteki kiliselerin, havraların ve hatta Kültürpark‘ın ya da 1922 yangını sonrası yıkılan Surp Lusavoriç Ermeni Hastanesi‘nin bulunduğu Basmane Çukuru‘nun bile kendi sorumluluğundaki mazbut vakıflara ait olduğu iddiasıyla ortaya çıkabilir, tüm kent topraklarının Osmanlı vakıfları üzerinden yağmalanmasının yolunu açarak İzmir toprakları ve yapıları üzerinde ilginç bir vakıf egemenliği kurabilir… Hele ki bu vakıfların bir kısmı tarikatlara, verilip vakıf yönetimlerine AKP yandaşı kişiler getirilirse… “Orası da benim, burası da benim” diyerek…
Tuzakoğlu Un Fabrikası’nın Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından kullanıldığı dönemi unutmamak…
Gerçek olan bir şey var ki, o da bir dönem Türkiye Elektrik Kurumu (TEK) ve Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) tarafından kullanılan, o nedenle 12 Eylül Faşist Yönetimi‘nin ürünü DGM‘ler tarafından yargılanan birçok kişi için bir eziyet ve işkence merkezine dönüşen bu bina ile ilgili olarak İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin elinde bir tapu belgesi ya da kaydı bulunmamakta, o nedenle de mülkiyeti ispat ederken esas olan tapu belgesini asmak yerine 1926 tarihli kararname metni büyütülerek binanın duvarlarına asılmaktadır.
Bence bu binanın Devlet Güvenlik Mahkemesi olarak kullanıldığı dönem araştırılarak o binanın ne zaman, kimler tarafından ne şekilde Türkiye Elektrik Kurumu‘na ve Devlet Güvenlik Mahkemesi‘ne verildiği ortaya konulması, o mahkeme binasında eziyet görenlerle mahkemenin verdiği hukuk dışı kararların hesaplaşma adına anımsanıp hatırlatılması yerinde olacaktır.

Gelelim bu konu ile ilgili değerlendirme, yorum ve önerilerime….
1. Bu olayın kaynağı olarak gördüğüm 7565 sayılı kanun, 20 Kasım 2025 tarihinde TBMM‘nde yapılan oylama ile kabul edilip 5 Aralık 2025 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Kanunun oylaması ile ilgili tutanaklara baktığımızda ise kanunun 328 oyun kullanıldığı oturumda 240 oyla kabul edildiği, 88 oyun ise kanunun reddi doğrultusunda kullanıldığı, toplam sayısı 138 CHP‘li milletvekilinden 86’sının; yani %65,32’sinin oylamaya katılmadığı, örneğin İzmir milletvekili Murat Bakan, Sevda Erdan Kılıç, Seda Kaya Ösen, Rıfat Nalbantoğlu, Ahmet Tuncay Özkan, Mahir Polat, Rahmi Aşkın Türeli ve Deniz Yücel gibi isimlerin oylamada bulunmadığı görülecektir.
2. 7565 sayılı kanunun kabulü öncesi ve sonrasındaki basın haberlerine bakıldığında, CHP genel merkezi ile İzmir il ve ilçe örgütlerinin bu kanunun muhtemel sonuçları hakkında öngörülerde bulunmadığı, muhalefet yapmadığı ve kamuoyunu bilgilendirmediği, üstüne üstlük CHP genel merkezinin bu kanun maddesinin iptali için Anayasa Mahkemesi‘ne gitmediği görülmektedir.
3. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay ile meclis grup başkanlığının kanunun tartışıldığı ve kabulünü izleyen tarihlerde bu kanunla ilgili herhangi bir açıklama yapmadığı: ancak, kanun uygulamasından sonra ellerindeki gayrimenkuller alınıp canları yandıktan sonra tepki verdikleri görülmektedir.
4. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay, aynı yöntemle 100’e yakın gayrimenkulüne el konulan İstanbul Büyükşehir, 16 gayrimenkulüne el konulan Bursa Büyükşehir belediyeleriyle ilgili tek bir şey söylememiş, aynı şeyin kendi başına geleceğini düşünerek CHP ya da büyükşehir belediyeleri olarak ortak bir dava açılması için girişimde bulunmamış, tam bunları yapması gereken bir dönemde Buca Cezaevi ve Basmane Çukuru arsalarının satışının ya da feragatinin peşine düşmüştür.
5. İzmir Büyükşehir Belediyesi ile CHP İzmir il yönetiminin, Vakıflar İzmir Bölge Müdürlüğü‘nün Ahmetağa Vakfı‘na ait Kemeraltı‘ndaki Salepçioğlu İşhanı‘nı yıkıp kiralamaya kalktığı süreçte Vakıflar Genel Müdürlüğü‘nün “uzun süreli kiralama yöntemi” ile gerçekleştirdiği özelleştirmelerle tarihi Kemeraltı Çarşısı‘nın tam ortasındaki bu büyük handa çalışan esnafları ve işyeri sahiplerini korumak amacıyla tek bir girişimde bulunmadığı, CHP‘nin belediye yönetiminde olduğu bir kentte MHP ve Vatan Partisi gibi partilerin esnafa destek olmaya çalıştığı hatırlanmalıdır.

6. İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin daha önce yaşadıkları 109 dönümlük Kadifekale sit alanındaki 900 m2’lik türbe için tapu kaydında yazılı olan “Yusuf Baba vakfından mukatalıdır” şerhine dayanarak belediyeden alınıp İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü‘ne verilmesi olayından ders çıkarmayışı ve bu devirle ilgili davaları takip etmeyişi nedeniyle, bu kez yaşanan ve belki de önümüzdeki günlerde başka gayrimenkuller için yaşanacak el koyma operasyonları için proaktif davranarak hiçbir hazırlık yapmadığı, Vakıflar Bölge Müdürlüğü ile tapu idaresi ve mahkemeler arasındaki işbirliğini takip etmediği, elinde Gazi M. Kemal imzalı 4 Nisan 1926 tarihli kararname dışında başka bir belgenin olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü hepimiz biliyoruz ki, bu tür durumlarda bu tür kararnameler yerine usulüne uygun alınmış tapu belgeleri geçerlidir. Anlaşılan o ki, belediye elinde bulundurduğu gayrimenkullerle ilgili sağlıklı bir envantere sahip değildir ve bu envanter bilgilerini doğrulayacak resmi, doğru ve geçerli belgelerden yoksundur.
O nedenle, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile bağlı kurumları emlak yönetimi konusunda kendilerini sorgulamalı, elindeki gayrimenkulleri korumak için özel politika, strateji ve taktikler geliştirmeli, sahip olduğu gayrimenkullerle ilgili davalarda doğru, geçerli ve sonuç alıcı belge ve bilgileri kullanmalıdır.
Örneğin 1998 yılına kadar Kemeraltı‘ndaki İzmir İl Özel İdare Müdürlüğü‘nün arşivinden alınıp Ankara‘daki Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü‘ne götürülen İzmir‘le ilgili eski tapu kayıtlarının dijital kopyalarını, yapacağı özel bir protokolle temin etmeli ya da bunu yapamıyorsa, bu tür konularda bilim insanları, araştırmacılar ve uzmanlar eliyle Ankara‘daki o eski kayıtlardan yararlanmalıdır.
7. Ama her şeyden önce, öncelikle de İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay ve ekibi halka; yani, kamuya ait mülklerin nasıl kullanılacağı konusunda halkın görüşüne başvurmalı, bu mülkleri halkın rızası olmadan -daha önce Mehmet Cengiz Skandalı’nda yaptığı gibi- kendi paşa gönlüne göre satmamalı, kiralamamalı ve başka bir şekilde kullandırmamalıdır.
Kendisinin tam da Hilton Oteli hissesini satmaya ya da Basmane Çukuru‘ndaki haklarından feragat etmeye hazırlandığında başına gelen bu olaylardan dersler çıkarıp kendisine nasıl davranılmasını istiyorsa kendisi de öyle davranmalı, halkın malını altın tepside sermaye gruplarına ikram etme alışkanlığından vazgeçmelidir.
8. Ayrıca tarihçilerin, akademisyenlerin ve uzmanların İzmir‘deki vakıflarla bu vakıfların sahip oldukları gayrimenkuller konusunda araştırmalar yaparak İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü ile Tapu ve Kadastro Müdürlüğü‘nün kişisel veri oldukları gerekçesiyle sır gibi sakladığı bu bilgileri kamuoyu ile paylaşması uygun ve doğru olacaktır.
9. Son olarak, tüm bu tartışmalı sorunların yaşandığı günlerde sus pus olup sergi sergi, kokteyl kokteyl gezen, adeta bir belediye başkanı gibi değil de bir şube müdürü gibi davranan Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun politik hesaplarla dolu uykusundan uyanarak kendi belediye sınırları içinde bulunan bu değerli gayrimenkuller için bir şeyler söylemesini, tartışmalara katılıp halktan yana öneriler geliştirmesini beklediğimi de ifade etmek isterim…

Sonuç yerine,
Bu tür inanışlarım olmamakla birlikte; emek harcanmadan, yağmayla, soygunla ya da hırsızlıkla kolayına kazanılmış her şeyin, bu yazımızın konusu olmaları nedeniyle Surp Lusavoriç Ermeni Hastanesi‘nin yıkılması suretiyle yerine yapılan Otobüs Terminali ile ESHOT Otobüs Garajı ve sonrasında gökdelen yapmak amacıyla kazılan Basmane Çukuru, Ermeni incir tüccarı Aram Hamparsum‘a aitken birden Şerif Remzi Reyent hanesine yazılıp İzmir İktisat Kongresi‘nin yapıldığı uzun süre yıkık kalan hanın, Rum Yuvan Tuzakoğlu ile Vasili İstefendi‘nin malıyken emval-i metruke olarak el konulan Tuzakoğlu Un Fabrikası ile Ermeni kuyumcu Sivrihisaryan ailesine aitken emval-i metruke olarak el konulup vali konağı olarak kullanılmaya başlanan binaların aradan geçen süre içinde başlarına gelenleri düşündüğümüzde hepsinin bu kentin tarihine kara birer leke olarak, yarardan çok zarar getirdiğine, bir tür uğursuzluk taşıdıklarına inanasım geliyor…
Ama tabii ki asıl uğursuzluğun onları yağma, soygun, talan suretiyle edinip sahip olduklarını sananlardan kaynaklandığını unutmadan!
