Herkesin hayalindeki sevgili….

Ali Rıza Avcan

Bugün size, 1922’den bu yana kendini İzmir‘de güçlü hisseden her şahıs ve kurumun sahip olmak için birbiriyle didişip mücadele ettiği, devrimci sloganlar atıp uğruna nöbetler tuttuğu, bir zamanlar kentin zengin ve muktedirleri arasındaki rekabetin öznesiyken şimdilerde bir adım daha öteye geçerek özel mülkiyeti kutsayan kapitalist devletin kurumları arasındaki paylaşımın nesnesi haline dönüşen bir yapının,

Kentin hafızasını oluşturan diğer önemli birçok tarihi yapı; özellikle Yıldız Sineması ile Bıçakçı, Mirkelam ve Çakaloğlu hanları kendi haline bırakılırken, 2024’de kamulaştırılmasına karar verilip henüz kamulaştırılmayan Kardıçalı Han yangın ve yağmalarla yok edilirken,

Eski Surp Lusavoriç Ermeni Hastanesi‘nin yıkılmasıyla ortaya çıkan “Basmane Çukuru“, kamu malı olduğuna bakılmaksızın bizzat belediye başkanınca AKP yönetimindeki TMSF‘ye ikram edilirken,

Kentsel rant uğruna Kemeraltı‘ndaki Kaplanpaşa ya da Salepçioğlu hanları İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü‘nün özelleştirme operasyonu çerçevesinde yıkılıp yok edilirken ses çıkarmayanların,

Vakıflar Genel Müdürlüğü‘nün belediye mülklerine el koymasını mümkün kılan kanun tasarısının görüşülüp kabul edildiği 20 Kasım 2025 tarihli TBMM görüşmelerine CHP‘nin 138 milletvekilinden 86’sının; yani % 62’sinin katılmadığı; örneğin İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait meslek fabrikası binasının İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü‘nce el konulmasına karşı çıkıp timsah gözyaşları döken Murat Bakan, Sevda Erdan Kılıç, Seda Kaya Ösen, Rıfat Nalbantoğlu, Tuncay Özkan, Mahir Polat, Rahmi Aşkın Türeli ve Deniz Yücel gibi görevini yerinde ve zamanında yapmayan milletvekillerinin,

Şimdilerde hep bir ağızdan attıkları “Meslek Fabrikası İzmir halkının malıdır” sloganları ve kendilerini “solcu“, “sosyalist“, “devrimci” ya da “demokrat” olarak tanımlayan bazı muhalif gruplarla meslek odalarının CHP‘nin ve onun “pazarlamacı” belediye başkanının peşine takılarak sergiledikleri beraberlik çerçevesinde gelişen mülkiyet odaklı küçük burjuva hareketine konu olan tarihi yapının, kendisi kadar ilginç başka bir hikayesinden söz edeceğim.

Tuzakoğlu Un Fabrikası…

Ben, bu yapıyı sonradan kondurulan adlarıyla değil; tarihsel kaynaklardan aldığı adıyla, daha doğrusu Osmanlı‘nın İstibdat Dönemi‘ne isabet eden 28.7.1326 (1904)’da II. Abdülhamit‘e başvurarak “mutasarrıf oldukları miri arazi üzerine inşa edecekleri fabrika” için izin isteyen Osmanlı tebaasındaki Nevşehirli (muhtemelen Karaman Rumu) Yovan Tuzakoğlu (Γιουβάν Τουζάκογλου) ve Vasil İstefanadi (Βασίλ Στεφανάδη)’nin adlarını anmak suretiyle “Tuzakoğlu Un Fabrikası” olarak adlandıracağım.

Osmanlı arşivlerine göre Yovan Tuzakoğlu ile Vasil İstefanadi saraydan aldıkları izin üzerine 1904-1906 yılları arasında fabrika inşaatını bitirerek 1906’da ikinci bir dilekçe yazarlar İstanbul‘a…. Bu dilekçelerinde de fabrikalarında kullanılmak üzere Avrupa‘dan getirtecekleri aletler için gümrük resminden istisna edilmelerini talep ederler.

Söz konusu dilekçeye ne şekilde cevap verildiği belli olmamakla birlikte tarihi kayıtlarda 1908’den itibaren fabrikanın çalışmaya başladığı söylenmektedir.

Osmanlı arşiv belgelerine baktığımızda 1906-1922 döneminde Darağaç‘daki bu büyük un fabrikası ile ilgili başka bir belgeye rastlanmamakla birlikte; o tarihlerde “Dakik” adı verilen bu un fabrikalarının 1. Dünya Savaşı sırasında orduya verilen unların arasına daha fazla kazanç elde etme niyetiyle darı karıştırılması üzerine askeriyenin duruma el koyarak fabrikaları kuşatıp faaliyetlerine son verdiğine dair arşiv belgelerine de rastlamaktayız.

Bu çerçevede, 1906-1922 dönemindeki arşiv kayıtlarında bu fabrika ile ilgili herhangi bir belgeye rastlamamakla birlikte; İzmir‘in 9 Eylül 1922’deki kurtuluşundan tam 3 ay 12 gün sonra 21.12.1922 tarihinde düzenlenmiş yeni bir arşiv belgesi karşımıza çıkar. Eski yazıyla kaleme alınmış bu belgenin konusu, arşiv özetinde “3. Süvari Fırkası Komutanı iken fırkanın lağvı ile terhis edilen Albay İbrahim’in emval-i metrukeden İzmir’deki Tuzakoğlu Un Fabrikası’nın kendisine verilmesi isteği olarak yazıldığı için bu isteğe ne şekilde bir cevap verildiği hususunu bugün burada sizlerle paylaşarak o tarihlerde emval-i metruke olarak nitelenen bu binanın 1922 sonu itibariyle ilk müşterisinin bir ulusal kahraman olarak ortaya çıkması sizleri hem şaşırtabilir hem de emval-i metruke; yani, sahipsiz olduğu iddia edilen mal ve mülklere ganimet uygulaması ile el konulmasının nasıl bir yağma ve soyguna dönüştüğünü gösterir…

Albay Halil İbrahim Çolak…

Evet, bir “İttihatçı” olarak Balkan savaşlarıyla Ulusal Kurtuluş Savaşı‘nda büyük yararlıklar gösteren, Karakol Teşkilatı‘nda çalışıp iki suikast düzenleyen, Kuva-yı Seyyare‘nin komutanı olarak Yozgat ve Düzce isyanlarının bastırılmasında başarılı olup 2. İnönü ve Sakarya savaşlarıyla Büyük Taarruz‘da yönettiği süvari fırkası ile zaferler kazanan, 12 Eylül 1922’de albaylığa terfi edilip 14 Eylül 1922’de ikinci kez emekli edilen, komutasındaki süvari fırkası ise 15 Eylül 1922’de lağvedilerek 1. Ordu emrine verilen, 4 Eylül 1922’de Kiraz‘ın, 5 Eylül 1922’de Ödemiş ve Tire‘nin, 7 Eylül 1922’de Torbalı‘nın, 8-16 Eylül 2022 tarihleri arasında da Urla, Seferihisar ve Çeşme‘nin kurtuluşunda önemli görevler yaptığı için bugün Torbalı Kent Müzesi önünde heykeli, Seferihisar‘da büstü bulunan Albay Halil İbrahim Çolak (1880-1944) acaba neden bu fabrikaya talip olmuş ve verdiği dilekçe karşılığında ne gibi bir cevap almıştı?

Kendisine ne zaman, ne şekilde cevap verildiği konusunu ele almadan önce başta Osmanlı ordusu başta olmak üzere birçok orduda geçerli olan fetih geleneklerinden biri olan ve fethedilen bir yerdeki düşmana ait her türlü mal ve canlının, o fethi gerçekleştiren askerler tarafından üç gün süreyle ganimet olarak yağmalanması, bu yağmadan sultana da pay ayrılması geleneğini hatırlamamız gerekiyor. Ayrıca padişahın savaşlara gitmemesi ya da savaşlarda devamlı yenilmesi sonucunda askerlerin yağmanın getirdiği zenginliklerden mahrum kalmaları nedeniyle homurdanmaya başlayıp sultanı savaş açması için sıkıştırıp zorladığı hepimizin bildiği tarihi gerçeklerdir.

Bu çerçevede, Osmanlı ordusunun geleneklerine sahip çıkan, albay Halil İbrahim Çolak gibi isyanları bastırırken köy yakan ya da “sakallı” namıyla ünlü Nureddin Paşa gibi çoğu komutan ve askerin bu gelenekleri unutmadıklarını ve Nureddin Paşa‘nın İzmir‘e ilk giren 1. Ordu komutanı olarak kaçtıkları için boş ve sahipsiz kalan Ermenilere, Rumlara ve diğerlerine ait ev, fabrika, bağ, bahçe, zeytinlik gibi değerlerin işgaline göz yumarak ya da emval-i metruke adı verilen resmi yöntemlerle el konulmasını sağlayarak yağmalattığı, bu çerçevede kentin girişinde her yerden görülüp dikkat çeken büyük bir fabrika binasının da herkesin gönlünde yatan bir savaş ganimeti olarak akılları çeldiği bilinmelidir.

Balkan savaşlarıyla Ulusal Kurtuluş Savaşı‘nın kahramanı, gizli Karakol teşkilatının enteresan elemanı “suikastçi” albay Halil İbrahim Çolak da adeta savaşlar sırasında gösterdiği kahramanlıkların diyetini, bu fabrika binasının kendisine verilmesini isteyerek göstermiştir. Çünkü kendisi ordudan emekli olduğu Balkan savaşları sonrasında Bozüyük‘teki büyük bir kereste fabrikasının sahibi olmuş ve fabrikası işgal döneminde Yunan Ordusu tarafından tahrip edilerek zarar görmüş bir müteşebbis, bir fabrikatördür, ikinci kez emekli edildiği 14.12.1922 sonrasında madalya sahibi bir savaş gazisidir.

3. Süvari Fırkası Komutanı iken fırkanın lağvı ile terhis edilen Albay İbrahim’in emval-i metrukeden İzmir’deki Tuzakoğlu Un Fabrikası’nın kendisine verilmesi isteği.”

İzmir’in kurtuluşundan çok kısa bir süre sonra Albay Halil İbrahim Çolak tarafından verilen 21.12.1922 tarihli dilekçe ve bu dilekçeye verilen cevapları bugünün diline çevirdiğimizde, Bozüyük‘teki kendisine ait kereste fabrikasında Yunan Ordusu tarafından 310.000 lira değerinde tahribat yapıldığından bahisle o zararın karşılığı olarak Tuzakoğlu Un Fabrikası‘nın emval-i metruke olarak kendisine verilmesini talep ettiği görülmektedir.(1)

Bu dilekçe karşılığında Maliye Vekaleti‘nin gönderdiği cevap yazılarda bu tür sahipsiz taşınmazların nasıl değerlendirileceği konusunun yakında toplanacak uluslararası sulh kongresinde ele alınacağı ve o zamana kadar herhangi bir işlem yapmanın mümkün olmadığı belirtilerek bir anlamda top taca atılmakta; böylelikle, Albay Halil İbrahim Çolak‘ın talebine üstü kapalı bir şekilde olumsuz cevap verildiği görülmektedir.

Albay Halil İbrahim Çolak ikinci kez emekli edildiği 14 Aralık 1922’nin sonrasında ticari işlerine geri dönerek Bozüyük’te ikinci bir kereste fabrikası daha kurar. 1931 yılına gelindiğinde kurucusu olduğu Bozüyük Kereste Fabrikası, 1.600’a yakın işçinin çalıştığı sektörün önemli işletmelerinden biri hâline gelmiştir. Kendisi ayrıca Cumhuriyet Dönemi‘nin önemli işletmelerinden biri olan Alpullu Şeker Fabrikası’nın kurucu ortakları arasına katılmıştır.

1927-1943 yılları arasında 4 kez Ertuğrul ve Bilecik milletvekili olarak görev yapan Halil İbrahim Çolak, 64 yaşındayken vefat eder ve Zincirlikuyu Asrî Mezarlığı’ndaki mezarı daha sonraki yıllarda Ankara’daki Devlet Mezarlığı’na nakledilir.

Albay Halil İbrahim Çolak’ın Torbalı Kent Müzesi önündeki heykeli…

Balkan ve Kurtuluş savaşlarının kahramanı albay Halil İbrahim Çolak‘ın, savaşın hemen bitiminde görüp sahiplenmek istediği Tuzakoğlu Un Fabrikası ile ilgili ilginç öykümüz burada sonlanmakla birlikte; bu öykünün bugün de başka isim ve kurumlar düzeyinde devam ettiği; böylelikle, ilk sahiplerinin terk etmek zorunda kaldığı bu binanın bugün de farklı “fatihler“in ve “kahramanlar“ın sahipsiz oyuncağı olduğu görülmektedir.

Evet, bir yanda Balkan ve Kurtuluş savaşlarındaki başarılarıyla ünlenen bir kahraman, diğer yandan da o tarihlerden bu yana herkesin sahip olmak istediğini, uğruna mücadeleler ettiği, çıkıp nutuklar attığı, nöbetler tuttuğu değerli bir tarihi yapı durmaktadır karşımızda…

Ayrıca, halen devam etmekte olan tartışmalarda belediye tarafı devamlı olarak Gazi Mustafa Kemal imzalı bakanlar kurulu kararını öne çıkararak Gazi Mustafa Kemal‘in bu ülke için önemli olan manevi kişiliği üzerinden bir üstünlük elde etmeye çalışmakla birlikte bu durumun özel bir durum olmayıp genellik taşıdığını aşağıdaki başka bir kararnameden anlarız.

İzmir‘in Darağaç Şehitler mahallesi Papağan sokağında Hacı Mehmet Ağa tarafından işgal edilerek üzerine bina inşa edilen Teodosya‘dan kalma 66 metrekarelik arsanın, ev sahiplerine pazarlıkla satışına ilişkin 22 Ekim 1934 tarih, 2/1449 sayılı bakanlar kurulu kararının da gösterdiği gibi, Gazi Mustafa Kemal‘in cumhurbaşkanı olduğu dönemdeki tüm bakanlar kurulu kararları “Reisicumhur” olarak kendisi tarafından imzalanmakta, böylelikle belediye tarafından ısrarla öne çıkarılan bakanlar kurulu kararının Gazi Mustafa Kemal açısından özel bir değerinin olmadığı, diğer kararnameler gibi imzalanmış bir karar olduğu görülmektedir.

Sonuç olarak;

Bütün bu araştırma, inceleme ve tartışmalar sonucunda, bu tarihi yapının devamlı olarak eski kimliğini hatırlatan, yağma ve talana konu olan geçmişiyle asıl sahibinin Yovan Tuzakoğlu ve Vasil İstefanadi olduğunu anımsatan, onlardan sonra başka hiç kimseye yar olmayacağını gösteren bir hafıza anıtı olduğunu söyleyebiliriz…

Beni hatırlayıp unutmayın” diyen bir eski zaman esiri, herkesin sahip olduğunu sandığı; ama ilk sahiplerinden sonra kimselere yar olmayan bir sevgili… Aynen satılmasına, özelleştirilmesine, yıkılıp yok edilmesine rağmen hafızalardaki yerini koruyan diğer İzmir fabrikaları; İzmir Elektrik, Sümerbank, Tariş fabrikaları, Bağ Yağları (Gomel) ve Şark Sanayi fabrikaları gibi…

Neyse ki bellek hiç unutmuyor ve savaş kahramanlarının da dahil olduğu geçmişi unutmak isteyenleri devamlı hatırlatıyor!

(1) Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı, BMGM Fon Kodu 30-10-0-0, Kutu No 140, Dosya No 4, Gömlek No 14